Takva İle İlgili Örnekler

Takva ne demektir? Nasıl takva sahibi olunur? Hak katında en üstün insan kimdir? Takva ile ilgili örnekler.

Takvâ, kalbi mâsivâdan, yâni Allah’tan uzaklaştıran her şeyden korumak sûretiyle cemâlî tecellîlerin mâkesi hâline gelmektir. Takvâ, mü’minin, Allâh’ın hıfz u emânına sığınarak, âhirette kendisine zarar ve elem verecek şeylerden titizlikle korunması ve günahlardan sakınarak sâlih amellere sarılmasıdır.

Fahr-i Kâinât Efendimiz, takvânın Hak katındaki yegâne kıymet ve makbûliyet miyârı olduğunu Ebû Zer -radıyallâhu anh-’a hitâben şöyle ifâde buyurmuştur:

“Bak! Sen ne kırmızıdan ne de siyahtan üstün değilsin. Onlara karşı ancak takvâ ile üstün olabilirsin.” (Ahmed, V, 158)

Yine Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“Sizin en müttakî olanınız benim.” (Buhârî, Îmân, 13; Müslim, Sıyâm, 74) buyurmuş ve hayâtının her safhasında takvâ ölçüleriyle hareket etmiştir. İşte bu sebeple müttakî bir mü’min olabilmek için, Allah Resûlü’nün Sünnet-i Seniyye’sine riâyet şarttır.

NASIL TAKVA SAHİBİ OLUNUR?

Hazret-i Îsâ -aleyhisselâm-, takvâyı ne güzel târif eder:

Bir kimse Îsâ -aleyhisselâm-’a gelerek:

“–Ey hayır ve iyiliklerin muallimi! Bir kul, Allah Teâlâ’ya karşı nasıl takvâ sahibi olur?” diye sordu.

Îsâ -aleyhisselâm-:

“–Bu kolay bir iştir: Allah Teâlâ’yı cân u gönülden hakkıyla seversin, O’nun rızâsı için gücün yettiğince sâlih amellerde bulunursun, bütün Âdemoğullarına da, kendine acır gibi şefkat ve merhamet gösterirsin!” cevâbını verdi. Sonra da şöyle buyurdu:

“–Sana yapılmasını istemediğin bir şeyi sen de başkasına yapma! O zaman Allâh’a karşı hakkıyla takvâ sâhibi olursun!” (Ahmed, ez-Zühd, s. 59)

Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- da, bir gün Übey bin Kâ’b -radıyallâhu anh-’a takvânın ne olduğunu sorar. Übey -radıyallâhu anh- da ona:

“–Sen hiç dikenli bir yolda yürüdün mü ey Ömer?” der.

Hazret-i Ömer:

“–Evet, yürüdüm.” karşılığını verince bu sefer:

“–Peki, ne yaptın?” diye sorar.

Hazret-i Ömer:

“–Elbisemi topladım ve dikenlerin bana zarar vermemesi için bütün dikkatimi sarf ettim.” cevâbını verir.

Bunun üzerine Übey bin Kâ’b -radıyallâhu anh-:

“–İşte takvâ budur.” der.[1]

Takvânın başı, küfür ve şirkten, ateşe düşmekten kaçar gibi kaçmaktır. Bunun tezâhürü de farzları hakkıyla edâ etmek ve bütün günahlardan sakınmaktır.

Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:

“Her nerede olursan ol Allah’tan ittikâ et ve kötülüğün arkasından hemen bir iyilik yap ki, bu onu yok etsin. İnsanlara da güzel ahlâk ile muâmele et!” (Tirmizî, Birr, 55/1987)

Takvânın zirve hâli; kulun, kalbini Allah’tan gâfil kılacak her şeyden uzaklaşarak bütün varlığıyla Allah Teâlâ’ya yönelmesidir ki, bu mertebenin nihâyeti yoktur. İşte bu son merhale:

“Ey îmân edenler! Allah’tan, nasıl korkmak gerekiyorsa öyle korkup gerektiği gibi sakının ve ancak Müslümanlar olarak can verin!” (Âl-i İmrân, 102) âyetinde emredilen hakîkî takvâdır.

Takvâda kemâle erebilmek için şüpheli şeylerden de şiddetle kaçınmak gerekmektedir. Allah Resûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“Kul, mahzurlu şeylere düşme endişesiyle mahzûru olmayan bâzı şeyleri de terk etmedikçe gerçek müttakîlerin derecesine ulaşamaz.” buyurur. (Tirmizî, Kıyâme, 19/2451; İbn-i Mâce, Zühd, 24)

Abdullâh bin Ömer -radıyallâhu anh- da şu îkazda bulunur:

“Kişi, kalbini tırmalayan, kendisini huzursuz eden şeyleri terk etmedikçe takvâ makâmına ulaşamaz.” (Buhârî, Îmân, 1)

Kul, takvâ sâhibi olabilmek için nefsini dâimâ hesâba çekmelidir. Zîrâ, kalbin en büyük düşmanı olan nefs-i emmârenin şiddetli arzularına direnebilmek ve âfetlerinden korunabilmek, ancak takvâ duygusunun kuvvetlenmesiyle mümkündür.

Yûsuf -aleyhisselâm-, önüne serilen onca dehşetli câzibelerin aldatmalarına kanmamak için “maâzallâh” diyerek, yegâne çârenin yüksek bir takvâ ile “Allâh’a sığınmak” olduğunu ortaya koymuştu. Bu da ilâhî yardımın tahakkuk safhasına girmesi için, takvânın bir zarûret olduğunu göstermektedir.

Fahr-i Kâinât Efendimiz de, duâlarında Cenâb-ı Hak’tan kendisine takvâ bahşetmesini şöyle niyâz ederdi:

“Allâh’ım! Nefsime takvâsını ver ve onu tezkiye et! Sen onu en iyi tezkiye edensin. Sen onun velîsi ve Mevlâ’sısın.” (Müslim, Zikir, 73)

“Allâh’ım! Sen’den hidâyet, takvâ, iffet ve gönül zenginliği istiyorum.” (Müslim, Zikir, 72)

ALLAH KATINDA EN ÜSTÜN İNSAN

Hak katında insanların en üstünü, en çok takvâ sâhibi olanlardır.[2] Allah Teâlâ müttakî kullarını sever[3] ve dâimâ onlarla beraberdir.[4] Müttakîlere genişliği gökler ve yer kadar olan cennetler vaad etmiştir.[5] Yine Hak Teâlâ Hazretleri, takvâ sâhibi kuluna iyi ile kötüyü ayırmaya yarayan bir anlayış bahşeder ve onun günahlarını bağışlar.[6] Sıkıntı ânında ona bir çıkış yolu gösterir ve umulmadık yerden rızık lûtfeder. İşlerine kolaylık verir, kötülüklerini affeder ve büyük ecirler bahşeder.[7]

Nitekim Ebû Zer -radıyallâhu anh-’ın rivâyetine göre Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir gün:

“–Ben bir âyet biliyorum. Şâyet insanlar onu tutsalardı hepsine de kâfî gelirdi.” buyurmuştu.

Ashâb-ı kirâm:

“–Ey Allâh’ın Resûlü, bu hangi âyettir?” dediler.

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“...Kim Allâh’a karşı takvâ sâhibi olursa, Allah Teâlâ ona bir çıkış yolu ihsân eder.” (et-Talâk, 2) âyetini tilâvet buyurdu. (İbn-i Mâce, Zühd, 24)

Peygamber Efendimiz’e mânen en yakın kimseler müttakîlerdir. Muâz bin Cebel -radıyallâhu anh- der ki:

“Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- beni Yemen’e vâli olarak gönderirken, uğurlamak için Medîne’nin dışına kadar teşrîf etti. Ben binek üzerindeydim, O ise yürüyordu. Bana bâzı tavsiyelerde bulunduktan sonra:

“–Ey Muâz! Belki bu seneden sonra beni bir daha göremezsin! İhtimal ki şu mescidimle kabrime uğrarsın!” buyurdu.

