Celvetiyye’de Şeyh-Mürid İlişkisi
Hüdâyî Hazretleri’ne göre Celvetiyye tarîkatında şeyh-mürid ilişkisi nasıldır, Hakk’a ulaşmada neden önemlidir?
Hz. Hüdâyî’nin görüşleri ışığında Celvetiyye tarîkatında şeyh ve mürid arasındaki manevi bağın önemi ve uygulama usulleri ele alınıyor.
CELVETİYYE TARİKATINDA ŞEYH – MÜRÎD MÜNÂSEBETLERİ
Bütün tarîkatlar gibi Celvetiyye’de de “Hakk’a vusûl için” bir mürşid-i kâmile intisâb zarûreti vardır. Nitekim Hz. Hüdâyî, “Hakk’a vusûl Hz. Peygamber (s.a.) eliyledir. Şeyhin kemâli odur ki, mürîdi Cenâb-ı Hakk’a îsâl eder. Hz. Peygamber de mürîdi bir anda Hakk’a îsâl eder.” diyerek şeyhi Hz. Peygamber ile sâlik arasında bir vâsıta kabul etmekte ve şeyhin lüzûmunu da şöylece belirtmektedir: “Bu tarîkat, eflâref-i turuk ve eazz-i sülûb olduğundan bu yola girmek isteyene akl-ı kâsır kifâyet etmeyip tâliplileri matlûba îsâl eden bir mürşid-i kâmil ve müeddib-i hâzik lâzım olmuştur. Çünkü Rasûl-i Ekrem (s.a.) “Beni Rabb’im terbiye etti de benim te’dibim ne güzel oldu.” (el-Aclûnî, Keflfu’l-hafâ, I/70 vd) buyurmuşlardır. Hâl böyle olunca mürîd-i müsterşid’e lâzım olan meşâyıhtan gönlünün dolduğu bir şeyhe bey’at ede ve bu yolda sebat ede.”
Cenâb-ı Hakk: “Biz ona (insana) şah damarından daha yakınız.” (Kâf (50), 16.) buyurduğu hâlde Hakk’a olan bu uzaklığın sebebi perdelerin kalınlaşmış olmasındandır. Bu perdelerin en büyüğü de nefs mertebesidir. Tâlib-i âşık ve sâdık olan kimseye bazı şeyleri yapmak mutlaka lâzımdır ki, bunlardan birincisi, kalbinin itmi’nân bulduğu bir şeyhe bağlanmaktır. Nitekim Cenâb-ı Mevlâ: “Ve hepsini emrimizle doğru yolu gösteren imâmlar yaptık” (el-Enbiyâ (21), 73; bk. Câmiu’l-fadâil, 194a.) buyurmaktadır.
Cenâb-ı Hakk mahlûkât içinde insan ve cinni kendine ibâdet için yaratmıştır. Nitekim Kur’ân’da:
“Ben insanları ve cinleri bana ibâdet etsinler (beni tanısınlar) diye yarattım.” (ez-Zâriyât (51) 56.) buyrulmuştur. Öyleyse ibâdetlerin en efdali Hakk’a götürenidir. O da tarîk-ı tevhîde sülûk ile olur. Bu iş için ise mutlak bir mürşid-i kâmil ve üstâd-ı fâzıl’a ihtiyaç vardır. Nitekim “şeyhi (üstâdı) olmayanın şeyhi (mürşidi) şeytandır” buyrulmuştur.
Mürîd-i mukaddim-i sâdık’a sülûkünde mutlaka bir delil ve üstâd-ı hâzik lâzımdır. Zâten mürîdin Hakk’a teveccühü tam olunca Cenâb-ı Hakk onu bir şeyh-i nâsih’a ulaştırır.
“Müştakları “Mahbûb”a, tâlipleri “Matlûb”a irşâd için vücub ve imkân tarîkalarını cem’eden, gaybın mertebelerini, zâhirin ahkâmını bilen bir mürşid-i kâmil ve ârif-i vâsıl mutlak lâzımdır ki, böyle bir mürşid kendine uyulması ve yolundan gidilmesi sahîh olan bir kimsedir.”
İster isen doğru yol
Bir efendiye kul ol
Bu kesrette vahdet bul
Tevhîde gel tevhîde
........................................
Hizmet eyle pîrine sâdık ile sen
Hakk yolunda bezle de gör cân u ten
Her ne kim emrede et ânı kabûl
Kapûsunda ola-gör cân ile kul
........................................
Sâlik-i râh-ı tarîkat ol begim evlâ budur
Mazhar-ı nûr-ı hakîkat ol begim a’lâ budur”
diye Hüdâyî, mürşidsiz tarîkatta seyrin mümkün olamayacağına dikkat çekmekte ve şeyhin sıfat ve alâmetlerini şöylece belirtmektedir:
1 – Şeyhin Sıfat ve Alâmetleri:
a – Mürîdin dünyâ ve âhirete müteallik mes’elelerini ve müflkillerini çözebilecek derecede âlim olmak.
Bilgili olma şartı, şeriatın zâhirini korumak ve sünnete ittibâ’ edebilecek derecede ahkâmı bilmek içindir. Nitekim Hüdâyî, Cüneyd Bağdâdî’nin şeyhlik için “Kur’ân ve Hadîs’in ahkâmına muvâfık hareketi” şart gösterdiğini kaydetmektedir.^96 Şeriat esâsu’l-küll ve e’azz-i hayr-ı sülûb olduğuna^97 ve her mertebede ona riâyet lâzım geldiğine göre^98 şeyh olanın bunları bilmesi iktizâ eder.
b – Dünyâ mahabbetini gönlünden çıkarmış, nefsin hevâ ve hevesinden geçmiş olmalıdır. Şeyhe ittibâ’ ve tarîkata sülûkten gaye, Hakk’a vuslat olduğuna ve bu da gönülden mâsivâ mahabbetini çıkarmakla mümkün bulunduğuna göre henüz bunu gerçekleştirememiş bir kimsenin bu hususta yol gösterici olamayacağı bedihîdir. Bu bakımdan şeyh olan zâtın seyr u sülûk ve mücâhede ile nefsini terbiye etmiş; kemâl mertebesine ulaşmış olması gereklidir. Nitekim Hüdâyî:
Mürşid-i râh-ı hakîkat ârif-i kâmil gerek
Sâkin-i sahn-ı hîdâyet Hazret’e vâsıl gerek
diyerek bunu ifâde etmektedir.
c – Şeyh olan zât, mürîdler ve sâir insanlar nezdinde tamâ’ ile ittiham edilmiş olmamalıdır. Yani herkesin hürmetini kazanmış ve kimsenin malında, mülkünde, sahip olduğu ni’metlerde gözü olmayan bir kimse olmalıdır. Çünkü tamâ’, cüzzâm gibi nefreti mûcip rûhî bir hastalıktır. Böyle rûhî bir hastalığı bulunan kimsenin ise rûh doktorluğu demek olan şeyhlige liyâkatı mevzû-bahs değildir. Aksine şeyhin sahî ve cömerd olması gerekir.
d – Şeyh, bütün söz, fiil ve davranışlarında muktezâ-yı şer’a muvâfık hareket etmelidir. Çünkü şeyh, Rasûl-i Ekrem (s.a.)’in izine basarak yürüyen kimse demektir. Nitekim ilm-i tasavvufta “Hadîs ve Kur’ân’ın ahkâmına riâyet etmeyene ittibâ’ olunmaz” denilmesi de bunu teyîd eder. Hz. Hüdâyî, bu cümleden hareketle şeyhin şer’î şerîf’e muhâlif münkerlerden “Töhmet mevzi’lerinden sakının” hadîs-i şerîf’i gereğince sakınması lâzım geldiğine ve insanları sû-i zanna düşürmemeye dikkat etmesi icâb ettiğine işâret etmektedir. Zîrâ ahkâm-ı şeriat’a hıyanet eden, esrâr-ı ilâhiyeye nasıl emin olabilir?
e – Hz. Peygamber (s.a.)’e varan bir silsileye sahip bulunmalıdır.
Şeyh şu husûslara da riâyet göstermelidir:
aa) Şeyh, mürîdini cezb ve def’ ile yani ilâhî emirlere sâliki cezbederek, nehyleri de ondan def’ederek terbiye etmelidir.
bb) Şeyh, vâkıa, havâtır, vâridât ve keşfe gereği gibi muttali’ olarak hayâl ile hakîkatı, ilim ile aynî birbirinden ayır edebilmelidir.
Celvetiyye Tarîkatı erbâbınca ancak bu evsâfı taşıyan kimse şeyh addedilebilir. Binâen-aleyh şeyhlik hasep ve nesep işi değil, tamamen iktisab işidir. Tevârüs yoluyla bir kimsenin şeyh olması –bu şartları taşımadıkça– mümkün değildir.^109
2 – Celvetiyye’de Şeyh’e İntisâb (=Bey’at = Tarîkat Alma)
Celvetiyye Tarîkatı’nda bey’at, yani şeyh’e intisâb şöyle gerçekleşir:
Tarîkat âdâbına göre şeyhe intisâb etmek, ahd, telkin ve bey’at almak isteyen mürîd, istihâre, istiflâre ve abdest gibi ön hazırlıkları yaptıktan sonra şeyhin huzuruna varıp “teflehhüd”de oturur gibi elini dizine koyarak vak’arla oturur ve şeyhi ile beraber üç defa:
“Esmâ-yı Hüsnâ ile istiğfar”
dedikten sonra der ki bu, mutlak manâda bir istiğfardır. Böylece sâlik işlemiş olduğu büyük ve küçük bütün günahlardan vazgeçmeyi taahhüt etmiş, bu hususta Allah’a ve şeyhine söz vermiş olur.^111
Bundan sonra şeyh, mürîd-i tâlib’e sırasıyla şunları telkin ve tavsiye eder:
a – Her gün 100 defa: “Estagfirullah” demek. Nitekim hadîs-i şerîfte Peygamberimiz (s.a.s.) “günde yetmiş ve daha ziyâde tevbe ve istiğfar” ettiklerini bizzat haber vermektedir.^112
b – Her gün Hz. Peygamber (s.a.s.)’e 100 defa salât u selâm getirmek. Zîrâ Hz. Peygamber (s.a.s.), Allah ile mahlûkat arasında bir vâsıtadır; bu bakımdan ona salât u selâm getirilmeden matlûb hâsıl olmaz.
c – Günde 700 defa “Lâ ilâhe illallah” ve her yirmi veya otuzda bir “Muhammedun Rasûlullah”. Şeyh, bu esnâda mürîdin kalbinden sivânın çıkması için ağzına üfürür. Mürîd, şeyhinin kendisine tayin ettiği bu evrâdın dışına çıkmaya me’zûn değildir.
d – Sabah namazından sonra güneş iki mızrak boyu yükselinceye kadar zikir ve fikirle meşgul olmak. Ondan sonra da dört veya altı rek’atlî “İşrak Namazı” kılmak ve bu namazın birinci rek’atında “el-Şems”, ikinci rek’atında “el-Leyl”, üçüncüde “ed-Duhâ”, dördüncüde “el-İnşirah” sûrelerini okumak. Eğer bunları bilmiyorsa başka sûreler de okuyabilir.
e – İşrak vaktinden zevâle kadar olan kuşluk müddetinde iki, dört veya altı rek’atlî “Duhâ” (=kuşluk) namazı kılmak.
f – Akşam namazının sünnetinden sonra altı rek’atlî “Evvâbîn” namazı kılmak.
g – Gecenin son üçte bir vaktinde kalkıp “Teheccüd” namazı kılmak. Teheccüd, iki ila on iki rek’attır.
h – Pazartesi, perşembe günleri ile Zi’l-hicce ve Muharrem’in on günü, Recep ve Şa’ban’ın tamamı, Şevval’in altı günü oruçlu geçirmek.
i – Dâimâ abdestli bulunmak.
j – Abdest aldıktan sonra iki rek’at “Şükr-i Vudû’” namazı kılmak.
Bunlardan başka mürîde, Hz. Hüdâyî’nin tertib ettiği ve Hîzb-i Hüdâyî diye meşhûr olan virdin namazını müteâkîp olarak okuması da telkin edilir.
Hüdâyî Âsitânesi’nin son şeyhlerinden M. Gülfen Efendi’ye âid bir Mecmûa’dan ve Tibyân’dan tespit ettiğimiz “Hîzb” hakkında Gülfen Efendi şunları kaydetmektedir:
“İşbu vird-i şerîf’in tilâveti için efl-şeyh Hakkı Efendi’ye me’zûniyet verilmiştir. Şu vechile ki, vakt-i seherde on bir ihlâs edildikten sonra tilâvet-i vird olunur. Hitâmında yüz defa istiğfâr, yüz defa selevât-ı şerîfe, üçyüz defa kelime-i tevhîd; bunun da hıtâmında:
“Muhammedun Rasûlullah, Allahumme salli ve sellim alâ-seyyidinâ ve alâ-sâiri’l-enbiyâi ve’l-mürselîn ve alâ âli Muhammedin ve sahbihî ecmeîn”
deyip bir fâtiha-i şerîfe kılâat olunur.
Vakt-i seherden vakt-i zuhûra kadar efdal ve eflref evkâttir; ondan sonra dahi olur ise de, efdal ve eflref değildir. Bu sûretle bilâ-terk müdâvemet olunur. Zira “târik-i vird mel’ûndur,” buyrulmuştur.
Hemen Cenâb-ı Hakk, şefâat-i uzmâ-yı Cenâb-ı seyyidü’l-mürselîn’e ve imdâd-ı rûhâniyyet-i celîle-i Hazret-i Pîr’e mazhariyyet ile nâil-i saâdet-i dâreyn buyursun, âmîn bihurmeti seyyidi’l-kevyeyn.”
Kaynak: Prof. Dr. Hasan Kamil Yılmaz, Aziz Mahmut Hüdayi, Erkam Yayınları




YORUMLAR
-
İlk yorumu yapan siz olun!