Canımız bir emânettir; her türlü kötü alışkanlıklardan muhafaza etmeli, sağlığımızı en güzel şekilde korumalıyız. Ruh dünyamızın tekâmülü için mânevi gıdaları alabileceğimiz ortamları tercih etmeli, akıl nimetinin muhafazası ve ferasetimizin kemâli için aklımızı hep güzel işlerde kullanmalıyız.
Sohbet eden kişi, sohbet meclisine, tıpkı bir mâbede girer gibi edep ve huşû ile girmelidir. Üstlendiği vazifenin, her şeyden önce kendisi için büyük bir nîmet ve lutuf olduğunu düşünmeli, buna şükrâne olarak da kardeşlerinin maddî ve mânevî donanımından kendini mes’ûl hissetmelidir.
Gönülleri en çok meşgul eden, gaflete düşüren ve ibâdetlerin mânevî feyzinden mahrum eden şeylerden bir tanesi de dünya sevgisi ve mal kazanma hırsıdır.
Hazreti Mevlânâ, kibrin nasıl bir zehir olduğunu anlatıyor.
Ashab-ı kiram, Allah yolunda hayırda yarışmanın güzel örneklerini vermiştir.
Bizler Kureyş sûresinde hatırlatılan altyapının mevcut olduğu bir vasatta Allah’a kul olmanın icaplarını geniş anlamda düşünmek durumundayız. Burada emredilen kulluğun sadece farz olan ibadetlerin îfâsından ibaret olmadığı bilinciyle hareket etmekle mükellefiz.
Ülkesindeki iç savaşta şahit olduğu manzara sonrası geçirdiği travmayla saçları dökülen 9 yaşındaki Suriyeli Esma, Türkiye'deki tedavi sonrası tekrar saçlarına kavuşacağı günü bekliyor.
Hazreti Mevlânâ Mesnevî'de şöyle diyor: “Aşk, muhabbet, dostluk gibi hususların cümlesi vefâya bağlıdırlar ve dâimâ vefâlı olan kimseyi ararlar. Onlar, vefâsız bir gönüle aslâ yaklaşmazlar.” (c.5, 1165)
Aşk, çırpınışla başlar. Hayat okyanusunu aşıp vuslata erebilmek, hep bu aşk ve vecd çırpınışlarının feyizli ve bereketli zemininde gerçekleşir. Ve arayışlar, böyle bir çırpınış hâline dönüştüğü ân, arananın bulunacağı ândır. İşte Hazreti Mevlânâ'nın anlattığı insan-ı kâmil arayışı...
İhlâs ve istikâmet, hizmet ehlinin vazgeçilmez iki temel vasfı olmalıdır. Makbûl bir hizmette niyet, Cenâb-ı Hakk’ın rızâsını kazanmaktan ibârettir. “Ne hayırsever insanmış.” dedirtmek ve bundan nefsânî bir iftihar payı çıkartmak, hizmetin ecrini zâyî etmektir. Böyle nefsânî hislerle, o ulvî gâye, gölgelenmemelidir.