Bu sözleri duyunca, dosttan yâni Allah Rasûlü’nden ayrılmanın verdiği hüzünle ağlamaya başladım. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Ağlama ey Muâz!” buyurdu ve sonra yüzünü Medîne’ye doğru çevirerek:

“–İnsanlardan bana en yakın olanlar, kim ve nerede olursa olsun Allâh’a karşı takvâ sâhibi olan müttakîlerdir.” buyurdu.[8]

Yine Fahr-i Kâinât Efendimiz:

“Şüphesiz benim dostlarım müttakîlerdir.” buyurmuştur. (Ebû Dâvûd, Fiten, 1/4242)

Takvâda kemâle eren bir kalp, artık nazargâh-ı ilâhî olma şerefine erişir, ilâhî hikmet ve esrârın tecellî mekânı olur.

TAKVA HAKKINDA ÖRNEKLER

  • Ebû Hanîfe Hazretleri’nin Takvâsı

İmâm-ı Âzam, İmâm Şâfiî, Ahmed bin Hanbel gibi gerçek âlim olan Hak dostları, hayatlarını hep takvâ ölçüleri içinde sürdürmüşlerdir. Nitekim bir defasında elbisesindeki çok ufak bir kiri temizlerken İmâm Ebû Hanîfe’yi görenler sorarlar:

“–Yâ İmâm! Verdiğiniz fetvâya göre şu ufacık leke namaza mânî bir kir değil; ne diye zahmet çekip onu gidermeye çalışıyorsunuz?”

İmâm-ı Âzam Hazretleri buyurur:

“–O fetvâdır, bu ise takvâ!..”

Görüldüğü üzere takvâ, Allâh’ın emir ve nehiyleri karşısında sergilenen âzamî bir titizlik ve hassâsiyettir.

  • Kur’an Kelamıyla Konuşan Kadın

Bir günâha düşüveririm korkusuyla Kur’ân âyetlerinden başka bir söz konuşmayan şu müttakî hanımın hâli ne kadar ibretlidir:

Abdullâh bin Mübârek Hazretleri anlatıyor:

Allâh’ın Beytü’l-Harâm’ını (Kâbe’yi) haccetmiş ve Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in kabrini ziyâret maksadıyla yola çıkmıştım. Yolda bir karaltı gördüm. Dikkatlice baktım, bir de ne göreyim?! Sırtında yünden bir bürgü, başında da yünden bir başörtüsüyle yalnız bir kadın!.. Kendisine:

“–Esselâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berakâtüh!” diyerek selâm verdim.

O da, Yâsin Sûresi’nden:

(Bu da) çok esirgeyici Rab’lerinden bir selâmdır!” (Yâsîn, 58) âyetini okuyarak selâmıma mukâbele etti.

“–Allâh sana iyilik versin! Sen burada ne yapıyorsun?” diye sordum. A’râf Sûresi’nin 186. âyetinden:

“Allâh kimi şaşırtırsa, onu yola getirecek yoktur...” kısmını okudu. Anladım ki, yolunu kaybedip orada kalmış. Ona:

“–Nereye gitmek istiyorsun?” diye sordum. İsrâ Sûresi’nin 1. âyetinden:

“...Kulunu bir gece Mescid-i Harâm’dan alıp Mescid-i Aksâ’ya götüren...” bölümünü okudu. Anladım ki, kendisi haccetmiş, Beytü’l-Makdis’e (Kudüs’e) gitmek istiyor. Kendisine:

“–Sen kaç gündür buradasın?” diye sordum. Meryem Sûresi’nin 10. âyetinden:

“...Sen sapasağlam olduğun hâlde, üç gece...” kısmını okudu.

