Ahmed Bin Ebi'l Havari (r.a) Kimdir?

Adı Ahmed bin Ebi’l-Havari, künyesi Ebu’l-Hasan veya Ebu’l-Hüseyin, nisbesi es-Sa’lebî. Aslen Kûfe’li olup Şam’da yaşadı. Abbasi halifesi, Me’mun döneminde çağdaşı bazı alimler gibi sorguya çekildi ve Ahmed b. Hanbel ile birlikte bir ara hapse de atıldı. Vefatı 246/860.

 Ebû Abdillah Said en-Nibâcî, Ebû Bekr b. Ayyâş ve Ahmed bin Asım el-Antakî ile görüştü. Ebû Süleyman ed-Dârânî’nin müridi oldu. Süfyan bin Uyeyne, Mervan bin Muaviye el-Fezârî, Meza b. İsa ve Bişr es-Seriyy gibi zahid sûfîlerin sohbetlerine katıldı.

Cüneyd Bağdadî onu: “Şam’ın gül kokulu çiçeği” diye takdirle yad ederdi.

Otuz yıl kadar ilim tahsiliyle meşgul olduktan ve ilimde kemal derecesine ulaştıktan sonra kitaplarını götürüp denize attı ve onlara şöyle seslendi: “Ey kitaplar, siz hoş bir rehber, güzel bir delildiniz. Fakat gayeye ulaştıktan sonra delil ile uğraşmaya gerek kalmaz. Huzur-ı ilahiye erenin dergaha ne ihtiyacı olacak ki? Yolda olan, delil ve vasıtaya ihtiyaç duyar.” O, bu sözleriyle ilmi küçümsemek değil, ilmine güvenenlere ders vermek istemişti.

DÜNYA

Bu dünya köpeklerin üşüştüğü bir mezbeledir. Ona gönülden alaka duyan ve ondan birşeyler almak isteyenin hali köpekten farklı değildir. Hatta belki daha da beterdir. Zira köpekler o mezbeleden ihtiyaçlarını alıp giderler. Fakat gözlerini hırs bürümüş dünya sevdalıları, muhtaç oldukları şeyi alıp gitmezler, birini alınca diğerini de isterler. Bu yüzden dünyaya sevgiyle bakanın kalbinden Allah, zühd ve yakin nurunu söküp atar.

Tevbeyi şöyle anlatırdı:

“Bir kul kalbiyle pişmanlık duyup lisanıyla istiğfar ederek hak sahiplerine haklarını helal ettirmedikçe ve bütün gücüyle kendini ibadete vermedikçe tevbekâr olamaz.”

Korku ve ümid dengesini şöyle ifade ederdi:

“Allah’tan korkanların gıdası, Allah’dan ümidvar olmaktı. Ağlamanın en güzeli, insanın Allah’ın emirlerine uymadan geçirip elden kaçırdığı zamana ağlamasıydı. Zira Allah’ı sevmenin alameti ona itaati sevmekti. Sünnete uymadan yapılan amel batıldı.

TESLİMİYET

Ahmed bin Ebi’l-Havarî, Ebu Süleyman Darani’nin sadık bir müridiydi ve aralarında bir anlaşma vardı. Bu anlaşmaya göre Ahmed, Ebu Süleyman kendisine ne emrederse muhalefet etmeyecekti. Birgün Ahmed, şeyhinin bulunduğu meclise gelerek: “Fırın kızdı, ne pişirmeyi emredersiniz?” diye sordu. Ebu Süleyman’ın canı sıkılarak: “Git içine otur” dedi. Ebu Süleyman sohbetini bitirince Ahmed’i aradı, göremeyince koşup fırına baktı. Bir de ne görsün, kendisinin her emrine itaata söz veren Ahmed, kızgın fırına girmemiş mi? Fakat li-hikmetin bîr kılı bile yanmamıştı.

Ahmed bin Ebi’I-Havari, gaflet, katı kalplilik ve tedavisi hakkında şöyle nasihat ederdi:

“Allah bir kulunu gaflet ve katı kalplilikten daha beter bir şeyle imtihan etmemiştir. Allah sevdiği zümreye uyurken de uyanıkken de feyz ihsan eder. Zira öyleleri uyurken de uyanıkken de O’nun rızasını talep ederler.”

Kalbinde bir ağırlık ve kasvet hissedince zikir ehlinin yanına koş! Onlarla sohbet et! Zahidlerin yanında bulun, yemeyi azalt, emellerinden uzak durmaya bak ve nefsini sıkıntılara alıştır.

BAZI SÖZLERİ

“Nefsini tanımayan dini bakımdan aldanır. Dünyayı tanıyan ondan soğur, ahireti tanıyan ona ısınır. Allah’ı tanıyan rızasını tercih eder.”

“Dünya sevgisi ve çok günahla hastalanan kalbi, dünyadan soğutmak ve günahları terketmek suretiyle tedaviye çalışınız.”

“Dünya insandan yüz çevirdiğinde nefs insana: “Bırak dünyayı!” diyecek olursa bilinmelidir ki, bu onun hilesidir. Fakat dünya insana yöneldiğinde aynı şeyi söyleyebiliyorsa işte o, makbuldür.”

“Gaza ve ribat ne güzel bir istirahat yeridir. Çünkü bu sayede ibadetten yorulan kul, günaha girmeden istirahat eder.”

Sûfîlere göre, hayırla meşhur olmak ve iyilikle yad edilmek isteyen şirke düşer. Çünkü sevgi esasına göre Allah’a ibadet eden hizmetinin karşılığını hizmet ettiği zattan başkasından beklemez.

Allah’ı sevmenin alameti zikrini sevmekti. Allah kulu sevince, kul da Allah’ı severdi. Allah kulu sevmeden kul Allah’ı sevmeye muktedir olamaz. Allah da kulunu rızasını kazanmaya çalıştığı için severdi.

O, nefsin hilesinden kurtulma ve karar vermede rahatlamak için şu ölçüyü getirmişti: “Bir mes’elede tereddüde düşüp hangisinin doğru olduğunu kestiremediğin zaman yapacağın en akıllıca iş, nefsin isteklerine muhalefettir.”

Ağza giren lokmanın çıkan söze tesirini şöyle anlatırdı: “Ağzına fuzulî lokma girerse, fuzuli söz de çıkar.”

Kur’ân ve ehl-i Kur’ân hakkında şunları söylerdi:

“Ben Kur’ân okur ve bir âyete bakar, manasını düşünürüm. Aklım başımdan gider. Hafızlara şaşıyorum. Allah’ın kitabını devamlı olarak okuyup durdukları halde nasıl gözlerine uyku giriyor, nasıl dünya işleriyle meşgul oluyorlar? Şayed onlar, ne okuduklarını hakkıyla bilseler, ondan lezzet alsalar ve onunla münacattan hazz duysalar, bunun sevinciyle gözlerine uyku girmez.”

“Masivadan Allah’a delil olmaz. İlim ancak hizmet adabını öğrenmek için tahsil edilir. Sevgiliye (Allah’a) hoş gelmeyen ve O’nu kızdıran şey, sevgi alameti olamaz.”

Şöyle anlatıyor:

Şam’da bir gün biri kapımı çaldı. “Kim o?” dedim. “Yolunu kaybetmiş bir kadın” dedi. “Benden ne istiyorsun?” diye sordum, ağladı ve: “Bana kurtuluş yolunu göstermeni” dedi. Ben de: “Kurtuluş ile aramızda pek çok engeller var. Bu engellerin aşılması da aheste bir seyr istiyor, güzel muamele, dünya ve ahiret bağlarını terketmeyi gerektiriyor.” dedim. Bu sefer şiddetle ağladı ve: “Sana kalbini ve uzuvlarını koruma imkânı bahşeden Allah’ı teşbih ederim.” dedi ve bayılıp düştü. Bazı kadınlara ona bakmalarını ve yardımcı olmalarını söyledim. Geldiler, ilgilendiler, fakat o ruhunu teslim etmişti. Cebinden de bir vasiyetname çıktı. Meğer Kureyşli saliha bir cariye imiş.

Ahmed bin Ebi’l-Havarî’nin hanımı Rabia eş-Şamiyye de kendisi gibi zahidlik yolunu tutmuş saliha bir hatun idi.

- rahmetullahi aleyh -

Kaynaklar Sülemî, Tabakatu’s-sufıyye, s. 98-102; Hılye-tü’l-evliya, X, 5-33: Kuşeyri, I, 105-106; Keşfu’l-mahcûb, I, 330-332; Tezkire tu ‘l-evliya, s. 345-347; Nefehatü’l-üns, (trc. Lamii Çelebi), s. 117; Şâ’râni, I, 70; el-Kevakibu’d-dürriyye, I, 199; A’la-mü’n-nübela. XII, 85.

Kaynak:  Prof. Dr. H. Kâmil YILMAZ, Gönül Erleri, Erkam Yayınları

BENZER HABERLER

HASAN BASRİ HAZRETLERİ KİMDİR?

Hasan Basri Hazretleri Kimdir?

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.