Okulun Kapısına Polis mi Dikmeli, Yoksa Gencin Gönlünü mü Eğitmeli?
Her okulun kapısına polis koymak güvenliği sağlamaya yeter mi? Gençleri şiddetten korumak için gözden kaçırdığımız asıl mesele ne?
6 Ekim 2026ʼda İstanbul Başakşehir’de 15 yaşındaki bir çocuk, başka bir ortaokula bıçakla girerek 8 öğrenciyi yaraladı. Çocuklardan biri vefât etti.
OKULUN KAPISINDA GÜVENLİK, PEKİ YA GÖNÜLLERDEKİ TEHLİKE?
Yakın zaman önce de farklı vilâyetlerimizde buna benzer birkaç hâdise vukû buldu.
Elbette birkaç hâdiseden hareketle milyonlarca genci, onları yetiştirmeye çalışan ebeveynleri ve topyekûn eğitim câmiasını suçlamak yanlış olur.
Gençlerimizin içinde elbette pırıl pırıl evlâtlarımız var.
Okullarda nice fedakâr öğretmenlerimiz var.
Âile yuvasında evlâdının üzerine titreyen nice gayretli anne-baba mevcut.
Fakat son zamanlarda artışa geçen elîm hâdiseler, mühim bir suâli karşımıza çıkarıyor:
“Bir mektebin kapısına polis koymak, orayı ne kadar emniyetli/güvenli hâle getirebilir?”
‒Silahı kapıda arayabilirsiniz.
‒Bıçağı çantada bulabilirsiniz.
‒Peki öfkeyi nerede arayacaksınız?
‒Merhametsizliği hangi cihaz tespit edebilir?
Bir çocuğun içinde yıllarca biriken mânevî boşluğu hangi güvenlik kamerası görebilir?..
***
Ortada bir açlık var, fakat neye aç olduğumuzun teşhisini doğru yapmıyoruz!
Bugünün insanı aç. Fakat ekmeğe değil, mâneviyâta, muhabbete, merhamete, şefkate, ilgiye, saygıya aç.
Kendisine; “Sen niçin varsın? Kimin mülkünde yaşıyorsun? Bu dünyaya geliş niye, gidiş niye, bu akış nereye?..” suallerinin cevabını verecek yüce hakikate muhtaç.
Kendisini gerçekten görecek, duyacak, dinleyecek, anlayacak, dertleşecek, fazîletli bir anne-babaya, fedakâr bir hocaya, samimî bir dosta muhtaç.
***
Hangi gıdaya aç olduğunu bilmeyen insan, önüne geleni yemeye başlar.
İmam Şâfiî Hazretleri:
“Kendini hak ile meşgul etmezsen, bâtıl seni işgal eder.” buyurduğu gibi, esas ihtiyacı olan mâneviyâtı bulamayan biri, bunun boşluğunu nefsâniyetle doldurmaya kalkışır. Sefâleti saâdet zannetmeye başlar.
‒Rûhunun açlığını ekran bağımlılığıyla, sanal kumar illetiyle, alkol ve uyuşturucu tiryâkiliğiyle telâfi etmeye çalışır.
‒Yalnızlık duygusunu sosyal medyadaki takipçi sayısıyla bastırmaya kalkar.
‒Değersizlik hissini gösterişle,
‒Aşağılık duygusunu israfla,
‒Heyecan ihtiyacını şiddetle,
‒Sevilme arzusunu sahte alkışlarla,
‒Kendini gösterme ihtiyacını, meydan okumayla tatmin etmeye çalışır.
***
Bugün evlât yetiştirmede yapılan en büyük yanlışlardan biri, onların zihinlerini doyururken gönüllerini aç bırakmaktır.
‒Bilgi veriliyor; fakat o bilginin nasıl ve niçin kullanılacağı öğretilmiyor.
‒Sanat-meslek öğretiliyor; fakat işin mesʼûliyet / sorumluluk tarafı ihmal ediliyor.
‒Helâlden kazanılan bir liranın, haramdan kazanılacak milyonlardan kıymetli olduğu öğretilmiyor.
‒Rekābet öğretiliyor; merhamet unutuluyor.
‒Başkalarının felâketi üzerine saâdet inşâ edilemeyeceği şuuru verilemiyor.
‒Çocuklara-gençlere hakları ezberletilirken, vazifeleri aynı derecede hatırlatılmıyor.
Neticede; diploma sahibi insanlar yetiştirmenin, “insan yetiştirmek” olmadığı, acı tecrübelerle ortaya çıkıyor.
***
Şunu unutmayalım ki:
‒Çocuğun gönlünü doyurmak, ona her istediğini vermek değildir.
‒Çocuğa sevgi; ona sınırsızlık, ölçüsüzlük telkin etmek değildir.
‒Merhamet, disiplinsizlik değildir.
‒Çocuk, hem sevildiğini hem de sınırlarının olduğunu bilmelidir.
***
Dolayısıyla sadece zihinlere bilgi yığmak değil, kalbi de eğitmek gerekiyor. Kalbe daha küçük yaşlardan itibaren Allah sevgisi ve korkusu, ihsan duygusu, takvâ şuuru, kul hakkı hassâsiyetini aşılamak îcâb ediyor.
Nitekim peygamberlerin iki fârik vasfı;
Vahyi tebliğ etmek ve insanların iç dünyalarını tezkiye etmek, mânen arındırmaktır.
Bunun için nebevî terbiye sisteminde;
‒Tâlim ve terbiye müşterek olarak verilir.
‒Eğitimle öğretim mezcedilir.
‒İlim irfân ile,
‒Bilgi ahlâk ile istikâmetlendirilir…
Aksi takdirde Mevlânâ’nın tâbiriyle:
“Ahlâksıza ilim öğretmek, eşkıyânın eline kılıç vermek gibidir.”
Kalbi tekâmül ettirmeyen, ahlâkı inkişâf ettirmeyen, nefsâniyeti palazlandıran tek kanatlı bir eğitimin neticesi;
‒Her okulun kapısına polis dikmek,
‒Her binanın önüne bekçi koymak,
‒Her markete, her çarşı-pazara mâliye müfettişleri göndermek vs…
Bu nevî tedbirler gerekli olsa da, esas çâre bu değil. Çâre; hakikî kontrol mekanizmalarını gönüllere kurabilmek. Bunun yolu da İslâmʼı, îmânı, ahlâkı, takvâyı doğru anlamak, yaşamak ve yaşatmaktan geçiyor.
Şu hâdiseler ne kadar mânidardır:
***
Bir gece vakti Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-, mûtâdı olduğu üzere Medîne sokaklarını gezmekteydi. Önünden geçmekte olduğu bir evden, bir ana ile kızının dışarıya kadar taşan tartışmasını gayr-i irâdî işitti. Anası, kızına:
“–Kızım, yarın satacağımız süte biraz su karıştır!” demekteydi.
Kız ise:
“–Anacığım, halîfe süte su karıştırılmasını yasak etmedi mi?” dedi.
Anası, kızının sözlerine sert çıkarak:
“–Kızım, gecenin bu saatinde halîfenin süte su kattığımızdan nasıl haberi olacak?!” dedi.
Ancak gönlü Allah korkusu ve sevgisi ile dipdiri olan kız, anasının süte su katma hîlesini kabullenmedi:
“–Anacığım! Halîfe görmüyor diyelim, peki Allah da mı görmüyor? Bu hîleyi insanlardan gizlemek kolay, ama her şeyi görüp bilen Allah’tan gizlemek mümkün mü?..” dedi.
Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- kızın verdiği bu cevaptan son derece etkilendi. Onu sıradan bir sütçü kadının kızı değil, gönlündeki takvâsı sebebiyle müstesnâ bir nasip bildi ve oğluna gelin olarak aldı. İslâm tarihinde beşinci halîfe olarak yâd edilen Ömer bin Abdülazîz de bu temiz âileden dünyaya geldi. (Bkz. İbnü’l-Cevzî, Sıfatü’s-Safve, II, 203-204)
***
Abdullah bin Câfer -radıyallâhu anhumâ- bir seyahat esnâsında, bir hurma bahçesine uğradı. Bahçenin hizmetçisi siyahî bir köle idi. Köleye üç adet ekmek getirmişlerdi. Bu sırada bir köpek geldi. Köle, ekmeklerden birini ona attı. Köpek, ekmeği yedi. Öbürünü attı. Onu da yedi. Üçüncüyü attı. Onu da yedi.
Bunun üzerine Abdullah bin Câfer -radıyallâhu anh- ile köle arasında şöyle bir konuşma geçti:
“‒Senin ücretin nedir?”
“‒İşte gördüğünüz üç ekmek.”
“‒Niçin hepsini köpeğe verdin?”
“‒Buralarda hiç köpek yoktu. Bu köpek uzaklardan gelmiş olmalı. Aç kalmasına gönlüm râzı olmadı.”
“‒Peki bugün sen ne yiyeceksin?”
“‒Sabredeceğim, günlük hakkımı Rabbimin bu aç mahlûkuna devrettim.”
Bu güzel ahlâk karşısında hayran kalan Abdullah -radıyallâhu anh-:
“‒Sübhânallah! Bir de benim çok cömert olduğumu söylerler. Hâlbuki bu köle benden daha cömertmiş!” buyurdu. Ardından da o köleyi ve hurma bahçesini satın aldı ve köleyi âzâd edip, hurmalığı ona bağışladı. (Gazâlî, Kimyâ-yı Saâdet, trc. A. Fâruk Meyân, İstanbul 1977, s. 467.)
Şimdi bir düşünelim; bu köle ve sütçü kadının kızı, nerede tahsil gördü? Hangi üniversitede master / yüksek lisans, doktora yaptı? İşte bugün en çok bu gönül eğitimine muhtacız…
BİLGİ, İNSANI İNSAN YAPMAYA YETER Mİ?
İnsanı yetiştiren bilgi midir?
Eğer yalnız bilgi insanı kemâle erdirseydi, insanlık tarihinin en büyük zulümlerinin arkasında hep câhiller olması gerekirdi.
Fakat günümüzün modern câhiliyesi bize bunun böyle olmadığını açıkça gösterdi.
‒Atomu parçalayacak kadar bilgili olup bir şehri yok edecek silahlar üretmek mümkündür.
‒İnsan davranışlarını çok iyi öğrenip bu bilgiyi toplumları kandırmak için kullanmak mümkündür.
‒Teknolojinin zirvesine çıkıp onu katliam için kullanmak da mümkündür.
Demek ki bilgi güçtür, kuvvettir; fakat doğruluk, haklılık, istikâmet değildir.
Bilgi, insana nasıl yapacağını öğretir. İrfan, yani kalbî olgunluk ise niçin yapması veya yapmaması gerektiğini öğretir.
Bilgi, eldeki bıçak gibidir. Ahlâk ise o bıçakla ekmek mi keseceğine, bir canı mı inciteceğine karar veren vicdanı yetiştirir.
İşte bizim medeniyetimizin “ilim” ile beraber “irfan”, “tâlim” ile beraber “terbiye/edep” üzerinde ısrarla durmasının sebebi budur.
Yani eğitim, yalnızca insanın zihnine bilgi yığmak değil, o bilgiyi hayra kullanacak insanı yetiştirmektir.
Bugünkü sistemde îman, ahlâk, vicdan, terbiye, edep eğitimi yeterli seviyede verilemeyince, geriye sınavlara hazırlık odaklı, kuru bir yapı kalıyor.
Okul sınavlarından yüksek puan alan, fakat ilâhî imtihanlarda sınıfta kalan nesiller yetişiyor maalesef.
GÖNÜL TERBİYESİNİ KAYBETTİK
İnsan yalnız dışarıdan yönetilen bir varlık değildir. Asıl mesele, polis görmediğinde de kötülük yapmamasını sağlayacak iç murâkabeyi tesis edebilmektir.
Şu hâdiseler ne kadar mânidardır:
***
Bir gün Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, zekât olarak toplanan koyunların bulunduğu yere gitmişti. Koyunların başında, ücret karşılığı çalışan bir çoban bulunuyordu. Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, çobanın yarı çıplak vaziyette dolaştığını görünce hemen onu çağırdı ve:
“‒Bizim için kaç gün çalıştın, bizde ne kadar alacağın var!?” diye sordu.
Efendimizʼin bu suâlinden, işine son verileceğini anlayan çoban, büyük bir endişeyle:
“‒Niçin yâ Rasûlâllah? Yoksa hayvanların bakımını ve gözetimini güzel yapamıyor muyum?” diye sordu.
Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ise:
“‒Hayır, ondan değil! Lâkin ben, aramızda çalışan insanların, yalnız kaldıklarında bile Allah Teâlâ’dan hayâ eden kişiler olmasını arzu ediyorum! Yalnız kaldığında Allah Teâlâ’dan hayâ etmeyen kişinin yaptığı işi istemiyorum!” buyurdu.[1]
***
Yine ihsan şuuruyla yaşayan diğer bir çobanın şu hâli de çok ibretlidir:
Abdullah ibn-i Ömer -radıyallâhu anhumâ-, arkadaşlarıyla birlikte Medîne civârında bir yere çıkmıştı. Onun için bir sofra kurdular. Bu sırada yanlarına bir koyun çobanı uğradı ve selâm verdi. İbn-i Ömer:
“–Gel ey çoban, sofraya buyur.” dedi. Çoban:
“–Ben oruçluyum.” cevâbını verdi. İbn-i Ömer:
“–Bu şiddetli sıcakta oruç mu tutuyorsun, bir de bu hâlde koyun güdüyorsun?” dedi. Daha sonra çobanın kalbî seviyesini anlamak için:
“–Şu sürüden bize bir koyun satsan, parasını sana ödesek, etinden de iftar edeceğin kadarını sana versek olmaz mı?” teklifinde bulundu. Çoban:
“–Sürü benim değil, bu koyunlar efendimindir.” cevâbını verdi. İbn-i Ömer -radıyallâhu anhumâ- yine çobanı denemek için:
“–Kayboldu dersin, efendin nereden bilecek ki?” deyince, çoban ondan yüzünü çevirdi ve parmağını semâya kaldırarak:
“–Allah nerede?!” dedi.
İbn-i Ömer -radıyallâhu anhumâ-, çobanın bu ihsan ve murâkabe şuurundan çok duygulandı. Bu düşünceler içinde, bir müddet kendi kendine; “Çoban dedi ki: Allah nerede? Çoban dedi ki: Allah nerede?” deyip durdu. Medîne’ye vardığında da, ilk iş olarak çobanın efendisine bir elçi gönderip sürüyü ve çobanı satın aldı. Çobanı âzâd ettikten sonra sürüyü de ona bağışladı. (İbn-i Esîr, Üsdü’l-Gâbe, III, 341)
İşte tasavvufî terbiyenin gâyesi de kalplere bu ihsan şuurunu, yani biz Oʼnu göremesek de Allâhʼın bizi her an görmekte olduğu hakîkatini sâbitlemektir.
Tasavvuf, dâimâ Rabbimizʼin müşâhedesi altında, yani her hâl ve hareketimizi kaydeden ilâhî kameralar önünde bulunduğumuz şuurunu kalbe nakşetmektir.
