İbn Semmak (k.s.) Kimdir?

İbn Semmak (k.s) kimdir? İbn Semmak (k.s) nasıl mizaca sahipti? Korku ve ümid (havf-reca) dengesi konusundaki sözleri, vaaz ve öğütleriyle meşhur İbn Semmak Hazretleri hakkında kısaca bilgiler...

Adı Muhammed bin Sabîh , künyesi Ebu’l-Abbas, Nisbesi el-lclî, el-Kûfî. İbn Semmâk lakabıyla meşhur. İbn Semmâk Balıkçıoğlu demektir. Belki de atalarından bu işle meşgul bulunanlar olduğundan bu lakabı almıştır. Kûfe’lidir. Harun Reşid zamanında bir ara Bağdat’a geldi ve bir süre ikamet etti. Sonra tekrar Kûfe’ye döndü ve 183/799 yılında vefat etti. Hişam bir Urve ve A’meş gibi ilk hicri asır ricalinden olan kimselerle görüştü ve onlardan rivayetlerde bulundu. Ahmed bin Hanbel ve benzeri bazı âlimler de kendisinden rivayetlerde bulundu. Ma’rûf Kerhî de ondan feyz alanlardandır.

Harun Reşid ile pek çok defalar görüştü. İlk görüşmeleri şöyle gerçekleşti: Harun Reşid bir ara, kendisinin cennetlik olduğuna dair yemin etmişti. Âlimlerden bu yemini desteklemek için görüş istedi. Hiç kimse onun cennetlik olabileceğine dair bir şey söylemedi. Harun Reşid, İbn Semmâk’ın adını duymuştu. Onu çağırtıp bu meseleyi ona da sordu. İbn Semmâk dedi ki:

– Ey müminlerin emiri, günah işlemeye gücün yettiği ve imkân bulduğun halde hiç Allah’tan korkarak günahı terkettiğin oldu mu?

Harun Reşid şu cevabı verdi:

– Evet, gençliğimde bir başkasına âid bir câriye gördüm, hoşuma gitti. Ona yaklaşmak istedim. Sonra cehennemi düşündüm, zinanın büyük günahlardan olduğunu hatırladım ve bu işten vazgeçtim.

Bu cevap karşısında İbn Semmâk, Harun Reşid’e:

– Müjdeler olsun ey müminlerin emiri, sen cennetliksin, dedi. Harun da:

– Nereden çıkarıyorsun bunu? diye sordu. İbn Semmâk:

– Allah Teâlâ buyurur: “Kim Rabbının makamından korkarak nefsinin arzusuna karşı çıkarsa onun varacağı yer, cennettir.” (en-Naziat, 79/40)

Harun da bu açıklamadan memnun kalarak ona ikramlarda bulundu. Aralarındaki dostluk bağı arttı. Fakat İbn Semmâk, Halife’ye nasihattan asla geri durmadı. Bir defasında Halife’ye şöyle öğüt verdi:

– Ey müminlerin emiri, senin Allah Teâlâ’nın huzurunda bir yerin ve makamın var. Ancak huzûr-ı ilahideki duruşun bittikten sonra oradan ayrılıp ya cennete, ya da cehenneme gideceksin. Acaba senin yerin hangisi olacak? Harun bu sözleri duyunca kendini tutamadı ve hıçkıra hıçkıra ağladı.

KORKU-ÜMİD DENGESİ

İbn Semmâk, korku ve ümid dengesi konusundaki sözleri, vaaz ve öğütleriyle meşhurdu. Allah’tan korkman O’na hiç itaat etmemişsin gibi olsun; yani ibadet ve itaatına güvenme! Allah’tan ümidin de hiç günah işlemeyenlerin ümidi gibi olsun; yani hiç ye’se kapılma!

O’na göre tasavvuf, vusûlü gerçekleştirmek için usûle; yani şeriat esaslarına sımsıkı sarılmaktı. Çünkü asıllara yapışıp fuzûli ve lüzumsuz olanları terketmek akıllı kimselerin işiydi.

Derdi ki: “Kendini sabra alıştıran, ibadet konusunda güçlü olur. Halkın elindekilere göz dikmekten sakınan, insanlardan müstağni olur. Nefsinin istekleri kendisini üzen kimse, onun ıslahını başkalarına bırakmaz. Hayırdan hoşlanan ona muvaffak olur, şerden hoşlanmayan ondan uzaklaştırılır. Ahiret yerine dünya nasibine râzı olan, nefsinin yanıltmasına kurban gider.”

“YOL GÖSTERİCİ UYUYAMAZ”

Bir arkadaşına mektup yazarak şöyle nasihatta bulundu: “Sana, gizli hâlini bilen, aşikâr halini murakabe eden Allah’tan korkmanı tavsiye ederim. O’nu gönlüne yerleştir. O’ndan, sana yakınlığı ve üzerindeki kudreti ölçüsünde, kork! Bilesin ki O, seni daima görüp murakabe ediyor. Ve sen O’nun otoritesinden çıkıp bir başkasının otoritesine girmeye güç yetiremezsin. O’ndan, gerektiği gibi sakın. Bilesin ki akıllının günâhı, ahmakın günâhından, âlimin hatâsı, câhilin hatâsından daha büyüktür. Biz kendimizi halka yol gösterici sanıyoruz. Denizdeki yol gösterici uyuyamaz, biz ise uyuyoruz.”