“–Yanında yiyecek bir azığın da yok?” dedim. Şuarâ Sûresi’nin:

“Beni yediren, içiren O’dur!” meâlli 79. âyetini okudu.

“–Sen bu susuz çölde ne ile abdest alıyorsun?” diye sordum. Nisâ Sûresi’nin 43. âyetinden:

“...Su da bulamazsanız, o zaman temiz bir toprağa teyemmüm ediniz!..” bölümünü okudu.

“–Benim yanımda yiyecek var. Yemek ister misin?” dedim. Bakara Sûresi’nin 187. âyetinden:

“...Sonra, akşama kadar orucu tamamlayınız!..” bölümünü okudu.

“–Bu ay Ramazan ayı değil ki?” dedim. Bakara Sûresi’nin 158. âyetinden:

“...Kim gönlünden koparak (vâcib olmayan amellerden) bir hayır işlerse (mükâfâtını görür). Çünkü Allâh, tâatlerin ecrini veren, (her şeyi) hakkıyla bilendir!” kısmını okudu.

“–Seferde iftar bize mübah kılınmıştı ya?” dedim. Bakara Sûresi’nin 184. âyetinden:

“...Eğer bilirseniz (güçlüğüne rağmen) oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır.” bölümünü okudu.

“–Niçin benim seninle konuştuğum gibi konuşmuyorsun?” diye sordum. Kâf Sûresi’nin:

“İnsan hiçbir söz söylemez ki, yanında gözetleyen, yazmaya hazır bir melek bulunmasın!” mealli 18. âyetini okudu.

“–Seni deveme bindirip kâfilene yetiştireyim.” dedim. Bakara Sûresi’nin 197. âyetinden:

“...Siz ne hayır işlerseniz, Allâh onu bilir...” mealli bölümü okudu.

Onu bindirmek üzere hemen devemi hazırladım. Nûr Sûresi’nin 30. âyetinden:

“Mü’minlere söyle; gözlerini haramdan sakınsınlar!..” mealli bölümü okudu.

Deveye binince, Zuhruf Sûresi’nin 13 ve 14. âyetlerinden:

“...Bunları bize râm eden Allâh’ın şânı ne yücedir! Yoksa, biz bunlara güç yetiremezdik. Biz şüphesiz Rabbimiz’e döneceğiz.” kısmını okudu.

Yola koyulunca da Müzzemmil Sûresi’nin 20. âyetinden:

“...Artık Kur’ân’dan, kolayınıza geleni okuyun!..” mealli bölümü okudu. Ben de:

“...Kime hikmet verilirse muhakkak ki ona pek çok hayır verilmiş demektir...” (el-Bakara, 269) âyetinden ilhamla:

“–Sana çok hayır verilmiştir!” dedim. O da, bu âyetin devâmındaki:

“...Sâlim akıl sâhiplerinden başkası iyi düşünmez!” (el-Bakara, 269) mealli bölümü okudu.

Nihâyet kâfileye yetiştik ve:

“–İşte kâfilen bu! Onun içinde senin kimin var?” dedim. Kehf Sûresi’nin 46. âyetinden:

“Servet ve oğullar, dünyâ hayâtının ziynetidir...” mealli bölümü okudu. Anladım ki kâfilenin içinde oğulları var.

“–Onların hac kâfilesindeki vazîfeleri nedir?” diye sordum. Nahl Sûresi’nin:

“Daha nice alâmetler (yarattı). Onlar yıldızlarla da yollarını doğrulturlar.” mealli 16. âyetini okudu. Anladım ki, oğulları kâfilede kılavuzdurlar. Çadırları ve imâretleri işâret ederek:

“–Şunlar içinde senin oğulların kimlerdir?” diye sordum. Nisâ Sûresi’nin 125. âyetinden:

“...Allâh, İbrâhim’i dost edinmiştir.” mealli son bölümü, 164. âyetinden “...Allâh, Mûsâ ile gerçekten konuştu.” mealli bölümü, Meryem Sûresi’nin 12. âyetinden; “Ey Yahyâ! Kitâba var gücünle sarıl!..” mealli birinci bölümü okudu. Bunun üzerine, ben de:

“–Ey İbrâhim! Ey Mûsâ! Ey Yahyâ!” diyerek seslendiğimde, ay parçası gibi üç genç çıkageldi. Gelip oturduklarında anneleri, onlara Kehf Sûresi’nin 19. âyetinden:

“...Şimdi siz birinizi gümüş para ile şehre gönderin de, baksın, (şehrin) hangi yiyeceği daha temizse ondan size bir erzak getirsin!..” mealli bölümü okudu. Gençlerden biri giderek yiyecek satın aldı, onu önüme koydular. Kadın, Hâkka Sûresi’nin:

“Geçmiş günlerde işlediğiniz iyiliklerin karşılığı olarak âfiyetle yeyiniz, içiniz!” mealli 24. âyetini okudu. Fakat ben kadının oğullarına:

“–Şimdi siz annenizin hâlini haber vermedikçe, yemeğiniz bana harâm olsun!” dedim. Bunun üzerine gençler:

“–Bu bizim annemiz, Rahmân olan Allâh’a karşı bir hatâya düşme korkusuyla, kırk yıldan beri Kur’ân-ı Kerîm âyetlerinden başkasını konuşmaz!” dediler. Ben de Cuma Sûresi’nin:

“Bu, Allâh’ın kime dilerse ona vereceği bir fazl (u inâyetidir)! Allâh büyük fazl (u kerem) sâhibidir!” mealli 4. âyetini okudum.[9]

  • Osmanlı Sultanının Harâm Hassâsiyeti

Takvâ, harâma düşme endişesiyle şüpheli şeyleri, hattâ birtakım mübahları dahî terk etmeyi îcâb ettirir. Bunun bir misâli şöyledir:

Ordu ve donanmasını göz kamaştıracak bir seviyeye getiren, iç karışıklıkları mâhirâne bir siyâsetle bertarâf eden ve böylece devleti, eski îtibarlı mevkiine doğru yükseltmeye başlayan Sultan Abdülazîz Hân, bütün dünyânın alâkasını celbetmişti. Bundan dolayı Sultan, Fransa ve İngiltere’ye dâvet edildi.

Son derece dindar bir pâdişâh olan Abdülazîz Hân, Avrupalılar’ın yemeklerinin şer’an mahzurlu olabileceğini düşünerek beraberinde Bolulu aşçılar götürdü.

Abdülazîz Hân, gâyet dindarâne ve intizamlı bir hayat süren sâlih bir insandı. Hayâtı boyunca su yerine zemzem içecek kadar takvâ sâhibi idi. Hattâ Avrupa’ya seyahate gittiği zaman, abdest suyunu beraberinde götürdüğü rivâyet edilir. Namazını muntazam bir sûrette kılar ve çokça Kur’ân-ı Kerîm okurdu. Hunharca şehîd edildiği zaman odasındaki küçük masanın üzerinde “Sûre-i Yûsuf” açık olduğu hâlde bir Kur’ân-ı Kerîm bulunmuştu. Onun mübârek kanlarına boyanan bu Kur’ân-ı Kerîm, şimdi Topkapı Sarayı’nda muhâfaza edilmektedir.

  • Abdestsiz Yere Basmayan Sultan

Hassas takvâ ölçüleri üzere yaşayan diğer bir târihî şahsiyet de 2. Abdülhamid Hân’dır. O, âcil bir iş zuhûr edince, gecenin hangi vakti olursa olsun uyandırılmasını ister, ertesi güne bırakılmasına rızâ göstermezdi. Bu hususta Mâbeyn Başkâtibi Es’ad Bey, hâtırâtında şöyle demektedir:

“Bir gece yarısı, çok mühim bir haberin imzâsı için Sultân’ın kapısını çaldım. Fakat açılmadı. Bir müddet bekledikten sonra tekrar çaldım, yine açılmadı. «Acabâ Sultân’a emr-i Hak mı vâkî oldu?» diye endişelendim. Biraz sonra tekrar çaldım; bu sefer kapı açıldı ve Sultan, elinde bir havlu ile kapıda göründü. Yüzünü kuruluyordu. Tebessüm etti:

«–Evlâdım! Bu vakitte çok mühim bir iş için geldiğinizi anladım. Kapıya daha ilk vuruşunuzda uyanmıştım, ancak abdest aldığım için geciktim! Zîrâ ben bu kadar zamandır milletimin hiçbir evrâkına abdestsiz imzâ atmadım... Getir imzâlayayım!..» dedi ve besmele çekerek evrâkı imzâladı.”

2. Abdülhamid Hân’ın zevcesi, onun bu hassâsiyetiyle alâkalı şöyle bir nakilde bulunmuştur:

“Abdülhamid Hân, yatağının başında dâimâ temiz bir tuğla bulundururdu. Yataktan kalktığında çeşme mahalline gidene kadar abdestsiz yere basmamak için tuğlayla teyemmüm ederdi. Bir keresinde bunun sebebini sorduğumda:

«–Bunca müslümanların halîfesi olarak, biz Sünnet ölçülerine dikkat etmezsek, ümmet-i Muhammed bundan zarar görür!..» diye karşılık verdi.”

Takvâ hayâtı, onu siyâsette de bir dehâ hâline getirdi. En zor ve tehlikeli yıllardaki idâresiyle firâsetini dünyâ târihine tescîl ettirdi.

  • Hayatı Güzelleştiren Hasletler

Hâsılı takvâ, dînin özü ve mânevî hayâtı güzelleştiren hasletlerin başıdır. Âhiret saâdetinin en büyük sermâyesi takvâdır. Takvâsız bir hayat muhâtaralarla doludur. Takvâ üzere yaşanmayan bir hayat; “Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz.”[10] hakîkati muktezâsınca -Allâh muhâfaza buyursun- son nefes bedbahtlığına ve netîcede de ebedî hüsrâna sebep olur. Bu fânî dünyâda, nefsânî arzuların şerrinden korunmak için, mayınlı bir arâzîde yürür gibi titiz ve dikkatli bir hayat sürmek zarûrîdir.

Harpler, belli zaman ve mekânlarda yapılır ve biter. Nefse karşı girişilen takvâ mücâhedesinin ise bir ömür boyu inkıtâsız devâm ettirilmesi gerekir. Âyet-i kerîmede:

“...Sana yakîn (ölüm) gelinceye kadar Rabbine kulluğa devâm et!” (el-Hicr, 99) buyrulmuştur.

Dipnotlar:

[1] İbn-i Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm, Beyrut 1988, I, 42.

[2] Bkz. el-Hucurât, 13.

[3] Bkz. Âl-i İmrân, 76.

[4] Bkz. en-Nahl, 128.

[5] Bkz. Âl-i İmrân, 133.

[6] Bkz. el-Enfâl, 29.

[7] Bkz. et-Talâk, 2-5.

[8] Ahmed, V, 235; Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, Beyrut 1988, IX, 22.

[9] Ebu’l-Feth Şihâbüddin, el-Müstetraf, I, 128; Semerâtü’l-Evrâk, I, 71; M. Âsım Köksal, Kitâb ve Sünnet, İstanbul 1999, 21-25.

[10] Münâvî, V, 663.

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Faziletler Medeniyeti 1, Erkam Yayınları

TAKVA NEDİR? TAKVA İLE İLGİLİ HADİSLER

TAKVA NEDİR? TAKVA İLE İLGİLİ HADİSLER

TAKVA NEDİR?

TAKVA SAHİPLERİNİN ÖZELLİKLERİ NELERDİR?

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.