Celvetiyye’de Sülûkün Esasları

Bir sâlik Celvetiyye yolunda nasıl ilerler? Celvetiyye yolunda sâlikin seyrini şekillendiren esaslar, zikrin mertebeleri ve nefsle mücâhedenin incelikleri nelerdir?

Tezkiye, tasfiye ve tecliye temel prensiplerine sâhip bulunan Celvetiyye Tarîkatı’nın sülûkünün esasları da:

  1. Zikirle İştigâl
  2. Sûrî ve Ma’nevî Mücâhede’dir.

CELVETİYYE’DE SÜLÛKÜN ESASLARI

1 – Zikirle İştigal

Lügat itibariyle bir şeyin hâtırda tutulup unutulmaması demek olan zikir, tasavvufta bütün tarîkatların “üssü’l-esas”ıdır. Zîrâ sâlikler nezdinde zikir, kesret-i mahabbet ve havf galebesiyle gaflet meydanından müşahede fezâsına çıkmak demektir. Zikir amellerin en fazîletlisidir. Çünkü Cenâb-ı Hak, “Kalpler ancak Allah’ın zikri ile mutmain olur” (er-Ra’d (13), 28) buyurmaktadır. Cenab-ı Peygamber (s.a.)’e “amellerin en fazîletlisi” sorulduğunda: “Allah Teâlâ’yı zikretmektir” (İbn Mâce, Edeb, 53; Tirmîzî, Daavât, 6) diye karşılık vermesi bunu göstermektedir. Yine Peygamberimiz (s.a.), “Allah Allah diyen biri bulundukça kıyamet kopmaz” (Müslim, Îmân, 66.) buyurmaktadır.

Bu yüzden Aziz Mahmud Hüdayi Hz. de gerek ilâhîlerinde gerekse diğer eserlerinde zikrin önem ve fâidesine sık sık temas etmiş, zikrin kalbin şifâsı, rûhun gıdâsı olduğunu ifade etmiştir:

Dilden kederler dûr olur

Mahzûn olan mesrûr olur

Zulmet Hüdâyî nûr olur

Envâr-ı zikrullah ile

..................................

İsterse ger kalbin safâ

Zikreyle Hakk’ı dâima

Bîmâr olan bulur şifâ

Tîmâr-ı zikrullah ile

..................................

Kesrette vahdet bul begim

Bâkî saâdet bul begim

Sırr-ı hakîkat bul begim

Tekrâr-ı zikrullah ile

..................................

Bel bağlayanlar hizmete

Tâlib olanlar vuslata

Ermiş Hüdâyî vahdete

Esrâr-ı zikrullah ile

Aziz Mahmud Hüdayi Hz. Hulâsatü’l-ahbâr adlı eserinde “zikir nefse te’sîr bakımından ve Cenâb-ı Hakk’a kurbiyet ve ünsiyet peydâ etme cihetinden en te’sîrli bir vâsıtadır.” “Bir mürşid-i kâmil –ki silsilesi Hz. Peygamber’e uzanır–’in telkin edeceği tevhid zikri, Hakk’a giden yolların en yakînidir” dedikten sonra şu hadîsi nakletmektedir:

Hz. Ali bir gün:

– “Yâ Rasûlallah! Bana Hakk’a giden yolların en yakîni ve kullarına en kolay ve Hakk nezdinde en efdal olanını haber verir misin?” diye sordu.

Hz. Peygamber (s.a.):

– “Benim ve benden önceki peygamberlerin tebliğ ettiği en efdal kelime ‘Lâ ilâhe illallah’tır. Eğer terâzinin bir kefesine yedi semâ ve yedi arz, diğer kefesine de ‘Lâ ilâhe illallah’ konsa bu sonuncusu ağır basardı” buyurdu.

Hz. Ali yine sordu:

– “Yâ Rasûlallah! Allah’ı nasıl zikredeyim?”

Hz. Peygamber:

– “Gözlerini yum ve beni dinle, sonra ben seni dinlerken, sen aynen tekrâr et.” buyurdu.

Hz. Peygamber gözleri kapalı ve sesini yükselterek üç defa “Lâ ilâhe illallah” dedi. Hz. Ali o esnâda dinledi. Sonra da Hz. Ali gözleri kapalı ve sesini yükselterek aynı şekilde tekrâr etti ve bu sefer Hz. Peygamber dinledi.

Sûfiyye’ye göre zikir “mürîdin kılıcıdır ve onunla nefs ve şeytan gibi en büyük düşmanlara karşı mücâdele edilerek onların âfetleri def’edilir. Zikirden murâd sâdece lisân ile zikir değil, bütün vücûdun zikre iştirâki ve kalbin her an uyanık bulunmasıdır.

Zikrin hakîkati, zâkirin mezkûr (Allah)’ta fânî ve müstağrak olmasıdır. Bu yüzden gerçek zâkir de Hak Teâlâ’nın kendisini müşahede ettiğini bilen ve kalp gözüyle bunu görüp Hakk’tan hayâ ederek bu hâl nefsine tesir eden kimsedir. Nasıl insan adını çokça duyduğu ve andığı varlığa karşı gönlünde bir muhabbet duymaya başlarsa, zikir sayesinde teessüs eden mahabet-i ilâhîye ile de ma’rifetullah husûle gelir. Kâinatın ve insanın yaratılış gayesi de ma’rifetullah olduğuna göre bu sûretle maksûd hâsıl olmuş olur.

Sâlik, zikir sayesinde istihsâl ettiği muhabbetle ibâdetinden haz duyarak bütün ilâhî emirleri tekellüfsüz yerine getirip, “Yedi gök ve yer, bir de bunların içinde bulunanlar Allah’ı tesbih ederler. Hiçbir varlık yoktur ki, O’nu hamd ile tesbih etmesin. Fakat siz onların tesbihini anlamazsınız.” (el-İsrâ (17), 44.) âyet-i kerîmesi mânâsınca bütün mahlûkâtın tesbihini işitir hâle gelir.

Zikir, Kur’ân-ı Kerîm’de birçok âyet-i kerîmede emredilmiş olmasının yanı sıra Hz. Peygamber de devâmı zikir hâlinde bulunuyorlardı. O’nun oturması, kalkması, konuşması, uyuması hep zikirdi.

Tarîkatlar da bu noktadan hareketle zikri “üssü’l-esas” kabûl etmişlerdir. Ancak zikrin muhtelif şekilleri vardır. Tevhid, ism-i celâl ve esmâ gibi zikir çeşitleri her tarîkatın kendi âdâbına göre ayrı önem taşımakta ve değişik şekillerde icrâ olunmaktadır:

1 – Tevhid Zikri

Tevhid, lügatte bir şeyi birlemek ve bir kılmak mânâsınadır. Istılahta ise “Zât-ı İlâhî’yi zihinlerde tahayyül, idrâklerde tasavvur edilen her türlü şekilden tecrîd etmek” demektir.

Hz. Hüdâyî’nin “Nefs yılanına karşı en büyük panzehir ve makâm-ı ünse giden yolların en sâlimi” kabul ettiği tevhid, tarîkatının da en önemli zikir şekli olmuştur. Hattâ o kadar ki, Celvetiyye’de zikir denilince “tevhid zikri” hâtıra gelir. Çünkü Hz. Hüdâyî, “Bizim sülûkümüz tevhid iledir.” diye bunu sarâhaten beyân etmiştir.

Hz. Hüdâyî yine, “Yolların gayetinde ahseni tarîk-ı tevhîddir ki, cemî enbiyâ kadîmden ona sülûk etmiştir. Gerçi tarîk-ı esmâ da meşâyıhın içtihâdıyladır. Nihâyet-i tarîk tevhîdden sonradır.” diyerek Celvetiyye tarîkında tevhid zikrinin önemini anlatmaktadır. Çünkü tevhid zikri kalbin itmi’nânı için gereklidir. Esmâ zikri ise ancak kalbin itmi’nânından sonradır.

Hz. Hüdâyî, tevhid zikrinin kalbe olan tesirini de şöyle açıklamaktadır:

“Tevhid zikrinin meydana getirdiği ateş, kalbin üzerindeki yağı eritir ve yağ eriyince ondan bir koku peyda olur. Zikrin nârı yani ateşi de o mahalde nûr olur. Tevhidin nârı ve nûru kalpteki galiz kana tesir edince o kan buhâr-ı latîfi tasarrufu altına alır. Buhâr-ı latîf ise a’zâlara giden kana binmiştir yani o buharı hükmü altına almıştır. O buhar rûh-ı hayvânîdir ve de rûh-ı insânînin merkebi olan nefs-i insâniyedir. Tevhidin nârı ve nûru nefs-i insânî olan buhâra tasarruf eyleyip tesir eder ve böylece zulümât-ı nefs nûra döner. Nefsin ahlâk-ı mezmûmesi de ahlâk-ı mahmûdeye inkılâb eder, kalp de zülûmâttan halâs olur.”

Celvetiyye’de intisâbından itibaren sâlike tevhid zikri telkîn edilir. Çünkü esmâ zikrinin tesiri zâil olsa da tevhid zikrinin tesiri zâil olmaz. Nitekim “Kerîm” esmâ-i hüsnâdandır; fakat mahlûkata da ıtlak olunur. “Vahdet” ise asla gayriye izâfe edilemeyeceğine göre, tevhidin esmâ’dan üstün olduğu anlaşılmaktadır.

Hz. Hüdâyî bunu bir şiirinde:

Ser-âğâz eyle uşşâka nevâdan

Geçegör bu hevâ ile sivâdan

Sakın elden koma mikrâs-ı “Lâ”yı

Gönülden kesmeye hubb-ı sivâyı

Tılsım-ı kenz-i “illâ” “Lâ”dır ey yâr

Nitekim Hâlık’a ekvân-ı âsâr

diyerek açıklamaktadır.

a – Tevhîd Zikrinde Sâlikin Mertebeleri

Celvetiyye’de sâlik, tevhid zikrinde –kendi durumuna göre– üç mertebede ve her birine ayrı niyyet ve tefekkür ile mülâzemet eder.

aa – Mübtedî olan sâlik, tevhîdi “Lâ ma’bûde illallah” ma’nâsı ile düşünerek zikretmelidir. Bu mertebedeki ma’nâsı da şer’î ma’nâsıdır.

bb – Mütevassıt olan sâlik ise, tevhîdi “Lâ matlûbe illallah” veya “Lâ maksûde illallah” ma’nâsı ile düşünerek icrâ etmelidir. Bu zikrin icrâsı ânında kalpte bir mahlûka muhabbet eseri hissedilir ve o mahlûk da Hakk ile kendi arasında enbiyâ ve evliyâ nev’inden bir vâsıta değilse o zaman “Lâ mahbûbe illallah” düşüncesiyle zikredilmelidir.

cc – Müntehî olan sâlik de tevhîdin “Lâ mevcûde illallah” ma’nâsını düşünerek zikreder, bu zikrine kâinâtın i’tibârî varlığı nazarından zâil olup tevhîdin nûru zâhir olana kadar devâm eder.

Budur asl-ı usûl olduğu tevhîd

Ki eder ağyârdan matlûbu tefrîd

Sarây-ı sırra pes nefyoldu çârûb

İren isbâta tahsîl etti matlûb

Hüviyyetten dem urup Hakk’a erdi

Hayât iklîminin zevkini sürdü.

İşte gerçek tevhîd, sâlikin vücûdunun tecellî ile muzmahil olmasıdır.

b – Tevhîd Zikrinin İcrâ Tarzı

Hüdâyî, “kelime-i tevhîd” zikrinin önemini âyet ve hadîslerle te’yid ettikten sonra bunun nasıl icrâ edileceğine dâir de bilgiler vermekte ve tevhîd zikri için belli bir zaman tahsîsi yapmakla beraber, asıl matlûbun her zaman bununla iştigâl olduğuna işâret etmektedir.

