ALLAH KURÂN'DA NEDEN YEMİN ETMEKTEDİR?

Yaşadığımız kâinat, fiilî bir Kur’ân ve esmâ-i ilâhiyyenin tecellîleri ile müzeyyen bir sanat hârikasıdır. Cenâb-ı Hak, kullarının rûhen zarifleşip hassasiyet kazanarak ilâhî azamet tecellîleri ve kudret akışlarını gönül gözüyle seyredebilmesini ve bunun neticesinde kendisi ile bir dostluk kurulmasını arzu etmektedir. Bu vesile ile Kur’ân-ı Kerîm’de çok çeşitli ve hayran bırakıcı muhtelif üsluplar kullanmıştır. Bu üsluplardan biri de bazı varlıklar üzerine edilen yeminlerdir. Öyleyse Cenâb-ı Hak Kur’ân-ı Kerîm’de niçin bazı varlıklar üzerine yemin etmektedir?

Cenâb-ı Hakk’ın bir varlık üzerine yemin etmesi; kimi yerde, üzerine yemin edilen varlıkların kıymet ve şereflerini bildirirken, kimi yerde de, o yeminden sonra ifâde edilen ilâhî beyânın azamet ve ehemmiyetini gösterir. Bu yeminlerden maksat, zihin ve kalplerin âyet-i kerîmelerde zikredilen ilâhî azamet tecellîleri ve kudret akışları üzerinde yoğunlaştırılması, gönüllerde mârifetullâha pencereler açılması, kalplerin ilâhî hakîkatlerle ürperip duygu derinliğine ulaşması ve böylece kulun Cenâb-ı Hak ile dostlukta bir merhale kazanmasıdır. Bu yeminlerden birkaçı şöyledir:

Cenâb-ı Hak kıyâmet gününe yemin ediyor. Kıyâmet infilâkının ve âhiretin muhakkak gerçekleşecek bir vâkıa olduğunu beyan buyuruyor. Böylece o ilâhî güne hazırlanmanın tahsiline ehemmiyet verip dünyâya geliş ve gidiş, yani kundakla tabut arasındaki yolculuk muammâsını çözmeye dâir, biz kullarının gönüllerinde yüksek bir hassâsiyet gelişmesini murâd ediyor. Zîrâ bu hassâsiyete ulaşmış bir kul, bütün fani alış-verişlerin iptal noktası olan son nefese hazırlıklı yaşamanın idrâki içinde olacaktır.

EN MÜHİM TAHSİL TOPRAK MUAMMASINI ÇÖZMEKLE BAŞLAR

Beşeriyetin en mühim tahsili, toprak muammâsını çözmesiyle başlar. Fikirler, gayretler, toprak altının tefekkürü etrafında âdeta bir pervâne hâline gelmediği sürece, bu ilâhî yolculuğun sırlarına âşinâ olmaya imkân yoktur. Sînemizden kopan her nefesin birer cenâze hâlinde bizden uzaklaştığının farkına vararak o meçhul istikbâlin endişesini yüreğimizde duymamız îcâb eder.

İnsan ömrünü, sırf beşikle tabut arasındaki kısa bir mesafeden ibâret görmemek gerekir. Zîrâ ölüm, rûhun bedenden ayrılarak sonsuz bir yolculuğa çıkışı, kıyâmette tekrar bedene girerek bu sonsuz yolculuğa devam etmesidir. Yâni rûha ölüm yoktur. Yalnız beden değişecektir.

İlâhî beyanlar apaçık ortadayken; “Hayatın mânâsı nedir?” suâline, sırf toprağın serin rutûbeti ve mezar taşlarının katılığında cevap aranacak olursa, böylesine gâfilâne geçen bir hayattan daha acı ne olabilir?!.

Nebe Sûresi’nde bildirildiği üzere, bu âhiret haberine müşrikler; «büyük haber» diyerek hayretlere düşmüşler ve tartışmalar ürküntüyle devam etmiştir.

ÖLÜMÜ NASIL GÜZELLEŞTİREBİLİRİZ?

Öteden beri beşeriyet, peygamberlerle irşâd olunmalarına rağmen, ölüm meselesi zihinleri çok meşgul etmiş, zihinlerde zehirli bir yılan gibi çöreklenen ve zaman zaman korkunç iz’ac halkalarıyla kımıldanan bu soru, türlü nefsânî ürküntü ve korkularla susturulmak istenmiştir. Halbuki, herkesi ateşli bir girdap halinde saran ölüm vâkıası, istisnâsız başlara çökecek bir istikbal korku ve endişesi olunca, onun hakîkatine âşinâ olabilmek ve ölümü güzelleştirmek, beşerî gâyelerin en önünde gelmelidir.

Beşer idrâkiyle kavranması mümkün olmayan kabir ve âhiret hayatı, ancak vahyin ve peygamberlerin beyanları sâyesinde vuzûha kavuşabilir. Bütün peygamberlerin, bilhassa da Peygamber Efendimiz r’in bildirdiği bu istikbâl haberini teşekkür ve minnetlerle karşılamak gerekirken, ona bîgâne kalmak ne hazin bir gaflettir!..

İslâm dîni, ölümü çok çok hatırlamayı ve ona dâir hazırlıklar ile meşgul olmayı, uyanık ve ârif bir kalbin en kıymetli sanat ve mahâreti olarak saymıştır.

Âyet-i kerîmede, korkulu bir istikbal gününün geleceği bildirilmektedir. Ancak Rabbi ile dost olanlar için “o gün korku ve hüzün yoktur” müjdesi verilmektedir.

HAYATIN MANALARINA NE KADAR VAKIFIZ?

Cenâb-ı Hak, ilâhî kudret ve azametini, bu büyük nizâmın sırlarını, bilhassa kıyâmet ve âhireti tefekkür etmemizi ve bunların neticesinde takvâ üzere güzel bir kul olmamızı arzu etmektedir. Bu rûhânî tefekkürler; huşû hâlini kazandırarak ibâdetleri kolaylaştırır, şükrü artırır, kalplerde esmâ-i ilâhiyyenin tecellîleri karşısındaki duyuşları derinleştirir. İnsan, ilâhî kudret ve azamet karşısındaki aczini ve dâimâ Rabb’ine muhtaç olduğunu idrâk eder. Esâsen hayatın bir mânâsı da, nefsâniyet, ihtiras ve benliği bertarâf ederek “kalb-i selîm” tahsîline yönelmektir.

Dünyada kıyâmet gerçeğinden habersiz yaşayıp nefsânî arzularının tatminsizliği içinde fânî ve gelgeç sevdâların câzibesine kapılmak, ebedî istikbâl karşısında ne korkunç bir hüsrandır! Böyle gâfilâne bir hayatın neticesi, binbir türlü nedâmet çırpınışlardan ibârettir. Necip Fâzıl, bu gaflete düşmekten şöyle îkâz eder:

Yağız atlı süvâri, koştur atını, koştur!

Sonunda kabre çıkar bu yolun kıvrımları…

Bu sebeple, sâlih bir kul olarak bu fânî âleme vedâ edebilmek için sayılı olan nefeslerimizi, son nefese ve husûsiyle de kıyâmetin o dehşetli gününe hazırlamak îcâb etmektedir.

ALLAH NEDEN GÜNEŞE YEMİN EDİYOR?

Allah Teâlâ’nın Kur’ân-ı Kerîm’deki yeminlerine diğer bir örnek:

Güneşe ve onun ışığına yemin ederim ki…” (eş-Şems, 1)

Rabbimiz bu yemin ile, güneşte sergilediği ilâhî kudret tecellîlerinin farkında olmamızı murâd etmektedir. Hayat ve kâinâta ibretle nazar eden bir mü’min, güneşi seyrederken de ilâhî kudreti hissedecek, bu azamet karşısından titreyecek; “Aman yâ Rabbi! Sen ne büyük sanat ve kudret sahibisin!” diyecektir.

Hayat ve kâinâta dâir hakîkatleri neşretmek husûsunda dâimâ Kur’ân-ı Kerîm önde gitmekte, beşerî ilim arkadan gelmektedir. Bugünkü astrofizik ilminin güneş ile ilgili tespitleri şöyledir:

Güneş ile Dünya arasındaki uzaklık, 150 milyon kilometredir. Güneş’in yaşı yaklaşık 5 milyar yıldır. Isısını kendi merkezindeki nükleer ocaktan alıp harâretini, ışığını ve milimetre şaşmayan seyrini devam ettirir. Güneşin içerisine Dünya gibi tam 1.300.000 tane gezegen sığar. Yüzey sıcaklığı 6.000 santigrat derece, iç sıcaklığı ise 20 milyon santigrat derecedir. Saatte 720.000 kilometrelik muazzam bir hızla yol alır.

Güneş’te her saniye 564 milyon ton hidrojen 560 milyon ton helyuma dönüşür. Aradaki 4 milyon tonluk gaz maddesi de ışın hâlinde yayılır. Tükenip yok olan kütleye göre hesap yaparsak, Güneş saniyede 4 milyon ton, dakikada ise 240 milyon ton madde kaybetmektedir. Ancak güneşin bu güne kadar kaybettiği madde, kendi kütlesinin 5.000’de 1’idir.

Bu muazzam kütlesine rağmen Güneş, Samanyolu galaksisinde bulunan, tahminen 200 milyar yıldızdan sadece birisidir. Ziyâ Paşa’nın ifâde ettiği gibi:

İdrâk-i meâlî bu küçük akla gerekmez, Zirâ bu terâzî bu kadar sıkleti çekmez. Velhâsıl güneşin doğuşunu, batışını, bütün mahlûkâtın onunla hayat bulduğunu, saniye şaşmayan ilâhî bir takvim olduğunu düşünerek kalbin bu ilâhî kudret tecellîsi karşısında hassâsiyet kazanması icab eder.

Asırlar ilerledikçe bu yeminlerin mâhiyet ve hikmetleri daha da derinden idrak edilecektir. İnsan, Âlemlerin Rabbi’ne karşı dâimî bir acziyet ve hiçlik durumunda bulunduğunun idrâkiyle güzel bir kul olabilmeye gayret etmelidir. Bu hakîkate binâendir ki: Nefsini tanıyan, Rabbini tanır!” buyrulmuştur. Yâni ilâhî kudret ve azametin sonsuzluğu karşısında kendi hiçliğini idrâk eden kul, mârifetullâh yolunda mesafe almaya başlamış demektir.

YAŞADIĞIMIZ DÜNYA SENİN İÇİN NE İFADE EDİYOR?

Âyet-i kerîmede buyrulur:

Ey îmân edenler! Allah’tan, O’na yaraşır bir takvâ ile korkun ve ancak müslümanlar olarak can verin.” (Âl-i İmrân, 102)

Yâni Allah Teâlâ’nın beşer idrâkine sığmayan kudret ve azametini tefekkür edip, O’nun yüceliğine yaraşır bir şuur ve idrâk ile kulluk hayatı yaşamak îcâb eder. Zîrâ irfân ehli bir zâtın ifâdesiyle:

Bu dünya, akıl sahibi olgun kimseler için seyr-i bedâyî (ilâhî sanatı hayranlıkla tefekkür etmek); ahmaklar için ise yemek ile şehvetten ibârettir.

Sâdî-i Şîrâzî ne güzel söyler:

Olgun kimseler nazarında ağaçtaki tek bir yaprak bile mârifetullâh için koca bir dîvandır. Gâfiller içinse yeryüzündeki bütün ağaçlar, tek bir yaprak bile değildir.

Yâ Rabbi! Kâinâtı ibret ve hikmet nazarı ile temâşâ edebilmeyi, onu şuur, duygu derinliği, vicdan ürperişleri ve îman heyecanları zâviyesinden seyredebilmeyi bizlere nasîb eyle!..

Âmîn…

KAYNAK: Osman Nuri TOPBAŞ, 40 Soru 40 Cevap, Erkam Yayınları, 2011, İstanbul

PAYLAŞ:            

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle