Doç. Dr. Mehmet Dinç: Dijital Bağımlılık, Cihaz Sorunu mu Yoksa Anlam Sorunu mu?

Yeşilay Genel Başkanı Psikolog Doç. Dr. Mehmet Dinç ile gerçekleştirilen bu röportajda, dijital bağımlılığın ardındaki asıl tehlike —‘anlam krizi’— ve modern insanın ruhsal yalnızlığı konuşuldu.

İnsan insanın şifası ve yurdu iken, yalnızlık küresel bir hastalık haline geldi. Aynı çatı altındaki aile fertlerinin bile birbirinden habersiz yaşadığı bu dijital çağda, kopan insani bağların ruhumuzda açtığı yaraları, betonlaşan hayatların fıtratımızdan nasıl çaldığını Yeşilay Derneği Genel Başkanı Psikolog Doç. Dr. Mehmet Dinç Bey ile gerçekleştirdiğimiz bu özel söyleşide sorguluyoruz.

Mehmet Dinç Bey, dijital bağımlılıkları bir sonuç olarak görüyor ve sorunun kökeninde yatan "anlam krizine" dikkatlerimizi çekiyor ve ruhi çöküşün arttığı bu çağda, huzurlu ve anlamlı bir hayat inşa etmenin yollarını açıklıyor.

BAĞIMLILIK DEĞİL, ANLAM KRİZİ: MEHMET DİNÇ İLE DİJİTAL ÇAĞIN RUH HÂLİ

Dijital Bağımlılık Bir Cihaz Sorunu mu, Anlam Sorunu mu?

Dijital bağımlılıklar, tüm dünyayı derinden etkileyen bir problem olarak aile bağlarını zayıflattı. Aynı evin içinde olan aile fertleri bile birbirinden habersiz bir duruma geldi. Bu sorun özünde bir cihaz, bir ekran problemi midir; yoksa altında, modernleşmenin insan fıtratında ve maneviyatında açtığı daha büyük yaralar mı yatmaktadır?

Mehmet Dinç: Dijital bağımlılıklarda problem cihazda değil, insandadır. Dünyanın farklı coğrafyalarındaki gözlemlerimde şunun altını çiziyorum: Bu problem evrenseldir ve 7’den 70’e her yaştan insanı etkilemektedir.

Bu küresel yaygınlık bize gösteriyor ki, teknolojik bağımlılık dediğimiz şey, bir sonuçtur. Kritik tezimiz şudur: Hiçbir problem tek başına var olmaz. Teknoloji bağımlılığını ortaya çıkartan, besleyen ve çözümüne engel olan daha büyük sosyo-psikolojik, çevresel ve özellikle de manevi zorluklar mevcuttur. Eğer biz bu kök nedenleri görmezden gelirsek, sadece teknolojiyi "günah keçisi" ilan edip, her türlü dijitalleşmeye karşı duruş sergilersek, bu yol bizi bir yere götürmez.

Modernleşme, insana fiziki anlamda rekor düzeyde refah ve kolaylık sundu. Elektriğe, temiz suya, sağlık ve eğitim hizmetlerine erişim inanılmaz hızla arttı. Ancak, bu dışsal refahın bedeli, ruhumuzdaki tahribat oldu. İnsan, kendi içinde hissettiği anlam boşluğunu doldurmak için en kolay ulaşılabilir ve en ucuz kaçış yolu olan dijital dünyaya yöneldi. Fıtratımızda olan irtibat kurma, anlam bulma ve hareket etme gibi temel ihtiyaçlar, modern hayatın baskısı altında karşılanmayınca, teknoloji, bu boşlukların tatmin edilmemiş bir taklidi haline geliyor. Esas mesele, insanın hayatını anlamlandıramaması meselesidir. Kendimizi ne kadar kendimizden uzaklaştırır, ruhumuzu ne kadar soğutur ve öldürürsek, o kadar mutsuz olmaya ve başka hayatlar yaşamaya mahkumuz. Bu bazen internet bağımlılığına, bazen başka bir bağımlılığa götürür.

Sıla-i Rahim Dijital Çağda Nasıl Zayıflıyor?

Bu ayki kapak konumuz sıla-i rahim, yani akrabalık ve insanî bağları diri tutmak. Son 50 yıldaki hızlı şehirleşme ve doğal hayattan kopuş, insanın irtibat kurma zeminini zayıflattı. Çocukların sanal dünyayı adeta uzuvları gibi görmesi ve yalnızlaşması, sosyal ve aile bağlarımızı nasıl etkiliyor? Bu kopuşun sıla-i rahim üzerindeki tehdidi nedir?

Mehmet Dinç: Yaşadığımız değişim o kadar dramatik ki, bu nesil, internetsiz bir dünyayı bilmez halde dünyaya geldi. Gençlere, "bir gün susuz mu, yoksa telefonsuz mu kalmayı tercih edersin?" diye sorulduğunda, çoğu susuz kalmaya dayanabileceğini, ancak internetsiz olmaya tahammül edemeyeceğini belirtiyor. Onlar için teknoloji adeta bir organ, bir uzuv haline gelmiş durumda.

Bu özdeşleşmenin temeli, insanın eşyadan yana zengin, insandan yana fakir büyümesinde yatar. Anne babasının yüzünden çok ekranları, kameraları gören bir nesil, hayvanları, tabiatı, toprağı tanımadan büyüyor. Oysa insanın toprağa dokunmaya, tabiatı görmeye ihtiyacı var. Bir yüksek lisans çalışması, evinden ağaç, çiçek veya çimen gören ya da evinde bitki yetiştiren insanların psikolojik anlamda çok daha güçlü olduğunu ortaya koydu. Kâinatla, bitkiyle kurulan ilişkinin zayıflaması, nihayetinde insanın hem kendisiyle hem de diğer insanlarla kurduğu ilişkiyi koparıyor. Bu durum, eşya ile kurulan ilişkinin israfa dönüşmesiyle de kendini gösterir.

Bu kopuşun en ağır sonucu ise yalnızlık. Her beş insandan birinin kendini yalnız hissettiği bildiriliyor. Oysa yalnızlığın tek şifası insandır; para, makam ya da ekran değildir. Bizim inancımızda bunun karşılığı bellidir: İnsan, insanın şifasıdır, yurdudur. Kur’an-ı Kerim’de Tevbe suresinin 119. ayetinde Allah’tan sakınmamız/korkmamız emredilirken hemen ardından sâdık/sâlih kimselerle beraber olmamız emrediliyor.

Dediğiniz gibi günümüzde “kutularının içerisinde” yaşayan insanlar, aynı çatıyı paylaşırken bile ruhen birbirinden habersiz yaşıyor. Bir anne baba, Samsun’daki kazayı, Amerika’daki olayı takip ederken, kendi çocuğunun dünyasında ne tür bir felaket yaşandığından haberdar değildir. Eşinin dünyasına ne tür seller, afetler var, bundan habersizdir. Bu durum, nefsin kolay yolu seçme, sorumluluktan kaçma eğiliminin dijital yansımasıdır.

Bu kopuş haliyle aile bağlarını da derinden sarsıyor. Gençler, kendi babalarının hayat mücadelesini, hikâyesini bilmiyor. Gençlik, Mark Zuckerberg’in veya meşhur dizi oyuncularının biyografilerini, nasıl başarılı olduklarını bilmekte, ancak kendi babalarının hayatında hangi zorlukların üstesinden geldiğini bilmemektedir. Bu hikâyesiz nesil, kendi köklerinden koptuğu için, sanal ilgi ve alakada teselli bulmaya çalışıyor, başkalarının nefretleri ve gündemleriyle hayatını devam ettiriyor. Hayat bir film gibi görülmeye başlandığında, insan kendi hikâyesinin başrolü olamayıp figüran olarak kalır. Sıla-i Rahim’i korumak, önce birbirimizin dünyasını önemsemek, birbirimizin dertlerinden haberdar olmakla başlar.

“İnsan, İnsanın Yurdudur” — Yalnızlığın Gerçek İlacı

Maddi refahın arttığı çağımızda, ruhi çöküşün artmasını ve bağımlılıkların yaygınlaşmasını nasıl açıklarsınız?

Mehmet Dinç: Evet, maalesef günümüzde insan, fiziki dünyayı bu kadar güzel imar ederken, kendi iç dünyasını tahrip ediyor. İnsan, var olmak için anlama ihtiyacı duyar. Bu ihtiyaç su, hava, yemek kadar temel bir ihtiyaçtır. Eğer bizler, hayatımızı neden yaşadığımızı anlamlandıramazsak edindiğimiz bütün bilgi bir yüke dönüşür.

Bu yükün dramatik bir örneği, 27 yaşındaki bir gencin intihar mektubunda somutlaşır. Beş yaşından itibaren iyi bir iş bulabilmek uğruna anlamsız detayları (blok flüt, trigonometri, periyodik cetvel) ezberleyerek hayatını tüketmiştir. Sonuçta iyi bir iş bulmasına rağmen, hayatının beşte yedisinden nefret ettiğini itiraf eder. Mektup, "Merhaba, intihar edelim mi?" başlığıyla sona erer. Bu mektuba sayısız gencin destek vermesi, anlamsız, sadece başarı odaklı eğitim sisteminin ruhsal maliyetini gösterir. Birey, sırf iyi bir iş bulmak uğruna hayatının en kıymetli ergenlik yıllarını sıkıntıdan okumalar, ezberler ve test çözmelerle tüketmiştir.

Bizim hakikatimiz, bedenin daha ötesinde bir varlığa sahip. İnsan dediğimiz varlık kesinlikle ama kesinlikle beden değildir. İnsan kendini beden olarak görürse, beden olarak davranırsa, bedenin ötesine geçmekte zorlanır. Yunus’u hatırlayalım: “Ete kemiğe büründüm, yunus diye göründüm.”

Beden, dünyada insanın hapishanesidir, eskilerin tabiriyle ten kafesidir. İnsan bu dünya için yaratılmamıştır: Bu, nihilistlerin söylediği gibi dünyaya atılmış çaresiz bir varlık olduğumuz anlamına gelmez. Tam tersine, bu dünya bize bir fırsat, bir lütuftur; ancak bu lütuf, dünyayı değerlendirmekle alakalıdır, tadını çıkarmakla alakalı değil. Biz cenneti özlüyoruz. Mevlana’nın Mesnevi’sinde sazlığından kopan neyin figanı, o ana yurda duyulan özlemi anlatır. İsmet Özel'in dediği gibi: “İnsan cenneti özlediği kadar Müslümandır.”

Buradan çıkan sonuç şudur: Ömrü çok severiz; çünkü her saniyesi Cennet’e yatırım malzemesidir. Ama dünyayı sevmeyiz. Niye? Dünya bizim gurbet yerimizdir.

Müslümanların zilletinin (zayıflığının) sebeplerinden biri vehendir. Vehen nedir? Dünyayı çok sevmek ve ölümü kerih görmektir. İnsan dünyaya çok yatırım yaptığında, ister istemez ölüm gerçeğinden uzaklaşır, hatta küser ve dünyadan kopmak istemez.

Teknolojik bağımlılık ve aşırı tüketim de bu dünya sevgisinin ve anlam krizinin bir yansımasıdır. Kumar, oyun, alışveriş gibi davranışsal bağımlılıkların, kimyasal bağımlılıklarla beyin üzerindeki etkileri ve işlettiği süreçler açısından bir farkı yoktur; her ikisi de beyni bozar. Ancak biz, bir annenin çocuğunun uyuşturucu yerine kumar bağımlısı olmasına "çok şükür" demesi gibi, davranışsal bağımlılıkları kötü bir alışkanlık gibi görüp ciddiye almıyoruz. Oysa bağımlılık bağımlılıktır; aynı sistemleri işletir.

Ayakta kalmanın, bu yüklerle başa çıkmanın yolu ise, başta kendimiz olmak üzere, her Müslümanın hatırlaması gereken bir gerçeği kabul etmektir: Bu dünya cennet değil. Burada illaki hüzün olacak, dert olacak, hastalık olacak. Eğer devamlı hayal kırıklığı yaşıyorsak, bu, hayallerimizi yanlış malzemeden yaptığımız anlamına gelir.

