MÜSLÜMAN NEDEN AĞLAR?

Allâh’ın rahmet ve merhametini ön plana çıkararak ümit verici bir üslûp ile telkînde bulunmak, zamanımızda -menfî materyalist tesirlerle- batıdakine benzer bir mânevî buhrân içinde kalan cemiyetimiz için de fevkalâde ehemmiyetlidir.

İnsanları akıl kavgalarına sürüklemek değil, hissen kazanmak, daha faydalı bir yoldur. Zîrâ birçokları, aklen yanlış bir şekilde şartlandırılmış olabilirler. Onun için “cedel ve münâkaşa” ile iknâ edilip kazanılmaları çoğunlukla imkân dâhilinde olmaz. Çünkü menfî şartlanmalar, aklî delilleri kabûle mânîdir. Kalblerin hakîkatle ülfet edebilmesi için, evvelâ müsâmaha ile yaklaşılıp, içlerdeki yüce temâyüllerin yeşermesine çalışmak, daha çok tesirli olacak bir metoddur.

Hatâ, isyân ve günahlara batmış bir insanı, tenkit etmeden, ayıplamadan ve dînî emirleri yerine getirmesini istemeden evvel, onun kalbini kazanmaya öncelik verilmelidir. Bunun için, şahsî yakınlık ve telkînin tesir zemînini oluşturacak muhabbetli bir alâka tesisine çalışılmalıdır. Muhâtabın kalbi böylece hazır bir hâle getirildikten sonra, hatâlar yavaş yavaş düzeltilebilir. Ayrıca, maddî ve mânevî ikrâm ve iltifatların, muhâtapta uyandıracağı rûhî alâkanın bereketli semeresini göz önünde bulundurmak gerekir. Bu hususla ilgili olarak Hazret-i Peygamber -sallallâhu aleyhi ve sellem-’in, günah dumanlarıyla boğulmuş gönüllere semâvî bir pencere açıp da, taze nefesler sunan: “Şefaatim ümmetimden büyük günah işlemiş olanlar içindir.” (Ebû Dâvud, Sünnet, 20) beyânındaki inceliği kavramak lâzımdır. Allâh Rasûlü -sallallâhu aleyhi ve sellem-’in günahkârlara karşı bu tavır ve ifâdesini, Hazret-i Mevlânâ ne güzel îzâh eder: “İlaç, iyileştirmek için, hasta ve yaralı kimseler arar. Nerede bir dert varsa, devâ oraya gider. Nerede alçak ve çukur yer varsa, su oraya akar.” “Sana merhamet suyu gerekliyse, sen de böyle yap!” Ancak, ilâç ve merhemin tesiri için, öncelikle yaranın mikroplardan arındırılması îcab eder. Bu da, hasta gönüllerin günah mikrobundan temizlenmesi, yâni tevbe suyuyla yıkanması demektir. İlaç, yâni şefaat, bundan sonra gerçekleşir.

Nitekim diğer bir hadîs-i şerîfteki: “Günahlarına (nedâmetle) tevbe eden, hiç günah işlememiş gibi olur!” (İbn-i Mâce, Zühd, 30) beyânı, bir taraftan müjde, diğer taraftan da bu müjdenin şartını ifâde edici mâhiyette bir merhamet tezâhürüdür. Bu ölçü çerçevesinde hidâyet ve rahmet üslûbundaki ulvî inceliğe bütün peygamberler riâyet ettiği gibi, onların izinden giden evliyâullâh da hassâsiyetle riâyet etmiştir. Buna binâen îmânın ilk meyvesi merhamet olarak telakkî edilmiş ve kulluk, kısaca şu iki ölçü çerçevesinde târif edilmiştir:

a. “Ta’zîm li-emrillâh”, yâni Allâh’ın emirlerini ihtiram ile yerine getirmek.

b. “Şefkat li-halkillâh”, yâni Yaratan’dan ötürü yaratılanlara şefkat ve merhamet göstermek.

Allâh dostlarından Fudayl bin Iyâz’ın hâli, bu ölçülerle yaşayan mümin gönlüne ne güzel bir misâldir: Kendisini ağlarken gördüler:

“–Niçin ağlıyorsun?” dediler.

O da: “Bana zulmeden bir zavallı müslümana üzüldüğümden ağlıyorum! Bütün kederim, onun kıyamette rezil olacağından dolayıdır…” buyurdu.

Bu kâmil insanları, böylesi bir merhamete sevkeden husûsu Hazret-i Mevlânâ şöyle îzâh eder: “Rahmet denizleri coşunca, taşlar bile âb-ı hayat içer. Yüz yıllık ölü mezarından çıkar, şeytan ruhlu kara sîmâlar, hûrilerin bile kıskanacakları güzel bir melek olur.”

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Vakıf-İnfak-Hizmet, Erkam Yayınları, İstanbul, 2008

PAYLAŞ:            

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle