Erkam TV’de Münir ARIKAN ile Aile Medeniyetimiz Programı "Son Kalemiz: Aile"

Ümit Arıkan'ın Osman Nuri Topbaş Hocaefendi ile "Son Kalemiz: Aile" başlığıyla gerçekleştirdiği Aile Medeniyeti Programı...

Münir ARIKAN:

–Muhterem Efendim, dünyada en sağlam kalemiz ailemize karşı topyekûn bir saldırı var.

Medeniyetimizde ailenin değeri nereden geliyor?

Osman Nûri TOPBAŞ Hocaefendi:

–Aile insanlara ait bir keyfiyettir. Diğer mahlûkatta böyle bir keyfiyet yoktur. Onlar serbesttir.

Ailenin düzgünlüğü, toplumun şahsiyet ve haysiyetidir. Toplumlar dâimâ fazîletli ailelerle terfî etmişlerdir. Cenâb-ı Hakk’ın rızâsı o fazîletlere ve takvâya bağlıdır.

Aile o kadar mühim ki;

İlk insan ve ilk peygamber aynı zamanda insanlık ailesinin babası.

Âdem -aleyhisselâm- bir baba olarak geliyor.

İnsanlık; evrimci ve materyalist nâdanların iddia ettiği gibi, yarı vahşî avcı bir topluluktan değil, mukaddes bir aileden neş’et etmektedir.

Aile o kadar mühim ki;

Kur’ân-ı Kerim’de;

“(Ve o kullar): «Rabbimiz! Bize gözümüzü aydınlatacak eşler ve zürriyetler bağışla ve bizi takvâ sahiplerine önder kıl!» derler.” (el-Furkān, 74)

Yani zevç-zevce göz nûru olacak. Onlardan yetişen evlâtlar da göz nûru olacak. Toplum da takvâda bir nümûne olacak.

Hakikaten huzurlu bir aile yuvası, gelecek nesillere İslâm şahsiyetinin kazandırıldığı bir mektep vazifesi icrâ eder. Bu sayede toplum; temiz, iffetli ve nezih bir hâle gelir.

Rasûlullah Efendimiz’in ömründe evlilik ve aile ile alâkalı üç safha görüyoruz:

  • Efendimiz’in 25 yaşına kadar tertemiz, iffetli, pırıl pırıl bir bekâr hayatı yaşaması…

Peygamberimiz’e o yaşına kadar imkânı olmadığı için, fakir ve yetim olduğu için evlenmek nasîb olmadı. Fakat câhiliyyenin normal gördüğü bütün o çirkinlerden de kendini tamamıyla korudu. Bu hâliyle bekârlara en güzel örnek oldu.

  • 25-53 yaşları arasında Hazret-i Hatice ile mesut bir evlilik…

Hazret-i Hatice’nin vefâtına kadar devam eden; huzur ve sükûnet içinde, nümûne-i imtisal bir aile oldu.

O ailede huzur vardı, sadâkat vardı, iffet vardı, infak vardı, cömertlik vardı, huzur vardı.

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz her hususta zirve bir örnek olduğu gibi, aile hayatında da zirve bir örnektir.

  • Hicretten sonra siyâsî ve benzeri birçok gaye ile evlilikleri…

Şehevî sebeple değil, tamamen siyâsî ve mânevî sebeple. İslâm’ın aile modelini göstermek için her biri birer nümûne.

Üç gün üst üste sıcak yemeğin pişmediği fedâkâr hâneler. O hânelerde zenginlik ve konfor yoktu fakat infâkın huzuru vardı, tevekkül ve kanaatin getirdiği saâdet vardı.

Bilhassa Hayber’in fethinden sonra, gelirler ve ganîmetler arttı. Fakat Rasûlullah Efendimiz, gelen ganîmetleri fukarâya dağıtıyordu. Fukarânın doymasıyla, onun hazzıyla kendisi de doyuyordu.

Aile o kadar mühim ki;

Peygamberimiz’e nübüvvetin başlangıcında en büyük desteği Hazret-i Hatice Vâlidemiz verdi.