Doğru yaklaşım, yüklerin azalmasını istemek yerine, o yüklerle başa çıkacak gücün, dirayetin ve zekânın artmasını istemektir. Önemli olan, yıkılmak, yorulmak değil, yorgunluğa teslim olmamaktır.  Yıkılıp kalkmayı sürdürdüğümüz sürece, yenilgi yoktur. Hayat bizi ezdiğinde, o baskı altında çaresiz kalmak yerine, devasını aramak, o derde karşı dirayetli bir duruş sergilemek gerekir.

Mutluluk İcat Edilmez, İnşa Edilir

Bu çağda hem evlilik dinamiklerini ayakta tutmak hem de ferdi hayatımızda mutlu ve huzurlu bir hayatı inşa etmek için neler yapabiliriz?

Mehmet Dinç: Mutluluk, icat edilen değil, inşa edilen bir olgudur. Bu inşa, sabır, emek, gayret ve fedakârlık gerektirir.

Öncelikle, evde bir problem varsa, düzeltebileceğimiz ilk insan daima kişinin kendisidir. Eşim şöyle, çocuğum böyle demek mazeret değildir. Birisi fedakârlık yapacaksa, ilk adımı kişi kendisi atmalıdır. Bu süreçte çiftçileri örnek almalıyız: Tohumu ekerler, bilgi suyuyla sularlar, etrafındaki zehirli otları temizlerler ve sabırla beklerler. Hemen olumlu değişimler beklemek yerine, sabırlı olmalıyız.

Çocuklar ve gençler için çözüm ise, Afrika atasözü ile başlar: “Bir çocuk yetiştirmek istiyorsan, önce bir köy kurmalısın.” Çocukların üç temel ihtiyacını dijital alan dışında karşılamadıkça, ekranı kısıtlamak fayda etmez:

Enerji Boşaltma: Hareket etme ve fiziksel aktivite imkânı: Çocuklar, enerjilerinin en yüksek olduğu dönemde, bu enerjiyi harcayacak alanlardan mahrum kalmıştır.

Görünme ve Takdir Edilme: Kendi başarılarını hissedebileceği, varlığının onaylandığı bir zemin. Yalnızlık, görülmemenin sonucudur.

Sosyalleşme: Akranlarıyla sağlıklı ve yapıcı ilişkiler kurabileceği ortamlar.

Bu ihtiyaçlar internet dışında karşılanmadıkça, çocuk bu ihtiyacını karşıladığı yere, yani ekrana yönelecektir.

Ayrıca, çocuklarımıza bilgili kullanım becerisi kazandırmalıyız. Bu, dijital dünyada en hızlı işi görüp oradan ayrılmak için elzemdir. On parmak yazma becerisi, program kısayollarını bilme gibi yetkinlikler vakit israfını önler. Bir metni 10 dakikada yazabilecekken, beceriksizlik yüzünden yarım saatte yazmak, hayatın en kıymetli yıllarından çalınan bir vakit israfıdır. Dışarıda yaşanması gereken bir hayat olduğu bilinciyle, teknolojiyi amaçsızca değil, hedefe yönelik ve hızlı kullanmak gerekir.

İkinci olarak, görüştüğümüz insanları bir süzgeçten geçirmeliyiz. İnsan, en sık görüştüğü beş kişinin ortalamasıdır. Bize hırs, malayani, dedikodu veya tüketim virüsü bulaştıran insanlardan uzak durmak, ruh sağlığımızın en kritik kalkanıdır. Nasıl fiziksel bir virüsten kaçındıysak, manevi virüslerden de kaçınmalıyız.

Son olarak, kalbi temizleme gayreti. Kalp, Allah’ın tecelli makamıdır. Şairin dediği gibi: “Sür, çıkar ağyarı dîl (gönül)den, tâ tecelli ede Hak,/Padişah girmez saraya hane mâmur olmadan.” Kalpte ne kadar gereksiz lüzumsuz kirli çerçöp varsa (benlik, hırs, dünya sevgisi, ağyar), bunların temizlenmesi gerekir. Dijital bağımlılığa iten şey, kalpteki bu anlam boşluğu ve temizlenmemiş isteklerdir.