“Sevgili kardeşim, Allah’a çağıran kaç kişi gördüm ki Allah’dan gafildir. Nice Allah’dan korkutan kimseler vardır ki, Allah’a karşı cür’etkârdır. Nice Allah yoluna dâvetçi vardır ki, Allah’tan kaçmaktadır. Nice Kur’ân okuyanlar vardır ki, Kur’ân’ın dışına çıkmıştır. Gözünü aç, dostunu, düşmanını iyi bil!”

ÖLÜME DAİMA HAZIR

Ölümü düşünmeyi ve her gün ölüp yeniden dirilmiş gibi ölüme hazır olmayı öğütlerdi. “Ölüm acısını tadan ve hayatının geri kalan kısmını tekrar yaratılıp dünyada geçirmeyi isteyen ve isteği kabul edilen ve bu sebeple ölüme daima hazır olan kimse gibi olmaya gücün yettikçe öyle yap. Çünkü aldanan malından ve canından hiçbir hayrı önceden göndermeyendir.”

Bağdatlılar, İbn Semmâk’e “Bize dünyayı anlatır mısın?” dediler. Şöyle konuştu:

– Dünya şehvetlerle donatılmış ve âfetlerle kuşatılmıştır. Dünya malının helâlinin hesabı, haramının azabı vardır. Dünyaya yakınlık ve ilginiz ona göre olsun.

ÜÇ GRUP

İnsanları üç gruba ayırırdı: Zâhid, sâbir ve râgıb. Zâhid, nail olduğu dünyalığa sevinmeyen, kaybettiğine de üzülmeyendi. Sâbir, zâhide benzerdi, fakat zâhirde zâhiddi; dünyaya değer vermezdi, batında dünya varlığını ister, yokluğuna sabrederdi. Râgıb ise dünya batakhanesine dalıp orada nefsinin isteklerine göre oynayan ve hiçbir şeyin farkında olmayandı. Bu yüzden ona göre akıllının telâşı kaçmak ve kurtulmak, ahmakın gayreti ise neş’e içinde eğlenip oynamaktı.

Ölümü insana yakın bilenlerdendi ve ölümün soğukluğunu hissedenlerdendi. Derdi ki: “Ölüm meleğiyle aynı yastıkta yattığı halde uykudan tad ve lezzet alabilen göze şaşarım.”

Tevâzuu, “kendini hiç kimseden üstün görmemendir” diye tarif ederdi.

Önceki nesil ile yaşadığı çağın insanlarını karşılaştırır, şöyle konuşurdu: “Bundan önce hasta kalpleri tedavi eden kimseler vardı. Şimdi ise herkes devasız bir derde yakalanmış. Bu durumda Allah’ın dostluğundan ve kitabının sırdaşlığından başka çıkış yolu yok. Şimdiki insanlara amel zor geldiği gibi eskiden de vaaz edenlere vaaz zor gelirdi. Bugün amel ehli kişiler ne kadar az ise eskiden de vaaz edenlerin sayısı o kadar azdı.

Tama ve hırs duygularını insanı esir eden âletlere benzetir, şöyle konuşurdu: Tama boyundaki tasma, ayaktaki bukağıdır, esaretten kurtulmak için bu tasma ve bukağıdan kurtulmak gerekir.

Hayatını bekâr olarak geçirdi, hiç evlenmedi.

– Niçin evlenmiyorsun? diye soranlara:

– Ben bir şeytanla başa çıkamıyorum, iki şeytanla nasıl baş edebilirim, derdi.

– Anlamadık, ne demek istiyorsun? dediler.

– Benim bir şeytanım var. Evlenince bir de evlendiğim kadının şeytanı buna eklenecek. Ben bu iki şeytanla nasıl başederim, cevabını verdi.

GÜNAH İŞLEYENLER

Onun anlayışına göre günah işleyen müslümanlar üç gruptu. Bir grubu vardı, günah işlemiş ve günahından tevbe etmiş ve bir daha günaha düşmemeye karar vermişti. Bunlar iyilerdi. Bir grup da vardı, günah işler, sonra tekrar tekrar günaha döner ve sonunda üzülür ama yine günah işler, sonra bu durumuna ve günahına ağlardı. Böylesinin akıbetinden korkulmakla birlikte durumu ümidsiz de değildi. Bir grup daha vardı ki, günah işler, pişmanlık duymaz, sonra günah işler pişmanlık duyar, fakat mahzun olmaz, günah işler ama ağlamazdı. Böyleleri cennet yolundan cehennem yoluna sapmıştı.

BİR DUASI

Allah dostlarını, itâatkârları severdi. Bu yüzden vefat ederken şöyle bir niyazda bulunmuştu:

– İlâhî, sana asi olduğum zamanlarda bile sana itaat edenleri sevdiğim ma’lumundur. Benim bu itaatkârlara olan sevgimi isyan ve günahlarıma keffâret say!

- rahmetullahi aleyh -

Kaynaklar Hılyetü’l-evliyâ, VIII, 203-217; Sıfatu’s-safve, III, 174-175; İbn Hallikân, Vefeyatü’l-âyân, IV, 301-302; Tezkiretü’l-evliyâ (trc. S. Uludağ), s. 319-320; el-Kevâkibu’d-dürriyye, I, 162-163; A’lamü’n-Nübelâ. VIII, 328-330.

Kaynak:  Prof. Dr. H. Kâmil YILMAZ, Gönül Erleri, Erkam Yayınları

BENZER HABERLER

 

HASAN BASRİ HAZRETLERİ KİMDİR?

Hasan Basri Hazretleri Kimdir?

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.