Yolda Problem Yok, Yolcularda Var: Tasavvuf ve Temsil Sorunu
Prof. Dr. Necdet Tosun ile tasavvufun özü, günümüzdeki temsil sorunları, tarikatlardaki yanlışlar ve gençlerin manevi arayışları üzerine röportaj.
Prof. Dr. Necdet Tosun ile gerçekleştirilen bu söyleşide; tasavvufun asli gayesi ile günümüzdeki temsil sorunları, tarikatlardaki bireysel zaaflar ve değişen dünyada manevi eğitimin geleceği ele alınıyor.
İşte Tosun’un tasavvufun asli gayesi, temsil sorunları, tarikatlardaki yanlışlar ve manevi arayışlar üzerine değerlendirmeleri...
TASAVVUFUN ASİL GAYESİ VE TEMSİL SORUNU
Hocam, tasavvufun özü nefsi terbiye etmek iken günümüzde dünyevileşmenin getirdiği sert rüzgârlar tarikat ehli kişi ve kurumları da menfi anlamda etkiliyor. Bu durumda tasavvufun asli gayesi ile temsil planındaki kişilerin sergilediği durumlar arasındaki mesafe nasıl görülmelidir?
Efendim, yıllar önce benzer bir soruyu ben de Üsküdar’daki Kemalettin Altıntaş hocamıza sormuştum. “Uzun yıllardan beri tasavvufî eğitimin içinde olan insanlardan bazen çok basit hatalar ve ahlakî zaaflar görebiliyoruz. Bunun sebebi nedir? Yoksa tasavvufî eğitim yetersiz mi kalıyor? demiştim. “Oğlum!” dedi, “Yetişenler bu yolla yetirmiş. Yolda problem yok ama yolcularda problem olabiliyor. Hoca Bahâeddin Nakşbend, İmâm-ı Rabbânî, Mevlânâ Celâleddin Rûmî, Hoca Ahmed Yesevî, Mahmud Sâmi Efendi gibi büyük Allah dostları hep bu yolla yetişmiş. Ama her derviş bu yoldan aynı derecede istifade edemeyebiliyor.”
Tasavvufun elinde bütün insanları yüzde yüz dönüştürecek sihirli bir değnek yoktur. İslam tarihine baktığımızda Nuayman isimli sahâbînin içkiyi bırakamadığını görüyoruz. Tâif’in fethinden sonra çok ganimet ele geçirilip bu mallar sahâbîler arasında bölüştürülünce Hz. Peygamber’in hanımları Efendimiz (a.s)’a gelip: “Sahâbe hanımları güzel elbiseler giyiyorlar, güzel evlerde oturuyorlar, biz de isteriz” demişlerdi de Peygamber Efendimiz hanımları ile bir süre görüşmemişti. Yani Hz. Peygamber’in (a.s) hayatta olduğu sahâbe döneminde bile bazı problemlere rastlıyoruz. Sahâbe seviyesine çıkması mümkün olmayan sûfîlerden de çok farklı bir beklenti içine girmemek lazım.
Ancak konu “mürid” değil de “şeyh ve rehber” konumundaki insanlar olunca, insanlar haklı olarak daha üst seviye bir ahlak ve örnek alınacak bir kemâlât bekliyorlar. Şeyh ahlâken sıradan insanlardan ve müridlerden daha üst konumda olacak ki, onlara örnek olabilsin. Fakat bu konuda da bazen zaaflar ortaya çıkabiliyor. Şeyh konumundaki kişilerde ahlâkî problemler görülebiliyor. Bunun temel sebebi, son yüzyıldaki denetimsizliktir.
Osmanlı döneminde bir kişi: “Ben şeyhim, dergâh açıp sohbet ve irşada başlamak istiyorum” dediğinde bir devlet kurumu olan Meclis-i Meşâyıh yani “Tekkeleri Denetleme Komisyonu” bu kişiyi çağırır, önce icâzeti yani tasavvufî anlamda diploması olup olmadığını sorardı. İcâzeti olsa bile yeterli görmez ve bu kişiyi tefsir, hadis, fıkıh ve tasavvuf gibi İslâmî ilimlerden yazılı imtihan yapardı. O kişi bu imtihandan da geçerse ondan sonra dergâh açıp irşada başlamasına izin verilirdi.
Ancak 1925’te tekkeler kapatıldıktan sonra bu denetim de ortadan kalktı. Bu denetimsizliğin oluşturduğu boşluktan istifadeyle, tasavvufî ve ahlâkî olgunluğa erişmeyen ham kişiler de şeyh sıfatıyla ortaya çıkmaya başladı. Bu kişilerin yaptığı yanlış işler bir kısım medyada tasavvufa mâl edildiği için tasavvuf ve tarikat kavramları yara almaya başladı. Oysa sahte doktorların veya nefsine mağlup birkaç doktorun yaptığı yanlışlar bütün doktorlara ve tıp camiasına mâl edilemeyeceği gibi, birkaç kalpazanın yanlışları da büyük tasavvuf kültürüne mâl edilmemelidir.
TASAVVUFTA HOŞGÖRÜ VE ÜSLUP: "DÎNİ DAR OLMAMAK"
Tasavvufun özünde insanı hoş görmek, gönülleri kazanmak ve kucaklamak var iken; günümüzde tasavvufi meselelerin insanları kutuplaştıran, birbirini ağır ithamlarla suçlamaya varan sert bir noktaya taşındığını görüyoruz. Üstelik bu durum sıklıkla "doğru yolu ve hakikati korumak" gerekçesiyle savunuluyor. Özü gönül telif etmek olan bir yolda, meşrep veya görüş ne olursa olsun bu tür bir üslup ve ihtilaf biçimi tasavvuf geleneğinde nasıl karşılanırdı? Hakikati muhafaza ederken usul ve üslup nasıl olmalıdır?
Yunus Emre hazretleri: “Yetmiş iki millete bir göz ile bakmayan, halka hükümdâr olsa hakikatte âsîdir” buyuruyor. Tasavvufu doğru anlayıp özümseyen insanların ufku genişler, şefkat ve merhameti artar, ayrılıktan değil, birlikten yana olur. İdraki ve irfanı yükselir. Ancak tasavvufun gâyesini anlayamamış bazı dervişler, futbol takımı taraftarları gibi cemaat taassubu içine girebiliyor. Bir hocamız “Dindar olun, ama dîni dar olmayın” derdi. Helal ve haram bellidir. Helal ve şeriat dairesinde kalmak şartıyla insanların detaylarda farklı düşünmesi, farklı karakterde olması doğaldır ve bunlara hoşgörü ile bakılmalıdır. Hele tasavvuf yolunda olduğunu söyleyen kişilerde bu hoşgörü daha ön planda olmalıdır.
Bizim Bandırmalı Tatlıcı Ali Öztaylan amcamız vardı. Meyhanelere gider, sarhoşlarla oturup sohbet eder, onlara höşmerim tatlısı hediye ederdi. Onun sayesinde birçok kişi içkiyi bırakmıştı. Tasavvufu doğru anlayan bir insanın ufku böyle olmalıdır. Özellikle ahlâkî gevşemenin ve çürümenin alıp yürüdüğü, deizm, ateizm gibi felsefelerin yayılmaya yüz tuttuğu bu asırda detaylara takılmamak, bizim gibi düşünmüyor diye Müslüman kardeşlerimizi ötekileştirmemek lazımdır.
MEDYA TUZAKLARI, BİREYSEL ZAAFLAR VE SELEFÎLİK AKIMI
Tarikat ehli bazı kişilerin bu tür olumsuz örneklikleri nedeniyle insanlarda “Bu yol o insanı dönüştürmediyse beni nasıl dönüştürsün?” düşüncesi hâkim oluyor. Gençlerde ise selefi akımlara kaymaya sebep oluyor. Bazı tarikat ehlinin bu tutumları ile tasavvufun özü/mahiyeti arasında nasıl bir ölçü koymalıyız?
Kişilerin hataları bütün tasavvuf kurumuna mâl edilmemelidir. Hata, onu yapana aittir. Tasavvuf bir ahlak okuludur. Ama bu okuldan herkes aynı oranda istifade edememektedir. Bu konuda en büyük problem, reyting uğruna medyada güzel örneklerin değil, kötü örneklerin öne çıkarılmasıdır.
Tasavvuf kültürünü özümsemiş olan insanlar yazdıkları eserler, açtıkları dinî kurumlar ile Türkiye içinde ve dışında birçok hizmet ifa etmekte, insanların Müslüman olmasına vesile olmakta, Müslümanların da İslamiyet’i daha güzel yaşamasına yardımcı olmaktadırlar. Bu hayırsever insanların dünya çapındaki hizmetleri medyada pek yer bulmaz iken, ham ervah birkaç kalpazanın din ya da tasavvuf adına yaptığı yanlış işler günlerce medyada yer almakta, bu da insanları tasavvufa hatta genel anlamda İslam’a karşı soğutabilmektedir. Bu medya tuzağına karşı uyanık olunmalıdır. Toplum mühendisliği yapmak isteyen din düşmanları veya reyting uğruna bu tür haberlere daha çok yer veren medya, toplumu, özellikle de gençliği zehirlemektedir.
Mesela, servetinin üçte birini fukara ve talebe için bağışlayan Abdullah Tivnikli merhumun bu cömertliğini Türkiye’de kaç kişi bilir? Musa Topbaş Efendi’nin önce İstanbul’daki bir tekstil dükkânını, sonra da ondört apartman dairesini vakfa bağışladığını kaç kişi duymuştur? Ama ahlâkî zaaf içinde olan derviş veya şeyhlerin olumsuz örneklerini duymayan kalmamıştır. Eskiden köyde imamın keçisi çalınır, ertesi gün gazetelerde “İmam keçi çaldı” diye manşet atılırdı. Bu yolla insanlar imamlardan ve din adamlarından soğutulmaya çalışılırdı. Şimdi de benzer bir zihniyet maalesef devam etmektedir. Bu sebeple herkesin bu konuda dikkatli olması, oltaya gelmemesi gerekir.
Bazı gençlerin Selefîliğe yönelmesine gelince, selef-i sâlihîn denen eski âlimlere herkes saygı duyar. Ancak Selefîlik veya Vehhâbîlik denen dinî görünümlü yapı, aslında siyasî bir akımdır. Arabistan’ı Osmanlı’dan koparmak, İslam dünyasını parçalamak ve petrolünü rahatça sömürmek isteyen Batılı devletlerin kendi ajanları eliyle büyüttükleri siyasî bir harekettir. Bugün Selefî çizgideki bazı Arap ülkelerinde Mevlid okumak bidat sayılıp izin verilmez iken, aynı ülkelerde Avrupa Hıristiyan kültürünün bir ürünü olan Cadılar Bayramı kutlanabilmektedir. Öte yandan kendileri gibi düşünmeyen insanları zındık veya kâfir olmakla suçlayan bu dar görüşlü zihniyetin ümmeti birleştirebilmesi mümkün değildir.
GÜNÜMÜZDE TASAVVUF: YENİ YORUMLAR VE İNSAN-I KÂMİL ARAYIŞI
Tasavvuf günümüz insanının arayışlarına somut bir cevap üretebilir mi? Yoksa tasavvufun hedeflediği insan-ı kâmil portresi klasik metinlerde kalan bir idealden mi ibarettir? Tasavvuf, günümüz insanının ve gençlerin manevi ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde sosyal hayata yeniden nasıl dokunabilir?
Günümüz insanı tasavvufa her zamankinden daha çok muhtaçtır. Dünyevîleşmenin ve maddiyatın çok öne çıktığı, kitlelerin reklamlarla özendirildiği, ahlakın dibe vurduğu böyle bir dönemi herhalde tarih pek görmemiştir. Tasavvuf ise insana ahlak ve maneviyat aşılayan, kanaati, zühdü ve takvayı öğreten bir okuldur. Yani günümüzün hastalıklarının panzehiri tasavvuftadır. Gençlerimiz birkaç olumsuz örneğe takılıp bu büyük kültürden uzak durmamalıdır.
Ancak tasavvuf yolu da eski eğitim usullerinde takılıp kalmadan yeni içtihadlar yani yorumlar ile günümüz insanının ihtiyaçlarına göre eğitim usullerini yenilemelidir. Mesela eskiden bazı tarikatlar nefs terbiyesi için 40 günlük inzivâ demek olan halvet uygulaması yaparlardı. Tarım toplumunda insanların özellikle kış mevsiminde 40 gün halvete çekilmeye vakitleri oluyordu. Ancak bugün sanayi toplumunda, metropollerde bir işçi veya memurun 40 gün işe gitmeden inzivaya çekilip halveti uygulaması oldukça zordur. Bu sebeple adı Halvetiyye olan tarikatlar bile halvet uygulamasını büyük oranda terk etmek zorunda kalmıştır.
Günlük zikir sayılarının da günümüz insanının çalışma hayatına göre uyarlanması gerekir. Ayrıca eski tasavvufî eserlerin “âdâbu’l-mürîdîn” bölümlerindeki mübâlağalı edep kuralları büyük oranda rafa kaldırılmalı, şeyh mürid ilişkileri hoca talebe münasebetine ve dostluğa indirgenmelidir. Nitekim asırlarca önce Orta Asya’da Hâcegân meşayıhı şöyle demiştir: “Şeyhlik kapısını kapat, dostluk kapısını aç”. Günümüz gençleri için böyle bir usul daha faydalı olacaktır.
İnsan-ı kâmil modelinin eski tasavvufî kitaplarda kalmış bir hâtıra ve günümüzde pek karşılığı olmayan bir hayal olmadığını, günümüzde de kâmil insanların var olduğunu gençlere anlatabilmenin en iyi yolu, bu kâmil insanları gençlerle buluşturmak, onların İslam’a hizmetlerini ve fedakârlıklarını doğru bir şekilde anlatmaktır. Bu anlamda yakın dönemde yaşamış ve kısa süre önce vefat etmiş Allah dostlarının hâtıralarını okumak da çok faydalıdır. Aksi takdirde bunları bilmeyen insanlar, kâmil insanların hayatlarını sadece yüzlerce yıl önce yazılmış tasavvufî menkıbe kitaplarından okurlarsa, günümüzde böyle örnek insanların azaldığını zannetme yanılgısına düşebilirler. Bu konuda Prof. Ethem Cebecioğlu hocamızın “Allah Dostları” üst başlığı ile yayınladığı bir seri kitap tavsiyeye şâyândır. 20 ve 21. yüzyılda yani yakın dönemde yaşamış olan bu güzel insanları tanımak, kâmil insanların hâlâ devam ettiğini gösterecektir.
Kaynak: Altınoluk Dergisi, Sayı: 489









YORUMLAR
-
İlk yorumu yapan siz olun!