Sıla-i Rahm Ne Demektir?

İslâm’da akrabalar arasındaki bağlar, “sıla-i rahim” kavramıyla ifade edilir. Rahim ile “ana rahmi”, sıla kavramı ile de “bağ” kastedilir. Çünkü “akrabalık”, “rahim”den teşekkül eder. Doğum ve kan bağları, akrabalığı oluşturur.

Anne karnında, rahim ile cenin arasında nasıl bir “kordon” varsa, doğduktan sonra da akrabalar arasında bu şekilde mânevî bir bağın varlığı kabul edilir. Nasıl rahimdeki ceninin varlığını devam ettirmesi, o maddî kordonun sıhhatine bağlıysa, Müslüman fertlerin de İslâm cemiyeti içindeki varlık ve hayatiyetleri bu mânevî bağa muhtaçtır. Cenin nasıl, bu kordonla yer, içer ve hayatta kalırsa, insan da cemiyet içinde “akrabalık bağından beslenmeye” muhtaçtır. Akrabalık bağını kesen, can çekişmeye başlayan bir “cenin” gibidir.

'SILA-İ RAHİM' TABİRİ

Anne karnında çocuğun barındığı yere “rahim” denilmesi, akrabalık ilişkilerini ifade için “sıla-i rahim” tâbiri kullanılması; bu kelimenin rahmet ile iç içe olan bağını gözler önüne serer.

Rahmet ve bu kelimeden türemiş olan “er-Rahman”, “er-Rahîm” isimleri, Allah Teâlâ’nın merhametinin enginliğini, kuşatıcılığını, sonsuzluk ve sürekliliğini gösteren işaretlerdir. Rabbimiz, mahlûkâtına olan şefkat ve merhametinin genişliğinden bu kelimeleri kendisi hakkında kullanmış; kullarına olan şefkatini hatırlatmak için birçok ism-i şerîfi arasından besmelede bu kelimelerin sık sık kullanılmasını tercih etmiştir.

Ayrıca Rabbimiz, “Rahîm” ism-i şerîfini, Peygamber Efendimizin ümmetine olan şefkatini ifade etmek üzere, Kur’ân-ı Kerîm’de O’na verilen sıfatlardan birisi olarak da kullanmıştır.

Anneler, şefkat kucağıdır. Evlatlarına olan şefkat ve merhametleri, bir ömür boyunca onların kalplerinde mesken tutar. İşte bu şefkat kucağından dünyaya gelen, birbirine “rahim”le bağlanmış insanlar da, bu rahmeti canlı tutmaya mecburdurlar. Aksi hâlde Allâh’ın fıtratlara yerleştirdiği “rahmet ve şefkati” budamış, kendilerini canlı tutacak hayat damarlarını kesmiş olurlar. Bu bağ, onları sadece maddî anlamda beslemez; kalplerinde şefkat, merhamet, vefâ, muhabbet vb. birçok güzel sıfatın canlı kalması da bu bağın (sıla-i rahmin) canlı tutulmasına bağlıdır.

AKRABALIK BAĞLARINI KOPARMA!

Bir hadîs-i kudsîde şöyle rivâyet edilir:

“Allah Teâlâ şöyle buyurur: «Ben Rahman’ım, o (akrabalık bağlarının adı) da rahimdir. Ona kendi ismimden türeyen bir isim verdim. Onunla irtibatını koparmayanla ben de irtibatımı koparmam. Onunla irtibatını kesenle ben de irtibatımı keserim.” (Ebû Dâvud, Zekât, 45; İbn-i Hanbel, 1, 195)

O hâlde kulun, sıla-i rahme dikkat etmesi, kendi iç dünyasını canlı tuttuğu gibi, Allah Teâlâ ile olan irtibatını da canlı tutmaktadır. Akrabalarına sırt dönen, onlarla irtibatını kesip atan; âdeta Rabbine yüz çevirmiş demektir. Çünkü onlarla iyi münâsebetlerin devamını Rabbimiz istemiştir.

Benzer bir başka hadîs-i kudsî de şöyledir:

“Allah, mahlûkâtı yarattıktan sonra, rahim dile gelerek:

“-Burası, akrabalık ilişkilerini kesmekten Sana sığınanların makamıdır.” der. Allah:

“-Evet, öyledir. Sen, seninle bağ kuranlarla benim bağ kurmama, seninle ilgiyi kesenlerden de ilgiyi kesmeme râzı olmaz mısın?” diye sorar. Rahim:

“-Evet, râzıyım Rabbim!..” deyince Allah Teâlâ:

“-Öyleyse bu sana verilmiştir.” buyurur.

Bundan sonra Rasûlullâh, “İsterseniz şu âyetleri okuyun!” der: «Demek siz (İslâm’dan) yüz çevirip de yeryüzünde fesat çıkaracak ve akrabalık ilişkilerini koparacaksınız, öyle mi?! İşte Allâh’ın lânetlediği, kulaklarını sağır ve gözlerini kör ettiği kimseler bunlardır. Bunlar Kur’ân’ı hiç düşünmüyorlar mı? Yoksa kalpleri üzerinde kilitler mi var?!» (Muhammed Sûresi, 22-24) (Buhârî, Edeb, 13; Müslim, Birr, 16)

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de akrabalıklara itina gösterilmesi hakkında şöyle buyurmuştur:

“Merhametliler, Rahman’ın merhamet ettiği kimselerdir. Siz yeryüzündekilere merhamet edin ki, göktekiler de size merhamet etsin. Rahim, Rahman’dan bir bağdır. Kim, onunla irtibatını sürdürürse, Allah da onunla irtibatını sürdürür. Kim de onu koparırsa, Allah da o kimseyle münâsebetini koparır.” (Tirmizî, Birr, 16)

AKRABALIK BAĞINDA DİKKAT EDİLECEKLER

Akrabalara bağlanmak, onlarla birlikte hareket etmek, onları korumak, savunmak; Câhiliye devri Araplarında da önemli bir fazilet olarak kabul edilmiştir.

Ancak İslâm, bu bağlılıkta birtakım yanlışları düzeltmiştir. Çünkü câhiliye Araplarındaki bu akrabalık bağları, “taassub” ve “asabiyet” şeklindeydi. Daha açık ifadesiyle, doğru da, yanlış da yapsa insanlar kendi akraba ve kabilesinin yanında yer alır; onları hasımlarına teslim etmemek için uzun süren ve katliâm boyutundaki kan dâvâlarını göze alırlardı.

İslâm, insanlara “akrabalık bağını” hatırlatırken onu doğruda da, yanlışta da savunmak gerekmediğini; hakkın, adâletin ve doğruluğun yanında yer almanın çok daha önemli olduğunu vurgular. En yakın akrabalar da olsa, mahkeme ve şâhitliklerde, adâletin yanında yer almayı, doğru sözlü olmayı; haksızlık söz konusu olduğunda her türlü kan ve neseb bağının anlamını yitirmesi gerektiğini öğretir. (Bkz: el-En’âm, 152; en-Nisâ, 135) Suçlardaki şahsîlik de önemlidir. Suçu kim işlemişse, ceza ona tatbik edilmeli ve insanlar, kendi akrabaları aleyhine de olsa, bu adâletin yerine gelmesi için çalışmalıdırlar.

AKRABALARA İYİLİK

Kur’ân-ı Kerîm’in pek çok âyet-i kerîmesinde akrabaya hakkını vermek, onlara yardım ve iyilik etmek emredilmekte; akrabalık hakkına riâyetsizlikten insanlar sakındırılmaktadır. Bu husus, İslâm’ın en önemli esaslarından birisidir. Ehemmiyetine binâen birkaç âyet-i kerîmenin meâlini zikretmekle yetinelim:

“O hâlde sen akrabaya, yoksula, yolcuya hakkını ver!.. Allâh’ın rızâsını isteyenler için bu, en iyisidir. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (er-Rûm, 38; bkz: el-İsrâ, 26)

“Muhakkak ki Allah, adâleti, iyiliği, akrabaya yardım etmeyi emreder. Çirkin işleri (fahşâ), fenâlık (münker) ve azgınlığı (bağy) da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.” (en-Nahl, 90; bkz: el-Bakara, 83, 177)

“Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan, ikisinden birçok erkekler ve kadınlar üretip yayan Rabbinizden sakının. Adını kullanarak birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah’tan ve akrabalık haklarına riâyetsizlikten de sakının. Şüphesiz Allah sizin üzerinizde gözetleyicidir.” (en-Nisâ, 1)

AKRABA İLE İRTİBATIN ÖNEMİ

Peygamber Efendimiz de ashâbını ve Müslümanları, akrabaya karşı iyiliğe teşvik etmiştir:

“Kim rızkının bollaştırılmasını yahut ecelinin geciktirilmesini arzu ederse, akraba ile irtibatını sürdürsün.” (Müslim, Birr, 20; Buhârî, Edeb, 12)

“Kim Allâh’a ve âhiret gününe inanıyorsa, misafirine ikramda bulunsun. Kim Allâh’a ve âhiret gününe inanıyorsa, akraba ile irtibatını sürdürsün.” (Buhârî, Edeb, 85)