Bu zikrin edâsında nefy (Lâ ilâhe) sağ tarafta; isbât (illallah) sol tarafta olmalıdır. Zîrâ kalp, sol taraftadır.

Tevhîd zikrinin cehrî mi yoksa hafî mi yapılması lâzım geldiği meselesine gelince; mübtedî için cehrî olması, kalbe düşen havâtırın def’i bakımından faydalıdır. Mertebe yükseldikçe tevhîd de “hafî” olarak icrâ edilmeli ve bu esnâda hevâ ve mâsivâ külliyen tardedilerek Hakk’a kurbiyet ve ünsiyetin muhabbeti kalbe doldurulmalıdır.

İşte bu sûretle tevhîd, kalbe dolunca kalb, uyku hâlinde bile zikre devâm eder; tevhîdin nûru bütün a’zâlara sirâyet edince de bütün mahlûkâtın tesbîhini işitir. Bu hâl, sâlikin bâtınında “tevhîd”in galebe etmesindendir. Nitekim bir kimseye kan galebe etse eşyâyı kırmızı görür; safrâ gâlip olsa o zaman da sarı görür.

Tevhîd zikrinde kalbe asıl te’sîr ve nüfûz icrâ eden de “ism-i celâl”dir. Ayrıca tevhîd zikrinin icrâsı esnâsında “kelime-i tevhîd”in harflerinin mahreclerine de riâyetkâr olup telâffuzuna ihtimâm göstermelidir. Meselâ “Lâ ilâhe” diyecek yerde “Lâylâhe” dememelidir.

c – Tevhîdin Mertebeleri

Tevhîd, ehlinin durumlarına, kalplerinin tecellîlere sağladığı ünsiyet ve kurbiyete göre iki mertebedir:

aa – Tevhîd-i Lisânî

bb – Tevhîd-i ‘Iyânî (şuhûdî)

aa – Tevhîd-i Lisânî:

İ’tikad-ı sahîha mukârin olan tevhîd olup iki mertebedir:

aaa – Taklîd sınırını aşıp tahkîka ulaşamayan avâmın tevhîdidir.

bbb – Aklî ve naklî hüccet ve delillere sarılarak taklîd mertebesini aşan fakat keşf ve ‘ıyânın nûruna vâsıl olamayanların tevhîdidir.

bb – Tevhîd-i ‘Iyânî (veya Şuhûdî):

Sâlikin şuhûd makâmından bir (Allah)’dan başka bir şey görmemesi demek olup üç mertebedir:

aaa – Tevhîd-i Ef’âl: Fâil-i hakîkînin Cenâb-ı Hak olduğunu anlayıp kendi fiilini yok görmektir. Kime ef’âl-i tevhîd tecellîsi zâhir olursa o tevekkül ve i’tisâm sâhibi olur.

bbb – Tevhîd-i Sıfat: Sıfat tecellîsine nâil olup tevhîdin hazzını sıfatta tadan kimsenin tevhîdidir. Bu mertebe rızâ ve selâmet menzilidir.

ccc – Tevhîd-i Zât: Sâlikin tevhîdi bizzât Sâhibinden işitmesi ve fânî varlığının aradan çekilerek “Lâ ilâhe illâ Ene” der duruma gelmesidir.

Tevhîd-i zât, adem ve mahv ile cismânî varlığın fenâ bulmasıdır ki, bu göz değil, gönül işidir. Bu ma’nâda bir tevhîdi lisân kelimelerle ifâdeye muktedir olamaz. Bu tevhîd, hadîs yani sonradan olanın iskatı, kadîm olanın isbât ve ibkâsıdır.

Nedir bu ellerle ayak

Nedir bu dillerle dudak

Aç gözün ibretle bak

Âlem temâşâ-gâh imiş

Cümle merâtibden geçüp

Tevhîd-i zâta vâsıl ol

Ko Zeyd u Amr’a bakmağa

Ef’âl-i küll Allah imiş

Tevhîd mertebelerini tamamlayan kimse, her şeyin Hakk’tan olduğu ve Hakk’ın tecellîsi bulunduğu şuuruna vardığı için artık şikâyet ortadan kalkar, belâ ve ezâya sabır ve rızâ onun yerini alır. Hattâ bu mertebeye ulaşan sâlik, belâ ve musîbetlerden mütelezziz olma durumuna gelir.

Nitekim Hz. Hüdâyî:

Ne sandın sen alan Hakk’tır veren Hakk

İşiten, söyleyen Hakk’tır gören Hakk

diyerek bu merâtibi veciz bir şekilde ifâde etmiştir.

2 – Esmâ (es-Seb’a) Zikri

Celvetiyye Tarîkati’nde “tevhîd zikri” esas olmakla beraber “esmâ-i seb’a” zikrinin de büyük bir önemi vardır. Hüdâyî, “Celvetiyye katında cümle tevhîd ile olur, gerçi esmâ bizde de vardır.” diyerek ifâde etmektedir.

Esmâ-i seb’a, nefsânî tarîkatlarda nefsin yedi mertebesine mukâbil olup şu ism-i şerîflerdir: “Lâ ilâhe illallah, Allah, Hû, Hakk, Hayy, Kayyûm, Kahhâr.”

Nefsânî tarîkatların kabul ettiği ve bazı Celvetîlerin de usûl ittihâz ettikleri şekilde nefsin yedi makâmını ve onlara tekâbul eden isimleri şöylece sıralayabiliriz:

a – Nefs-i Emmâre: Münker ve günah olan şeyleri işlemeyi teşvîk ve emreden nefstir. Kur’ân’daki “Çünkü nefs kötülüğü şiddetle emreder.” (Yûsuf, 53) âyet-i kerîmesi nefsin bu makâmına işâret eder.

Nefs-i emmâre mertebesinde bulunan sâlik, iyilik işlemez, kötülüklerden de kaçmaz; ancak kötülüğün zuhûrundan pişmânlık duyar. Fakat bu nedâmet davranışlarını etkilemez. Bu sıfatla muttasıf olan nefs, hevâsına fazlaca düşkündür.

Bu mertebedeki sâlikin zikri “Lâ ilâhe illallah”, seyri seyr ilallah, usûlü şeriata riâyettir. Tevhîd kalbe te’sîr edince nefy gidip isbât kalır ve tedrîcen diğer esmâ zikrine başlanmak üzere ikinci makâma geçilir.

b – Nefs-i Levvâme: Yaptığı kötülüklerin akabinde zaman zaman nedâmet duyan ve sâhibini münkere mülâzemetinden dolayı ayıplayan ve tevbeye temâyül gösteren nefstir. Adını Kur’ân’daki:

“Levvâme (pişmankâr) olan nefse kasem ederim.” (el-Kıyâme (75), 2.) âyetinden almaktadır.

Bu makâmda sâlikin zikri lâfza-i celâl (Allah), seyri seyr lillâh, makâmı kalb, âlemi berzahtır. Bu makâmda mahabbetullah hâsıl olup nefs-i levvâme rûha tâbi’ olur.

c – Nefs-i Mülheme: İlham ve keşfe mazhar olmaya başlayan, neyin hayır, neyin şer olduğunu idrâk edebilme melekesine sâhip olan, şehvetin isteklerine karşı direnme gücü bulunan nefstir. Adını o da diğerleri gibi Kur’ân’dan ve:

“And olsun nefse isyânını ve itâatini ilhâm edene” (eş-Şems (91), 8.) âyetinden almıştır.