«İlk îmân eden» o oldu. Efendimiz endişelenmişti.

“–Kim inanır bana Hatice?” demişti.

Mübârek Annemiz, güzel tavsiyeleriyle bu endişeyi izâle etmeye çalıştı. Müslümanlara eziyet başlayınca, servetini bu yolda fedâ etti.

Efendimiz için o kadar büyük bir destekti ki, O’nun vefât ettiği seneye, «senetü’l-hüzün» denildi.

Aile o kadar mühim ki;

Kur’ân-ı Kerim’de; aile saâdeti üzerine sayfalarca tâlimat var. Kur’ân-ı Kerim; aileyi ıslah ediyor, erkeği terbiye ediyor, hanımı terbiye ediyor. Hakları ve vazifeleri tâlim ediyor.

  • Aile, anne-babadan başlar. Anne babaya ihsan var. Cenâb-ı Hak buyuruyor:

“Anne baban yaşlanır, onlara sakın hâ; «Üf!» bile deme! Onlara kavlen kerîmâ ikramkâr olarak konuş!”

  • Hüsn-i muâşeret yani; “Hanımlarınızla güzel geçinin!” emri var.

Yine;

  • «Haksızlık yapmayın!» tâlimâtı var.

Dînimiz, içtimâîleşmeyi emreder. Birlik beraberliğin mayası, emr-i bi’l-mâruf ve nehy-i ani’l-münker’dir. Yani aile, mahalle, şehir ve bütün ümmet, birbirine hakkı tavsiye eder, sabrı tavsiye eder, merhameti tavsiye eder. Yanlış yaparlarsa mâni olur. Koluna girer, muhafaza eder.

Çünkü;

“Sürüden ayrılan kuzuyu kurt kapar.” buyuruluyor.

İşte bugün toplumumuzun en küçük parçası olan aileyi kurtlar kemirmeye başladı.

Münir ARIKAN:

–Allah râzı olsun Efendim.

Bizim medeniyetimizde bu kadar mukaddes olan kaleye karşı, sizin risk olarak gördüğünüz hâricî ilk üç tehlike nedir?

Osman Nûri TOPBAŞ Hocaefendi:

–Her medeniyet kendi insan tipini meydana getirir. Bir de aile tasavvuru vardır. İçtimâî hayatı ona göre tanzim eder.

Bugün batı medeniyetinin aile tasavvuru, yok hükmündedir.

Berlin’de imamlık yapan bir kardeşimiz anlatıyor:

Oradaki kilise papazıyla sohbet ediyorduk, ona sordum:

“–Bu sene kaç nikâh kıydınız -bir sene zarfında-?”

“–İki nikâh kıydık.” dediler.

Evlât muhabbeti yok. Bir çocuğu olmuşsa eğer 18 yaşında evden çıkarıyor yahut da; «Şu kadar para vereceksin.» diyor.

Bakıyoruz, batı medeniyetinin temelinde üç unsur var:

Birinci olarak; Hıristiyanlık var. Kadın onlara göre bir günah vasıtası. Çünkü Havvâ, Âdem’i kandırmıştır diyorlar.

İkinci olarak; Yunan felsefesi var. O filozoflarda da aile tefessüh etmiş vaziyette. Cinsî sapıklık normal görülüyor, övülüyor ve kadın aşağılanıyor.

Üçüncü olarak; Roma kültürü var. O da ahlâkî tefessüh… İşte Pompei… Nasıl bir rezillikte oldukları hâlâ sergileniyor.

Bunlara ilâveten; ölçüsüz serbestlik, nefsânî hürriyet, çıplaklık, sekülerlik (lâdînîlik) vs.

Nasıl süslerlerse süslesinler, söyledikleri dâimâ, insanlık için zararlıdır.

Aliya İzzet Begoviç’in güzel bir sözü var:

“Savaş, harpte yenilince değil, düşmana benzeyince kaybedilir.”

İşte bugün de İstanbul Sözleşmesi ve benzeri anlayışla batıyı taklit etmek, düşmana benzemektir. Birçok batılı devlet bile bunu kabul etmedi. Bunlar onlara bile ağır geldi.

Üç madde dediniz:

  • Birinci Tehlike: İffetsizlik empozesi maalesef…

Bizim gençlik zamanımızda fakirlik belki tutuyordu. Bir de aile sağlamdı. Anne de bir mektepti. Sokak ve mahalle ise, mâzîden gelen bir kültürle bir muhafaza hâlinde idi.

Hayâ ve iffet, dindar olmayan ailelerde dahî bir örf olarak devam ediyordu.

Bugün ise, maalesef televizyon ve internet, cep telefonuna girmiş vaziyette. 24 saatini dolduracak kadar maalesef mâlâyânî ile dolu. Şeytânî vitrinlerle dolu. Buradan dâimâ iffetsizlik aşılanıyor. Artık günahlar, normal bir mûsıkî gibi hoş gelmeye başlıyor.

Zamanımızın en büyük fitnesi, bu.

Çaresi?

  • Evlâtların tek başına internet kullanmaları mümkün mertebe ertelenmeli. Kullanmak zorunda ise, yanında olunmalı. Yalnız bırakılmamalı.
  • İrade eğitimi vermeli. Yanlışlığı ve çirkinliği öğretilmeli.
  • İkinci Tehlike: Kadını teşhir ve istismar…

Kadın bir vitrin malzemesi durumunda. Bu çok hazin. Bir çöp tenekesine düşen bir pırlanta ne kadar talihsizdir!

Maalesef kaldırımda açan çiçekler gibi ayaklar altında ezilmeye mahkûm oluyor.

Bizim medeniyetimiz fıtrîdir; yani temiz fıtratı, Allâh’ın bizi yarattığı husûsiyetleri esas alır, muhafaza eder.

Dînimizde bu fıtrî farktan dolayı, vazife paylaşımında farklılık vardır:

Bizim medeniyetimizde;

  • Kadın, en başta değerli bir kız evlâttır. Kız evlâtlarını güzelce yetiştirene cennet va‘dedilmektedir.
  • Sonra sevgi dolu sâliha bir hanımdır. Sâliha hanım, sahip olmakla sevinilecek en kıymetli varlıktır.
  • Eğer Allah zürriyet nasîb etmişse, kadın sâliha bir anne olacak.

Zürriyet nasîb etmemişse; Âişe Vâlidemiz gibi, o da ümmetin annesi olacak.

«Bir mü’min için, cennetin yolu, sâliha annenin ayakları altından geçer.» buyuruluyor.

Sâliha anneler ömürlük teşekküre lâyıktır.

Tarihimizde dâimâ görüyoruz.

Bir Ebû Hanîfe varsa, onun arkasında onun annesi var.

Bir Bahâeddin Nakşibend varsa, onun da arkasında annesi var. Şâh-ı Nakşibend diyor ki:

“Benim kabrimi ziyaret etmek isteyenler; önce, annemin kabrini ziyaret etsin.”

Bir Abdurrahman Câmî varsa, onun da arkasında sâliha bir anne var. Diyor ki Hazret:

“Ben annemi nasıl sevmem ki; o beni bir müddet cisminde, bir müddet kollarında, ömür boyu da kalbinde taşıdı.”

  • Anneler, ihtiyarladıkça sâliha nineler olarak yine ailenin büyükleri olurlar. Rûhânî bir rehberliğe devam ederler.

Batı; kadının bu fıtrî ve ulvî vazifelerini, birer esâret gibi gösterir. Kadının hürriyeti, kadının çalışması, kadının tahsili… der. Bu süslü sözler; aslında kadının aileden koparılması, kadının annelikten uzaklaştırılması mânâsına gelmektedir. Onu ısrarla iş ve tahsil dünyasına çekenler; aslında onu hürleştirmek değil, onun ziynet olan fizîkî varlığını istismâr etmek, onu vitrine etmek istemektedirler.

Memleketimizde maalesef evlilik dışı beraber yaşamayı, zinâyı ve iffetsizliği bir hak ve hürriyet olarak savunan, bu yüzden de aile müesseselerine saldıran bir kesim var.

Bunlar sûret-i haktan görünerek âmiyâne bir tâbirle;

«‒Bizim kâğıt üzerinde şeklî bir imzaya ihtiyacımız yoktur.» diyorlar ve nikâhsızlığı bir insan hakkı imiş gibi savunuyorlar.

Hâlbuki nikâh, sadece kâğıda atılan bir imza değildir. Onun büyük bir mânâsı vardır. Nikâh, iki tarafın Allah adına söz vererek birbirine helâl olmasıdır.

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Vedâ Hutbesi’nde;

“Allah adına söz vererek, hanımlarınızı helâl edindiniz.” buyuruyor. Bu söz; bir fânî adına değil, Cenâb-ı Hak adına verilmektedir. Ağır bir mes’ûliyet taşır.

Câlib-i dikkattir:

1839 Tanzimat’la birlikte medeniyetimiz, maddî ve mânevî sallantılar geçirdi. Fransa ile yakın temas içinde olup oraya giden üst ricâl, apoletleri Osmanlı, kalpleri Fransız olarak memlekete döndü. O hengâmede hakikaten her şeyde bir bozulma başladı, bir yıkım başladı. Bu tûfandan ancak aile kurtulabildi. O aile sayesinde de Çanakkale ve İstiklâl harplerini ve 15 Temmuz mücadelesini kazanıp yurdu kurtarmak nasîb oldu.

Bunun için günümüzde, milletimizi dize getirmek isteyenler tarafından aileye saldırılar artmış bulunmaktadır.

Kadın tahsil yapamaz mı? Çalışamaz mı?

Hazret-i Âişe, ilim ehliydi. Müçtehideydi. Fıkıh âlimesiydi. 300 talebe yetiştirdi. Fakat bugünkü tahsil ile o günkü ilim arasında dağlar kadar mâhiyet ve niyet farkı var.

Bazı vâlidelerimiz; ticaret, imalât gibi işlerle meşgul olup, kazançlarıyla infakta bulunurlardı. Makyaj malzemesi yapmazlardı! Onlar; tesettürden, hayâ ve iffetten asla taviz vermezlerdi.

Hanımlar; ailevî vazifelerden, annelik ve hanımlıktan arta kalan zamanlarında insanlığa faydalı olmak istiyorsa, aile bütçesine destek olmak istiyorsa yahut bunda ihtiyaç ve zarûret varsa; ihtilât ortamında çalışmayacak, evden çalışacak, sırf hanımların olduğu yerde çalışacak. Hanımlara ait hizmetleri görecek. Hanımlara ait irşadlarda bulunacak.

  • Üçüncü Tehlike: Cinsî Sapıklık…

Kur’ân-ı Kerim, önceki kavimlerden bahsediyor. Âd, Semûd, Keldânîler, Firavun, Nemrut ve diğerleri…

Bunların her biri, birtakım isyanlar sebebiyle helâk edildiler. Bunlardan biri de Sodom Gomore idi. Bunlar «livata / eşcinsellik» denilen günaha dûçâr oldular. Hazret-i Lût bunlara peygamber olarak gönderildi. Fakat onlar inkâr ettikleri gibi, o kadar câhilliğe düştüler ki;

“–Ey Lût! Sen temizsen buradan çık, bizi rahat bırak!” dediler.

Demek ki tarih tekerrür ediyor.

Sonunda Allah bu kavmin helâki için meleklerini gönderdi.

Fıtratı ters yüz eden bu kavmin altı üstüne getirildi. Üzerlerine balçıktan pişmiş tuğlalar yağdırıldı. Hâlâ o kavmin enkazı üzerindeki Lût Gölü’nde hiçbir canlının yaşamadığı görülmektedir.

Bugün toplu helâk olmuyor. Rasûlullah Efendimiz’in duâsı bereketiyle. Fakat mevziî felâketler dâimâ tahakkuk ediyor. İşte bu Korona hastalığı da bütün insanlığı sarstı.

Bol bol istiğfâr etmek, Cenâb-ı Hakk’ın rahmetine sığınmak lâzım.

Bu üç tehlikeye karşı, hak ve hakikati anlatmak bizim vazifemiz.

Münir ARIKAN:

– Muhterem Efendim, bu hâricî tehlikeleri Allah râzı olsun çok şümullü şekilde anlattınız. İçten zarar veren, üç dâhilî tehlike nedir?

Osman Nûri TOPBAŞ Hocaefendi:

–Lâle Devri’nden önce Osmanlı güzel bir hâldeydi. Dört yüz atlıyla kurulan devlet, Cenâb-ı Hakk’ın yardımıyla üç asırda 24 milyon kilometrekare oldu.

Fakat Lâle Devri’nde bir rehâvet çöktü, bir atâlet başladı.

Sonradan da, batı hayranlığına dûçâr olundu. Bu sebeple;

Birinci Tehlike: İslâm’ın Yaşanmaması…

İslâm, çok büyük bir kültürdür. Ondan büyük kültür de olamaz. Çünkü o Cenâb-ı Hakk’ın lutfettiği bir kültürdür. Bu kültür 23 senede tamamlandı.

اِقْرَاْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذ۪ى خَلَقَ

Bir tefekkür ufku…

“Yaratan Rabbinin adıyla oku!” (el-Alak, 1)

23 senelik tatbikattan sonra;

اَلْيَوْمَ اَكْمَلْتُ لَكُمْ د۪ينَكُمْ

“…Bugün size dîninizi tamamladım…” (el-Mâide, 3) âyetiyle tamamlandı.

Bu kültürü Rasûlullah Efendimiz yaşayarak tattırdı. Kendisi yaşadı. Ashâb-ı kirâma o muhabbeti verdi. Ashâb-ı kiram da bu kültürü yaşadı. Mâzîsi yarı vahşî insanlardan, bir asr-ı saâdet medeniyeti meydana geldi.

Rasûlullah Efendimiz’in tâlimâtı:

“Hepiniz çobansınız ve hepiniz güttüklerinizden mes’ulsünüz…

Her baba ailesinin çobanıdır ve sürüsünden mes’uldür.

Her anne evinin çobanıdır ve sürüsünden mes’uldür.” (Buhârî, Vesâyâ, 9)

Çoban ne yapar?

Mes’ûliyeti altındaki o canları, o kuzuları korur, besler, kaybolmaktan ve dağılmaktan korur. Uçurumlar gibi tehlikeli yerlerden uzak tutar. Onları kurtlardan, canavarlardan muhafaza eder.

O hâlde, bir anne-baba da, evlâtlarını insî ve cinnî şeytanlardan muhafaza etmeli. Onları cehennem uçurumlarından korumalı. Onları sadece maddî olarak değil, mânevî olarak da beslemeli. Muhafaza etmeli, himaye etmeli.

Bugün evlâtlarımızı, tahsil, iş vs. adı altında canavarların kucağına atmak bir anne-baba için korkunç bir vebaldir.

Cenâb-ı Hak, âyet-i kerîmelerde;

“Yaklaşmayın!” tâlimâtı veriyor:

“Zinâya yaklaşmayın!” (el-İsrâ, 32)

“Açık olsun, gizli olsun hiçbir günaha ve kötülüğe yaklaşmayın!” (el-En‘âm, 151)

“Bunlar (bu emir ve yasaklar, bu ilâhî tâlimatlar) Hudûdullah’tır. (Geçilmesi yasak ilâhî sınırlardır) Onlara yaklaşmayın!” (el-Bakara, 187)

Sadece; “İşlemeyin!” değil; “Yaklaşmayın!” buyuruluyor. Eğer yaklaşırsan uçurumdan aşağıya gidersin.

Bugün biyolojik anne-baba olmak kâfî değil. Çünkü evlâtları; sokaklar, mektepler ve ekranlar şekillendiriyor.

Dolayısıyla, evlâtlarımızı; Allâh’ın yasaklarının işlendiği mekânlardan, onları haramlara yaklaştıracak çevre ve muhitlerden koruyamazsak, onları gafletin içine atmış oluruz. Bu anne ve babanın en ağır mes’ûliyetidir.

İslâm bir reçetedir. Reçeteyi aldın, kabul ettin; ama onda yazılı olan tedavileri, perhizleri tatbik etmiyorsan, bir şifâ bulamazsın.

Dînimiz kıyâmete kadar şifâ ve devâ reçeteleriyle dolu. Fakat tatbik edilirse netice görülür.

Evlâtlar, anne-babalarının ne söylediğine değil, ne yaptığına bakarlar. Bu da mühim.

Yani anne-babalar, İslâm ahkâm ve ahlâkını yaşayan nümûne anne-babalar olurlarsa, evlâtlar da o izden yürürler. Sessiz sedâsız bir tebliğdir bu ve belki de sözlü olandan daha tesirlidir.

Zira Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- bir gün dedi ki:

“‒Siz, susarak da İslâm’ı tebliğ edin.”

“–Yâ Halîfe!” dediler. “Susarak nasıl tebliğ edilir?”

“–Hâlinizle ve ahlâkınızla.” buyurdu.

İkinci Tehlike: Evliliğe Mahsus Hatalar…

  • Evliliğin Geciktirilmesi…

Peygamberimiz;

“Ey gençler topluluğu, sizden evliliğe gücü yeten evlensin!” (Müslim, Nikâh, 1) buyuruyor.

Evlilik ertelendikçe, müşkülpesentlik artıyor, evlenme ihtimali daha da zayıflıyor. Bekârlığın yayılması ve bekârların artması, kıyâmet alâmetidir. Toplum için hayırlı ve sağlıklı bir husus değildir.

Bu sebeple, münasip görülen kişileri evlendirmek çok sevaptır. Sâlih bir ameldir.

“En fazîletli şefaatlerden (teşvik edilen aracılık gayretlerinden) biri, evlilik husûsunda iki kişiye aracı ve yardımcı olmaktır.” (İbn-i Mâce, Nikâh, 49)

Yeter ki, denkliğe yani birbirlerine küfüv olmalarına riâyet edilsin.

  • Namzedin Belirlenmesinde Hatalar…

Efendimiz buyurur:

“Bir kadınla dört şeyden dolayı evlenilir:

  • Malı,
  • Soyu,
  • Güzelliği ve
  • Dîni (dindarlığı, takvâsı) için.

Siz takvâsı olanını seçin. (Aksi hâlde) fakr u zarûrete dûçâr olursun!” (Buhârî, Nikâh, 16)

Maalesef bugün ihtilât ortamında veya internet üzerinden gençler birbiriyle samimî oluyorlar. Evlenmeye karar veriyorlar. Fakat anlık fizîkî hissiyatlarla hareket ettikleri için bunlarda boşanma fecaatinin yüksek olduğunu görüyoruz.

Zira gençlikte tecrübe eksiktir. Dış dünya ve sosyal medyada insanlar gerçek yüzlerini göstermezler.

Bunun için eskilerde, babalarımızda görücü usûlü vardı. İki taraf birbirine küfüv müdür, denk midir, onlar bilirlerdi. Onlarda boşanma yok kadar azdı.

  • Evlendikten Sonraki Hatalar…

Hodgâmlık, bencillik, sabırsızlık, tahammülsüzlük, evlât bile istememek. Bunlar evlilik saâdetinin düşmanları.

Mesut bir evlilikte neler olmalı?

  • Muhabbet olmalı. Sadâkat olmalı. Karşılıklı saygı olmalı.
  • Samimiyet olmalı, lâubâlîlik olmamalı.
  • Vakar olmalı, kibir olmamalı.
  • Tevâzu olmalı, zillet olmamalı.
  • Evlilikte gönül âhengine de îtinâ edilmeli.
  • Sabır olmalı. Bir hayat arkadaşlığı başlıyor. Mutlaka tahammül gerektiren zamanlar olacak. Taraflar, böyle zamanlarda birbirlerinin güzel huyunu düşünmeli.
  • Mes’ûliyet olmalı. Taraflar, birbirlerine karşı vazifelerini ihmâl etmemeli.

Bozmak, yıkmak kolaydır. Fakat yapmak ve korumak zordur.

Yine ibretli tarihî bir hâdisedir:

Rivâyete göre bir adam, Halîfe Hazret-i Ömer’e hanımını şikâyete geliyordu. Halîfe’nin kapısına geldiği zaman, hanımının Hazret-i Ömer’e yüksek sesle bağırdığını duydu. Adam kendi kendine şöyle dedi:

“–Ben hanımımı şikâyete geldim. Ama onun da başındaki dert aynı dert.”

Tam dönerken Hazret-i Ömer onu fark etti ve yanına çağırdı. Meseleyi öğrenince şöyle dedi:

“–Onun bende bazı hakları var, onun için söylediği şeylerin hiçbirine aldırış etmiyorum.

Hanımım, ateşle aramda bir perdedir. Kalbim onunla sükûnet bulur, onun sayesinde harama düşmem.”

Ardından hanımının hizmetlerini saydı. Adam da;

“–Aynı durum benim için de geçerlidir.” diyerek huzurla geri döndü. (Tenbîhü’l-Gâfilîn)

Tarihimizde, dergâhlar da bu vazifeyi îfâ ederdi. Aralarına bürûdet giren hanım ve bey, dergâhın kendilerine mahsus yerine giderler, nasihat dinlerler, sıkıntılarından kurtulur ve huzurla ailelerine dönerlerdi. Bu dergâhlar, âdetâ bir rehabilite merkeziydi.

Bizim çocukluk yahut da gençlik zamanımızda, evden çıkarken kıza anne-baba tarafından şöyle denirdi:

“–Bak kızım, bembeyaz gelinlikle bu evden çıkıyorsun. Hiç lekesiz yine bembeyaz bir kefenle girdiğin evden çıkacaksın.”

Damatlara;

“–Evlâdım! Hanımın sana Allâh’ın bir emânetidir. Ona karşı ne kadar hayırlı ve kerem sahibi olursan Allah katında o kadar hayırlı bir kul olursun.” diye telkin edilirdi.

Buna mukabil; gelinlere de aileler kendi kızları gibi davranır, onları incitmezlerdi.

Bugün ise maalesef bazı anneler;

“–Ben seni okuttum kızım. Nasıl olsa muhtaç değilsin. Onun için fazla yüz verme!” diyor. Bir çatırtı başlıyor.

  • Üçüncü Tehlike: En büyük tehlike: Âhiretin Unutulması…

Nefsânî arzular, âhireti unutturuyor.

Maalesef günümüz câhiliyyesi, âhiretsiz bir dünya istiyor.

Evlilik ise zikrettiğimiz üzere, hepsi uhrevî duygular olan; muhabbet, sadâkat, iffet, sabır ve ihtimam istiyor.

Âhireti unutanlar ise; «Dünyamız nefsimizin rahatı ve konforuyla geçsin.» diyor. Evliliğe tahammül etmek istemiyor.

Münir ARIKAN:

–Allah râzı olsun. Son olarak muhterem pederiniz Musa TOPBAŞ Hocaefendi’den ve muhterem vâlideniz Fatma Feride Hanım’dan aldığınız önemli düsturlar nelerdir?

Osman Nûri TOPBAŞ Hocaefendi:

–Cenâb-ı Hakk’a sonsuz hamd ederim ki, muhterem annem ve babam İslâm ahlâkını yaşayan ve yaşatan çok değerli, fazîletli kişilerdi.

Ev ortamımız, ömür boyu hiç unutamadığımız bir cennet yuvasıydı. Her lâhzası ve her safhası itibarıyla bambaşka bir huzurun en güzel hâllerinin yaşandığı bir yuvaydı.

Bunun mimarı da, hiç şüphesiz muhterem babamız Musa Efendi idi.

Bir baba ve bir aile reisi olarak her hâli câlib-i dikkatti. İnceliklerle ve hassâsiyetlerle doluydu.

Biz iki kardeşiz. Bizim yetişmemize büyük ihtimam gösterdi. İmam Hatip Mektepleri açılınca bizi oraya gönderebildiğine çok sevindi. Hemen bir hazırlık yaptı. Ellerimizden tuttu hemen imam-hatibe kayda götürdü.

Evlâtlarının, evvelâ dînî eğitim almasına çok ehemmiyet verirdi.

Onun için bizi iki haftada bir, zamanın hocaefendilerine götürürdü.

Zaman zaman da; Süleymaniye, Sultanahmet gibi Osmanlı eserlerini gezdirirdi bir tarih şuuru vermesi için.

Yahya Efendi, Eyüp Sultan Hazretleri’ne götürür; Allâh’ın onlara olan mükâfatlarını, onların asla unutulmadığını anlatırdı.

Hiç unutmam:

Bursa’da da Emir Sultan ve Ulu Cami’ye götürürdü. O zaman kapılarda fakirler olurdu. Bizim cebimize bozuk para verirdi; «Bunları dağıtın oğlum!» derdi. Biz verirken de o fakirler; «Ah evlâdım, Allah râzı olsun!» diyerek taltif ederlerdi. Bu da bizim çok hoşumuza giderdi.

Yine biz Erenköy’de oturuyorduk o zaman. Komşulardan biri hasta olsa, ona çorba veya muhallebi götürülürdü. Bunlar da, çocuklar eliyle gönderilirdi ki çocuklar hizmete alışsınlar.

Maalesef günümüzde evlâtların böyle hizmetlere alıştırılması zayıfladı. Çocuklar kendi hâline bırakılıyor, onlardan hiçbir hizmet beklenmiyor; “Aman dersine çalışsın!” denilerek batı menşeli psikoloji de buna âlet ediliyor.

Hâlbuki çocuk, anne ve babası tarafından terbiye edilmezse; onu sokak terbiye ediyor, internet terbiye ediyor, modalar, reklâmlar şekillendiriyor.

Yine hiç unutmam.

Ben evleneceğim zaman, babam bana şu ihtarda bulundu:

“‒Bak oğlum! Eğer evinize televizyon koyarsanız, babanıza vedâ etmiş olursunuz! Şayet o; sizin evinize girerse, bilin ki, ben giremez olurum.”

Çok şükür;

Bu tâlimâta o gün, bugün riâyet ettik.

Annem de şefkat, merhamet, iffet, edep, dürüstlük, cömertlik, tefekkür ve tehassüs şâhikası bir anneydi. Evlenecek kızların, yetimlerin bohçasını hazırlardı. Onlarla alâkadar olurdu.

Ben Mesnevî hikâyelerini ilk, annemden dinlerdim. Fakat benim de merakım arttı. Merakım arttıktan sonra annem;

“–Oğlum Mesnevî’den bir hikâye anlat da içim ferahlasın.” derdi.

Allah cümlesinden râzı olsun inşaâllah.

Münir ARIKAN:

–Muhterem Efendim, çok çok teşekkür ediyoruz.

Osman Nûri TOPBAŞ Hocaefendi:

–Biz teşekkür ederiz.

Cenâb-ı Hak, ailelerimizi asr-ı saâdetten esen bir rûhânî nefes ile âbâd eylesin. Batıdan esen rüzgârlardan muhafaza buyursun.

Âmîn!..

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Yüzakı Dergisi, Yıl: 2021 Ay: Mayıs, Sayı: 195

AİLE HAYATINDA HUZURUN REÇETESİ

Aile Hayatında Huzurun Reçetesi

HUZURLU ÂİLE HAYATI NASIL OLUR?

Huzurlu Âile Hayatı Nasıl Olur?

PEYGAMBER EFENDİMİZ'İN AİLESİNE MUHABBETİ

Peygamber Efendimiz'in Ailesine Muhabbeti

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.