Fudayl Bin İyaz Hazretleri'nden Öğütler

Hikmet ehli halkın değil Hakkʼın nazarında mûteber olabilmenin tâlibidirler. Onlar, dünyevî menfaatlerden müstağnî kalıp hakkı tebliğ yolunda zahmetlere katlanmayı kendileri için rahmet bilirler. Bu sebeple kudret ve iktidar sahiplerine, yakın çevrelerini kuşatmış olanlardan hiçbirinin yapamayacağı îkaz ve nasihatlerde bulunmaktan çekinmezler. Onların âhiretini korumak için, tıpkı bir doktorun hastasına şifâ olacak acı ilâçlar içirmesi gibi, gerektiğinde acı reçeteler vermeyi vazife telâkkî ederler.

Rivâyete göre Abbâsî halîfesi Hârun Reşid, bir gün yakın dostuna:

“–Gönlüm, şu saltanatın verdiği debdebeden sıkıldı. Beni öyle bir zâta götür ki; yanında huzur bulayım.” dedi.

O da halîfeyi Süfyan bin Uyeyne’nin tavsiyesiyle Fudayl bin İyâzʼa götürdü. Fudayl’ın evine varıp kapıyı çaldılar. Fudayl, içeriden:

“–Kim o!” diye seslendi. Onlar da:

“–Emîru’l-Mü’minîn!” dediler.

Fudayl:

“–Ümmet-i Muhammed’in görülecek bunca işi varken Emîru’l-Mü’minîn’in benim yanımda ne işi var?” diye sordu.

Hârun Reşîdʼin yakın dostu:

“–Ülû’l-emrʼe itaat vâciptir. Şimdi söyle; içeriye senin vereceğin desturla mı, yoksa halîfenin emriyle mi girelim!..” dedi.

Fudayl:

“–Destur yoktur, eğer emirle girerseniz, onu da siz bilirsiniz!..” dedi.

FUDAYL BİN İYAZ HAZRETLERİ'NİN ÖĞÜDÜ

Halîfe Hârun Reşid içeri girdi ve Fudayl bin İyazʼdan öğüt istedi. Fudayl dedi ki:

“–Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-ʼin amcası olan deden, «Beni bir kavme emir yap!» diye O’ndan ricâ etmişti. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de:

«–Amcacığım! Bir an, seni sana emir yaptım.» dedi. Yani, «Bir nefes Allâh’ın tâatinde bulunman, binlerce yıl halkına bîgâne ve gâfil bir hükümdar olmandan hayırlıdır…» demek istedi.”

Hârun Reşid:

“–Biraz daha öğüt vermez misin?” deyince de şunu anlattı:

“–Ömer bin Abdülaziz, hilâfet makamına geçirildiği zaman, Sâlim bin Abdullah, Recâ bin Hayve ve Muhammed bin Kâ‘b’ı dâvet ederek:

«–Bana çok ağır bir vazife verildi, benim âhiret selâmetim için bana tavsiyeniz nedir?» diye sormuştu da onlardan biri:

«–Eğer yarın, kıyâmet günü azaptan kurtulmak istersen; müslüman­ların yaşlılarını baban, gençlerini kardeşin, çocuklarını evlâdın, kadınlarını da annen ve bacın bil!..» demişti.”

Hârun Reşid:

“–Biraz daha öğüt ver.” deyince, Fudayl bin İyaz sözlerine şöyle devam etti:

“–İslâm diyârı senin evin, bu diyardaki halk da âile efrâdın mesâbesindedir. Babana, kardeşlerine ve yavrularına nasıl muâmele ediyorsan, tebaana da o şekilde davran. Baban yerinde olan yaşlıları ziyaret et, kardeşlerin yerinde olan gençlere iyilik yap, evlâtların yerinde olan çocuklara da ikramda bulun.” Sonra ilâve etti:

“–Ey Halîfe! Şu güzel yüzünün, Cehennem ateşinde yanıp çirkinleşmesinden korkarım! Nice pırıl pırıl çehreler vardır ki, Cehennem’de feryâd ü figân etmekteler! Burada emîr olan niceleri, orada esirdir!”

Hârun Reşid, biraz daha öğüt vermesini ricâ edince, Fudayl sözlerine şöyle devam etti:

“–Allah Teâlâ’dan kork!.. Çünkü O, kıyâmet günü müslü­manları senden tek tek soracak ve her birinin hakkını ödemeni sana emredecek. Eğer bir gece, bir ihtiyar kadın, evinde aç olarak uyumuşsa, (hidâyet bekleyen bir insana îkaz ve tebliğde bulunmaktan bîgâne kalmışsan), yarın kıyâmet günü onlar da yakana yapışacak ve orada senden dâvâcı olacak!”

Gözü yaşlı bir hâlde daha nice nasihatler dinleyen Hârun Reşid, oradan ayrılmadan önce Fudayl bin İyâz’a:

“–Borcun var mı?” diye sordu. Fudayl:

“–Evet var! Rabbimin bu kadar ikram ve ihsânına mukâbil, hamd, şükür ve zikir borcum var. O, lûtfedip bana hidâyeti ihsân etti. Benim vazifem de, bunun şükür borcunu Rabbime ödememdir. Eğer O, bu borcumu îfâdaki noksanlığım sebebiyle beni yakalarsa, vay hâlime!” dedi.

Hârun Reşid:

“–Ben Hakk’a değil, halka borcunu soruyorum.” dedi.

Fudayl bin İyaz:

“–Elhamdülillah! Hakkʼın nîmetleri içinde yüzüyorum. Halktan hiçbir talebim yok.” dedi.

Bu sözüyle Fudayl âdeta;

“Hakkʼın takdîrinden memnun ve mesrû­rum. Oʼndan gelen her şey benim için en hayırlısıdır. Allâhʼın bana takdîr ettiğini, Oʼnun kullarına şikâyet etmekten hayâ ederim.” demek istemişti.

Sonra Hârun Reşid, içinde bin altın bulunan keseyi onun önüne koydu ve:

“–Bu, annemden miras kalmış olan helâl bir paradır.” dedi.

Bunu gören Fudayl dedi ki:

“–Bak Hârun! (Ben, sana ne anlatıyorum, sen ise ne yapıyorsun?!) Ben senin kurtuluşunu istiyorum, sen ise bana böylesine ağır bir yük yüklüyorsun! Ben sana; mâlik olduğun her şeyi hak sahiplerine iâde et! (Tebaandaki yaşlılar baban, gençler kardeşlerin, kadınlar annen ve bacın, çocuklar da evlâtlarındır; senin üzerinde benden evvel onlar içindeki yoksul, aç, kimsesiz ve gariplerin hakkı var. Sen benden evvel onları düşün, onları gözet ve bu hakkı onlara tevzî et!) diyorum; sen ise tebaandaki muhtaçların hakkını bana vermeye kalkışıyorsun!..”

ÂHİRET SULTANI

Fudayl bin İyaz bunları söyledikten sonra Hârun Reşid’in yanından kalkıp dışarı çıktı. Onun ardından nemli gözlerle bakan Hârun şöyle dedi:

“–Fudayl, gerçek bir âhiret sultânıdır!”

İşte Cenâb-ı Hak, dünyayı ardına atarak yüzünü tamamen Allâhʼa ve âhirete dönmüş nice kullarının gönlüne hikmet nûrunu bahşederek hakîkî saltanatı lûtfetmiş, cihan sultanlarını onların ardınca yürütmüştür.

Kaynak: Osman Nûri Topbaş, Hak Dostlarından Hikmetler 1, Erkam Yayınları, 2013

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.