Mülheme mertebesinde seyr, seyr alâllah, zikir ism-i Hû, âlem âlem-i melekût, makâm makâm-ı rûhtur.

d – Nefs-i Mutmeinne: Kötü ve çirkin sıfatlardan kurtulup güzel ahlâk ile hem-hal olmuştur. Bu nefs, Cenâb-ı Hakk’ın tevfîk ve inâyetiyle sekînet ve yakîne mazhar olarak ıztıraplardan kurtulmuştur. Bu makâmda beşeriyet fenâ bulup “Nûr-ı Muhammedî” zuhûr ettiğinden nefs, hitâb-ı ilâhî’ye mazhar olmuştur:

“Ey itmi’nâna ermiş itâatkâr nefs!” (el-Fecr (89), 27.)

Bu makâmda seyr, seyr maallah, zikir ism-i Hakk’tır. Makâm ise ayne’l-yakîn makâmıdır.

e – Nefs-i Râdıye: Kendisi ve başkaları hakkında tecellî eden kazâ hükümlerine –gerek hayır, gerekse şer olsun– tereddüdsüz teslim olup rızâ gösteren nefsin makâmıdır. Bu makâm sâlikin esrâr-ı ilâhî’ye muttali’ olup şuhûd-ı kemâl ve vahdete erdiği makâmdır. Bu makâmda seyr, seyr fillâh, zikir ism-i Hayy’dır. Makâm ise müşâhede makâmıdır. Kur’ân’daki: “Dön Rabb’ına sen ondan râzı olarak” (el-Fecr (89), 28.) âyeti bu makâma işaret sayılmaktadır.

f – Nefs-i Merdiyye: Allah ile kul arasında rızânın müşterek bir vasıf olduğu, kulun Allah’tan Allah’ın kuldan râzı olduğu makâmdır. “Rabbin da senden râzı olarak” (el-Fecr (89), 28.) âyeti bunu göstermektedir. Bu makâmda seyr, seyr anillâh, zikir ism-i Kayyûm’dur. Makâmın adı da hakka’l-yakîn’dir.

g – Nefs-i Kâmile (veya Sâfiye): Bu makâmda sâlik, bütün ma’rifet sıfatlarını kazanarak irşâd mevkîine yükselir. Bu makâm vehbîdir. Seyri seyr billâh, zikri “yâ Kahhâr”dır.

Nefs mertebelerine göre bu şekilde telkin edilen zikr-i esmânın Celvetiyye Tarîkati’nde bilhassa Hz. Hüdâyî’den sonraki dönemde önem kazanarak zaman zaman Halvetiyye’de olduğu gibi zikr-i esmâ telkin edildiğini görmekteyiz.

Hz. Hüdâyî, nefsin zikir sâyesinde nûrlanıp tasfiye olacağını, kalbin devâmlı zikre âşinâlık kesbedeceğini söyledikten sonra, “zâkir zikir esnâsında neyi nefyedip neyi isbât edeceğinin şuûruna vararak zikre devâm eder, âdâba riâyette kusûr göstermezse Allah da ona zikrin halâvetini tattırır ve bu sâyede zâkir ebedî hayâtını kazanmış olur,” diyor.

Yine Hz. Hüdâyî, tevhîdin kalbe duhûlüne kadar, zikrin dil ile olduğunu, ondan sonra ise meşakkatsiz olarak kalbin zikreder duruma gelebileceğini ifâde ederek zikrin bu mertebelerdeki icrâ şeklini de şöylece tasrîh etmektedir:

Nefs mertebesinde lisân ile,

Kalb mertebesinde huzûr ile,

Sır makâmında münâcât ile,

Ruh makâmında müşâhede ile,

Hafî makâmında aşk ve vuslat ile,

Zât makâmında fenâ ve istiğrâk iledir.

Rûhun zikri –ki zikr-i zâttır– sıhhat bulunca sır, kalb ve lisan sükût eder, sırrın zikri –ki zikr-i sıfattır– gerçekleşince kalb ve lisanın zikri sükûta geçer. Eğer kalb zikirden gâfil olursa o zaman zâkir, diliyle zikre başlar ki, bu zikr-i âdettir ve diğerleri kadar müessir değildir.

2 – Surî ve Ma’nevî Mücâhede

Mücâhede lügatte cihâd, din düşmanı ile harb ve kıtâl yapmak, cehd ve gayret sarfederek çalışmak ma’nâsınadır. Tasavvuf ıstılahında ise şeriatın talep ettiği tarzda nefs-i emmâre ile icâbında ona ağır gelen vazîfeleri yüklemek sûretiyle cihâd etmek, her hâl u kârda nefsin arzûlarının hilâfına ona ağır bedenî meşakkatler yüklemek demektir.

Sûrî mücâhede, tabiat ve nefsi riyâzat ve benzeri amellerle süslemektir. Ma’nevî mücâhede ise rûh ve sırra müteallık olup zikir, fikir gibi ma’nevî vazîfelerin îfâsıyla gerçekleşir. Bu amellerin îfâsıyla ma’nevî mücâhedeyi gerçekleştiren kul müşâhede makâmına yükselir.

Celvetiyye Tarîkati’nde nefs ile mücâhede, hemen bütün nefsânî tarîkatlarda olduğu gibi amellerin en fazîletlisidir. Zîrâ nefs bütün şerlerin başıdır. Nitekim Peygamberimiz (s.a.) Ashâbıyla bir gazâdan döndüklerinde:

“Küçük cihâddan büyük cihâda döndük.” buyurmuşlar, Ashâb-ı Kirâm da:

“Nedir o büyük cihâd yâ Rasûlallah!” deyince Efendimiz (s.a.): “Nefs ile mücâhededir.” (el Aclûnî, Keflfu’l-hafâ, I/424 vd.) buyurmuşlardır.

Celvetiyye’nin mücâhede ile sülûk edilen bir tarîkat olmasından dolayıdır ki, bu tarîkatın sâliklerinin zevki mihnet ve elemi gerektiren riyâzî amellerle meşgûl olmaktır. Hakk’ın yolu mücâhede ve muzâyaka yoludur. Çünkü insan bu âleme ‘alem-i Lâhût’tan sefer eylemiştir. Seferin bir takım meşakkatlerinin bulunması nasıl tabiî ise Hakk yoluna sefer eyleyen sâlikin de bazı muzâyakalarının bulunması o derece tabiîdir.

Nefsle yapılan mücâhedede en müessir silâh riyâzattır. Nefsin isteklerine muhalefet ancak az yemek, az uyumak, az konuşmak ve halk ile fazlaca ihtilâttan uzak kalmak sûretiyle mümkün olabilir.

Ma’rifetin sırrı riyâzattır. Riyâzatın faydası da ahlâkın güzelleşmesi ve kalbin tasfiye edilerek ma’rifete hazır hâle gelmesini sağlamaktır. Riyâzat sâyesinde cânib-i Hakk’tan sâlikin vücûduna bir te’sîr gelir ve o te’sîr sâyelerinde nefs, cisim, ruh ve sır hepsi salâh bularak sâlik visâle lâyık bir vücûd-ı ma’nevî kazanmış olur.

Celvetiyye’de, nefs ile mücâhede de riyâzatın büyük önemi kabûl edilmekte ve lâkin bunda i’tidâl tavsiye edilmektedir. Nitekim Hz. Hüdâyî:

“Şeyh mürîdin riyâzatında ifrât eylese yolda tozudur, ihmâl eylese ilhâda düşer; sevâb i’tidâldedir.” diyerek bunu açıklamıştır.

Kaynak: Prof. Dr. Hasan Kamil Yılmaz, Aziz Mahmut Hüdayi, Erkam Yayınları

İslam ve İhsan

CELVETİYYE’NİN TEMEL PRENSİPLERİ

Celvetiyye’nin Temel Prensipleri

CELVETİYYE TARİKATININ SİLSİLESİ

Celvetiyye Tarikatının Silsilesi

CELVETİYYE TARİKATI ŞEYHLERİNİN HAYATLARI

Celvetiyye Tarikatı Şeyhlerinin Hayatları

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.