En büyük ödülümüz, kişinin kendisine yakışan bir hayatı yaşamasıyla elde ettiği iç huzurdur. 25 yaşındaki bir gencin, kimse bilmediği halde, sürdürdüğü hayat tarzının "bana yakışmıyor.” diyerek kurtulmak istemesi, bu manevi otokontrolün gücünü gösterir. Bu, dış baskılardan çok daha kıymetli ve kalıcı bir dayanıklılıktır. Unutmayalım ki bir kişinin hayatını güzelleştirmesi için dünyanın en güzel konuşması bile yetersizdir; önemli olan, kişinin kendi içinde değişim için sebep aramasıdır.

Bizler, bu dünyada anlamlı şeylere üzülmeli, anlamlı gayeler için yorulmalıyız. Yolumuzda yıkılıp kalkmayı, sabırla sebat etmeyi sürdürdüğümüz sürece, problem yok demektir. Hayatımızı güzelleştirmek için gereken irade ve gayret, kişinin kendi kalbindeki temizleme ve inşa sürecinden başlayacaktır.

Kendimizi inşa sürecinde bir Müslüman için en güzel model hiç şüphesiz Peygamber Efendimiz. Ancak bazen Peygamber ve sahabe gibi modeller, bize ulaşılamaz, çok uzak gibi gelebiliyor. Bu durumu nasıl aşabiliriz? Aynîleşmenin /özdeşim kurmanın adımları nelerdir?

Mehmet Dinç: Bu çok kritik bir sorudur. İnsan, ulaşılamaz gördüğü biriyle özdeşim kuramaz, taklit edemez. Özdeşim kurmak için üç temel basamağa ihtiyacımız var:

Hayranlık (Aşk): İnsanlar, hayran olduğu insanlarla özdeşim kurabilirler. Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’e yönelik göğsümüzde bir aşk, bir sevinç, bir coşku olması lazım. Sezai Karakoç’un dediği gibi: “İslam bir sevinçti, kaplardı içimizi.” Aşk kelimesi, sarmaşıkla aynı kökten gelir; aşk da sarmaşık gibi insanın her tarafını kuşatır. Bu hayranlık, özdeşim kurmanın ilk şartıdır.

Yakınlık: Hayran olduğumuz zatı, uzakta, ulaşılamaz, dokunulamaz görmemeliyiz. Efendimiz (s.a.s)’e yakın hissetmemiz gerekir; sanki yanımızdaymış gibi. Onun gibi olabiliriz düşüncesiyle oturmak, kalkmak, konuşmak, susmak, bakmak ve gülmek istemeliyiz. Namazı kılarken “Beni gördüğünüz gibi namaz kılın.” buyurması, onun her davranışının bize bir ölçü olduğunu gösterir.

Tanıma: Yakınlık hissetmek için tanımamız lazım. Efendimiz (s.a.s) nasıl otururdu, nasıl kızardı, nasıl tepki verirdi? Bunların hepsini bilmeliyiz. Tarihte hayatının her saniyesi bu kadar bilinen başka bir insan yoktur; bütün davranışları, sözleri kitaplarımızda mevcuttur. Tanımadan, kalbimizdeki hareketler davranışa dönüşmez.

Bu tanıma sürecinde, öğrenme kanallarımızı değiştirmeliyiz. Sadece okuyarak değil, Peygamber gibi yaşayan insanları görerek, Kâinatı okuyarak da öğrenmeliyiz. Eğer bir sorun için aşk ile cevap arıyorsanız, o cevap da aşk ile sizi arar, bir yerde buluşursunuz. Suya ne kadar susarsak, Efendimiz’e de o kadar susadığımızda onu anlamanız ve ona benzemeye çalışmamız mümkün olur.

Değerli vaktinizi ayırıp paylaştığınız bu kıymetli sohbet ve mesajlarınız için çok teşekkür ederiz.

Mehmet Dinç: Ben de bu önemli konuyu gündeme getirdiğiniz ve ilgilendiğiniz için teşekkür ederim.

Kaynak: Altınoluk Dergisi, Sayı: 477

İslam ve İhsan

DİJİTAL DÜNYANIN TEHLİKELERİ

Dijital Dünyanın Tehlikeleri

DİJİTAL DETOKSA İHTİYACIMIZ VAR

Dijital Detoksa İhtiyacımız Var

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle