Celvetiyye’de Sâlikin Seyr u Sûlûk Mükellefiyetleri
Celvetiyye tarikatında sâlik, şeyhine nasıl bağlanmalı ve tarikat yolunda hangi mükellefiyetleri yerine getirmelidir?
Şeyhine bey’at ederek onun dâire-i irşâdına girmiş, bulunan “sâlik-i celvetî”, şeyhine karşı tam bir i’tikad ve istimdâd ile rabt-ı kalb eyledikten sonra şu mükellefiyetleri de yerine getirmek ve riâyet göstermek zorundadır:
SÂLİKİN TARİKAT YOLUNDA UYMASI GEREKEN 11 MÜKELLEFİYET
1 – Tevbe ve inâbeye ihtimâm göstermek
Sâlik, “O halde hemen Allah’a koşun” emrine imtisâlen tevbe ve inâbe ettikten sonra “miftâh-ı hayrât” ve “esâs-ı ahvâl-i makâmat” olan tevbeye sâdık kalmalıdır. Tevbenin şartı üçtür:
a – İşlediği günâha kalben pişmanlık duymak;
b – Lisân ile Hakk’tan afv dileyip istiğfâr etmek;
c – Organlardan küfür ve ısyânı çıkarıp atmak;
Tevbe insana mahsûs hasletlerden biridir. Melek ve şeytan tevbenin halâvetini tatmaktan mahrûmdur. Çünki melek günah işlemez, şeytan ise işlediği günaha tevbe temâyülü göstermez.
Sûfiye nezdinde tevbenin evvelî kavlî, fiilî, irâdî mâ’lâya’nîyi terk -zîra mâ-lâ-ya’nî sâlik için günâh ve yoluna perdedir-, âhırı ise zühd-i kâmil, mâsivâya meyl ve mahabbeti terktir.
Tevbe ve inâbeye riâyetten kasd, ma’nen gerilemeğe sebep olanı terk edip, terakkîyi mûcip olanı işlemektir.
2 – Sünnete riâyetkâr olmak
Sâlik, Hz. Peygamber (s.a.)’in âdâbına kendine meleke hâline getirebilmek için bu ahlâka ermiş meşâyıh ve sülehânın sohbetlerine ve meclislerine devâm etmelidir. Çünkü sünnete uygun bir yaşayış ancak bu sûretle gerçekleşebilir. Kaldı ki, şeyhe ittibâ’, tarîkatların ve tasavvufun temel prensiblerinden biridir. Hattâ bir kimse kırk günde bir bâdem yiyecek derecede riyâzat yapsa Hz. Peygamber (s.a.)’in sünnetine riâyet etmedikçe matlûb –ki o da Hakk’a vuslattır- hâsıl olmaz. Çünki Cenab-ı Hakk:“Eğer siz Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizleri sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.” buyurmaktadır.
3 – Dünyâ malına tamâ’ etmemek
Sâlik, Cenâb-ı Hakk’ın “Rezzâk-ı Âlem” olduğuna inanarak ehl-i dünyânın ellerinden olan mala tamâ’ edip onlara malları için iltifât etmemelidirler. Çünkü dünyâ malına tamâ’, hırs ve düşkünlüğü artırarak mâ-sivâ sevgisini kalbe yerleştirmeğe sebep olur.
4 – Kılle-i Taâm (Az yemek)
Sâlik, rızkın helâlinden ve az yemeli, haram ve şüphelilerden sûret-i kat’iyede hazer etmelidir.
Az yemek ve karnın aç olması, tarîk-ı Hakk’tan sâlikin ibâdetlerinden haz duyması, ağırlık hissetmemesi bakımından büyük önem taşır. Nitekim Peygamberimiz: “Şeytan Benî Âdem’in kan damarları içindedir. O’nun yollarını açlıkla (oruçla) daraltınız.” buyuruyor.
5 – Kılle-i Kelâm (Az konuşmak)
İnsan az konuşmak ve sükût sâyesinde bir çok günâha düşmekten kurtulur. Nitekim gıybet, yalan, nemîme (koğuculuk), va’dinden hulf, tefâhur, hep dile mahsûs günah ve âfetlerdir. Az konuşarak bu âfetlerden korunmak mümkündür Peygamberimiz (s.a.) “Kim bana iki dudağının ve iki bacağının arasını tekeffül ederse ben de ona cennet-i tefekkül ederim.” buyurmakta ve âfetlerin büyüğünnü dil âfeti olduğuna dikkati çekmektir. Ba’zı meşâyıhın “Bir kimse lisânını fuzûlî kelâmdan hıfzeylerse Allah Teâlâ da onun kalbini konuşturur. “ dediği rivâyet edilir.
6 – Zikr-i dâimî (Devâmlı sûrette zikirle iştigâl)
Farz ve sünnet namazların dışında İşrak, Duhâ, Evvâbîn, Teheccüd gibi nâfile namazları da edâ ettikten sonra geri kalan zamanını “Zikrullah”ın îfâsına hasretmelidir. Nitekim Kur’ân’da Cenâb-ı Hak, mü’minlerin vasıflarını sayarken: “Onlar o kimselerdir ki, ayakta iken, otururken ve yatarken (dâima) Allah’ı zikrederler.” buyurmaktadır ki bu âyet, zikr-i dâimîye işârettir.
Celvetîler hadîs-i şerîfte “Zikrin efdali ‘Lâ ilâhe illallah’dır.” şeklinde buyurulan tevhîd zikrini nefse te’sîr bakımından en müessir zikir kabûl etmektedirler.
7 – Halvet-i dâimî (Halvete devâm etmek)
Zikrin te’sîrini artırmak için insanlardan uzak, Hakk ile yalnız kalmağa da ihtimâm gösterilmelidir. Halvet ve uzleti ihtiyâr eden sâlik, keşf ve kerâmet sâhibi olmak için değil, nûr-ı kadîmin zuhûru için halvete girmiş olmalıdır.
8 – Vâkıasını şeyhinden başkasına söylememek
Vâkıa, sâbit ve dâim olan hatır, ilham, müşâhede ve kerâmet ma’nâsıdır. Sâlik kendisine bir lutf-i ilâhî olarak verilen bu nev’î vâkıaları şeyhinden başkasına söylememelidir. Zirâ vâkıalarını şeyhinden gayriye söylemesi sülûkünde terakkîye mâni’ olabilir. Ayrıca sâlîk gördüğü vâkıalarla da mağrûr olmamalıdır. Zîrâ bu kalbin yolda kalmasına sebep olur.
9 – Şeyh’e rabt-ı kalb etmek
Sâlik, pâk bir i’tikâd ve sağlam bir teslîmiyetle kalbini şeyhine rabtetmelidir. Hattâ o derecede ki, dünyâ şeyh ile dolu olsa kendisine feyzin ancak şeyhinden olacağına inanmalıdır. Yoksa sâlikin kalbi Hz. Vahıd’e açılmaz. Bu yüzden meşâyıh, bu şartın riâyetinde mübâlağa göstermişlerdir. Nitekim Hüdâyî, Necmeddîn Kübrâ’nın: “Ayna yapılacak âlât ve esbâb hazır olsa usta bulunmasa nasıl ayna yapılmazsa bütün şartlar bulunup mürşid bulunmasa aynen onun gibi vasl-ı tam hâsıl olmaz.” dediğini kaydetmektedir.
Ayrıca sâlik, tarîkını en hayırlı tarîk görerek âdâbına riâyette ihtimam göstermelidir.
10 – Allah’ın emir ve takdirlerine; şeyhinin nasîhat ve teklîflerine i’tirâzı terketmek
Sâlikin Allah’a ve şeyhine itirâzı terkederek kabz ve bastın Hakk’tan olduğunu bilip teslîmiyet üzre olması gereklidir. Çünkü Hakk Teâlâ: “Olur ki, bir şey hoşunuza gitmezken sizin için o hayırlı olur. Bir şey de siz ondan hoşlandığınız halde o, hakkınızda şerr olabilir. Allah bilir, siz bilemezsiniz.” buyurarak hakkımızda neyin hayr, neyin şerr olduğunu bilemeyeceğimize dikkat çekmektedir. Öyleyse sâlike gereken şeyhinin telkin ettiği şekilde Allah’ın emrine râm olmak, rızâ ve teslîmiyet göstermektir. Mürîde lâzım olan şeyhinin azîmetlerine ittibâ’ etmektir. Şeyh sekr hâlinde ise tâbi’ olmak gerekmez.
11 – Nefy-i Havâtır’a devâm etmek
Havâtır (hâtır’ın cem’idir), kalbe gelen his, fikir ve mâ’nevî hıtâb demektir. Havâtır ba’zan Hakk’tan ve melekten, ba’zan da nefs ve şeytândan olur. Hakk’tan gelene “havâtır-ı Hakk”, melekten gelene “ilhâm” nefsten gelene de “ahâdîs-i nefs”, şeytândan gelene ise “vesvese” denir.
Sâlik, kalbine gelen havâtırı –hayr olsun, şerr olsun- def’etmeli ve kalbini havatırın teşevvüşünden korumalıdır.
Kaynak: Prof. Dr. Hasan Kamil Yılmaz, Aziz Mahmut Hüdayi, Erkam Yayınları




YORUMLAR
-
İlk yorumu yapan siz olun!