Yetişmiş İnsan En Büyük İhtiyacımız
Yetişmiş insan neden önemlidir? Bizler bunun için ne yapıyoruz? Kur’ân-ı Kerîm, mücrimlerin (günahkârların) âhiretteki pişmanlığını nasıl tasvir ediyor?
Yetişmiş insan, zamanımızın en büyük ihtiyacıdır.
Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Benim ümmetimin misâli, yağmurun misâli gibidir. Evveli mi daha hayırlıdır, sonu mu daha hayırlıdır, bilinmez!” (Tirmizî, Edeb, 81/2869; Ahmed, III, 130)
DÜŞÜN!
O hâlde düşünelim:
Bizler bu bereketli yağmurun bir rahmet damlası olabilmek için bugün ne kadar gayret gösteriyoruz?
Peygamber Efendimize ne kadar hayırlı bir ümmet olabiliyoruz?
Hâlimiz, gerçekten “rahmet ümmeti”ne yakışır bir manzara arz ediyor mu?
Resûlullah Efendimizin "özledim" buyurduğu âhir zaman kardeşlerinden olma idealine uygun bir istikametimiz var mı?
Toplumun cam kırıklarıyla dolduğu, manevî yaraların arttığı bir devirdeyiz. Cemiyet adeta bir sahra hastanesi gibi... Bu durumda evlatları ve toplumu irşada koşmak, Kur’ân-ı Kerim’e hizmet etmek artık farz-ı kifâye olmaktan çıkmış, farz-ı ayn hâline gelmiştir.
Eğer evlatlarımızı Allah yolunda yetiştiremezsek, mahşer günü:
"Ah keşke! Vah vah!"
diye pişmanlıklarla yüzleşeceğiz.
Kur’ân-ı Kerîm, mücrimlerin (günahkârların) âhiretteki pişmanlığını şöyle yansıtır:
-
"Keşke Allah’a itaat etseydik, Peygambere itaat etseydik!" (Furkan 27)
-
"Keşke şu hayatım için (ahiret için) bir şeyler gönderseydim!" (Fecr 24)
-
"Yazıklar olsun bana! Keşke falancayı dost edinmeseydim!" (Furkan 28)
Bugün önemli bir makamdan bir mektup gelse hemen okuruz, işin ehline danışır, ona önem veririz. Kur’ân-ı Kerîm, Rabbimizin bize gönderdiği bir mektuptur; bir saadet pusulası, bir cennet davetiyesidir.
Biz bu mektubu hem kendimiz okumalı, hem de evlatlarımıza öğretmeli, talim ve tahsil ettirmeliyiz. Bu kısacık dünya sermayesini en güzel şekilde değerlendirip ebedî hayatı kazanmak, artık zarurîdir.
Evlatlarını bu idrakle Kur’an eğitimi almak üzere Kur’an kurslarına, hafızlık projelerine, imam hatip okullarına gönderen anne-babalar, gerçekten ömürlük bir teşekkürü hak etmektedir.
Efendimizin en büyük sevinci, evlat ve nesillerin Kur’ân-ı Kerîm’e yetişmesiyle olur. Bu, Cenâb-ı Hakk’ın rızasını kazandırır.
Resûlullah’ı da memnun ve mesrur eder. Ancak bu vazifenin ihmali —hafazanallah— Cenâb-ı Hakk’ın gazabına sebebiyet verir.
Unutmayalım ki Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), yedi evladının altısını sağlığında kaybetmiş, kendi elleriyle toprağa vermiştir. Ancak O’nu en çok üzen hadise bu kayıplar değil, Bi’r-i Maûne vakasında 70 Kur’an talebesinin pusuya düşürülüp 69’unun şehit edilmesi olmuştur.
Bu hadise karşısında, Resûlullah Efendimizin gözlerinden yaşlar boşanmış ve bir ay boyunca kesintisiz olarak bu hain saldırıyı gerçekleştirenlere beddua etmiştir. Hâlbuki:
- Taşlandığı Taif’te,
- Dişi kırıldığı Uhud’da,
- Kendisine hakaret edildiğinde bile
hiçbir zaman beddua etmemiş,
“Ben beddua etmek için değil, rahmet peygamberi olarak gönderildim.”
buyurmuştur.
Ama Kur’an talebelerine yapılan zulüm karşısında yüreği dayanamamış ve bedduada bulunmuştur.
Buna karşılık, Efendimizin en büyük sevinci de ardında bir Kur’an nesli bırakmaktır.
Vefat ettiği sabah —yani dünya hayatının son gününde— mescide gitmeye takati olmadığı hâlde, Hz. Ebû Bekir’in mihraba geçtiğini perde arkasından izlerken tebessüm etmiş ve bir ümmetin arkasından yetişiyor olduğunu görünce sevinmiştir.
Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
"Yalnız şu iki kişiye gıpta edilir:
- Allah’ın kendisine Kur’an verdiği, o da gece gündüz onunla meşgul olan, yaşayan ve yaşatan kişi.
- Allah’ın kendisine mal verdiği, o da bu malı Allah yolunda infak eden kişi.""













YORUMLAR
-
İlk yorumu yapan siz olun!