“Akraba ile ilişkisini kesen, cennete giremez.” (Buhârî, Edeb, 11; Müslim, Birr, 19)

Akrabaya iyilik yaparken, din farkı bile gözetilmez. Anne-baba gibi, üzerimizde daha fazla hak sahibi olan akrabalarımızın şirk ve küfür gibi konularda vermiş olduğu emirlere itaat edilmez; ancak onlarla beşerî ilişkiler devam ettirilir. (Bkz: Lokman, 14-15) Onlarla beraber bulunmakta, onlara iyilik yapmakta bir mahzur yoktur. Hatta onlardan görülen kötülüklere mukabil, iyilik yapmaya devam ederek gönülleri kazanılmaya çalışılır.

İyilik yapma hususunda öncelik sıralaması; anne, baba, kız kardeşler ve diğer kardeşler şeklindedir. Genel olarak yardım eli uzatmada; özel olarak da zekât ve sadakada en yakınlardan başlanır. Ancak insanın bakmakla yükümlü olduğu kimselere, zekât verilemeyeceğini hatırlatmakta fayda vardır. Herhangi bir yoksula verilen “bir sadaka” sayılırken; yoksul akrabaya verilen, “biri sadaka”, diğeri “sıla-i rahim” olmak üzere “iki sadaka” kabul edilir.

TEYZE ANNE YARISI

Zorda veya darda kalan kimse, öncelikle akrabalarının sorumluluğuna havâle edilir.

İlgi ve irtibatı sürdürmeyi fazlasıyla hak edenlerden bir tanesi de “teyze”dir. Kültürümüzde yer alan, “Teyze, anne yarısıdır.” sözü, bu husustaki hadîs-i şerîfleri de özetler mâhiyettedir.

İbn-i Ömer -radıyallâhu anhümâ-’nın rivâyet ettiğine göre, bir adam Peygamber Efendimize gelerek şöyle sordu:

“-Ey Allâh’ın Rasûlü!.. Ben büyük bir günah işledim. Bana tevbe imkânı var mı?”

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“-Annen var mı?” buyurdu. Adam:

“-Hayır.” deyince, Peygamber Efendimiz:

“-Teyzen var mı?” diye tekrar sordu.

Adam, bu sefer “Evet.” dedi.

Bunun üzerine Peygamber Efendimiz:

“-Öyleyse git ona iyilik yap! Teyze, anne mevkiindedir.” buyurdu. (Tirmizî, Birr, 6; Ahmed bin Hanbel, II, 14)

Akrabaya iyilikle ilgili bir hadîs-i şerîf daha zikredelim:

“Sevâbı dünyada iken verilecek iyilik, (başkalarına) iyilik etmek ve akraba ile ilgilenmektir. Cezası dünyadayken verilecek kötülük de haddi aşarak azgınlık yapmak ve akraba ile iyi ilişkiyi kesmektir.” (İbn-i Mâce, Zühd, 23; Tirmizî, Sıfâtu’l-Kıyâme, 57; Ebû Dâvud, Edeb, 43)

CANLI ÖRNEK

Peygamber Efendimizin hayatı, akrabalarla münâsebetlerin nasıl olması gerektiği hususunda çok canlı bir örnektir. O, babasını hiç görmeyen bir yetim olarak dünyaya gelmiş, annesinden de daha çocuk yaşlarında ayrılmıştır. Ancak hayatının bundan sonraki devirlerinde, gerek amcası Ebû Tâlib ve onun hanımı Fâtıma Hanım’a büyük bir sevgi ve saygı besleyerek; gerekse bütün akrabalarını görüp gözetme, onlara iyilik yapma hususunda elinden gelen hiçbir şeyi esirgememiştir. O kadar ki, ilk vahiy geldiğinde hanımı Hazret-i Hatice, O’nun faziletlerini anlatırken:

“Sen akrabalarla münâsebetlerini kesmez, sürdürürsün!” diyerek Allâh’ın böyle bir kulunu terk etmeyeceğini söylemiştir.

O, Allâh’ın emrine riâyetle, tebliğe “Akrabalarını uyarmak”la başlamış; Müslümanlarla yaptığı sözleşmelerde, Allâh’ın bir emri olarak “akrabalara iyilik yapmalarını” şart koşmuştur.

O, hayatının her devresinde akrabalarına öncelik vermiş, izzet ü ikramda bulunmuş, onlara olan sevgi ve saygısını herkese göstermekten çekinmemiştir.

Kaynak: Melike Şahin, Şebnem Dergisi, Temmuz 2015, 125. Sayı

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.