Bunun için murâkabe derslerinde bilhassa;
وَهُوَ مَعَكُمْ اَيْنَ مَا كُنْتُمْ
“…Nerede olursanız olun, O (Allah) sizinle beraberdir...” (el-Hadîd, 4)
وَنَحْنُ أَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَر۪يدِ
“…Biz ona (insana) şah damarından daha yakınız.” (Kāf, 16) âyet-i kerîmelerinin tefekküründe derinleşilir.
***
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buyuruyor:
“Dikkat edin! Bedende bir et parçası vardır. O iyi olursa bütün beden iyi olur; o bozulursa bütün beden bozulur. Dikkat edin, o kalptir.” (Buhârî, Îmân, 39; Müslim, Müsâkāt, 107)
Demek ki bizim eğitim meselemiz yalnız müfredat ve bilgi meselesi değildir. Bir kalp meselesidir.
Çocuğun kalbine ne giriyor?
Kimlere hayranlık duyuyor?
Kimin gibi olmak istiyor?
Kim onun kahramanı?
Çünkü çocuklar yalnız nasihat dinleyerek yetişmezler. Hayran olduklarına dönüşürler.
Peki bugün gençliğin önüne örnek şahsiyet olarak kimler var? Gençlere kimlerin reklamı yapılıyor? Ekranlarda kimler daha ön planda görünüyor?
Cevap ortada;
‒Servetiyle gösteriş yapanlar,
‒Şöhreti ahlâkın önüne geçirenler,
‒Kısa yoldan zengin ve meşhur olanlar,
‒Kaba kuvveti “karizma” diye sunanlar,
‒Küstahlığı “özgüven” diye pazarlayanlar,
‒Çıplaklık ve teşhiri “özgürlük” diye yutturanlar,
‒Lüks, israf ve tüketim çılgınlığını “mutluluk” diye sunanlar, gençlere rol model olarak sunuluyor.
Sonra da gençlerden; Yunus, Mevlânâ, Hüdâyî, Fâtih, Yavuz, Kânunî olmaları bekleniyor. Ne yaman bir tenâkuz!
Evlâdımıza Yunusʼu hiç yaşayışımızla anlattık mı?
Mevlânâʼnın gönül iklimindeki hikmet esintilerini hayatının neresinde ona hissettirebildik?
Akşemseddinʼi, Hacı Bayrâm-ı Velîʼyi, Aziz Mahmud Hüdâyîʼyi, İmam Gazâlîʼyi ona ne kadar tanıttık?
Bir toplum, gençliğinin önüne kimi alkışlayarak çıkarıyorsa, yarının insan tipini de farkında olmadan seçiyor demektir.
Zira gençler, o insanın karakterini kopyalıyor, onun hâliyle hâlleniyorlar.
NURETTİN TOPÇUʼNUN YILLAR ÖNCE YAPTIĞI İKAZ
İmam Hatipʼte sosyoloji grubu hocamız olan Nurettin Topçu;
“Gençler; bu millet maâriften yıkıldı, yine maâriften ayağa kalkacaktır. Dolayısıyla hepiniz eğitimci olmalısınız.” demişti.
Nurettin Topçuʼnun eğitim anlayışında okul, sadece bir “bilgi yükleme merkezi” değildir. İnsanın şahsiyetinin, karakterinin ve ahlâkının inşâ edildiği yerdir. Talebe, diploma peşinde koşan bir müşteri değil, mânen olgunlaştırılmak üzere eğitimciye emânet edilmiş, ham bir cevherdir.
Onun gönlündeki öğretmen tasavvurunu hulâsa eden muazzam bir sözü vardır:
“Muallim, ruhlar sanatkârıdır.”
Yani öğretmen, sırf ders anlatan, test çözdüren, müfredâtı yetiştirip zil çalınca vazifesi biten bir memur değildir. Talebenin rûhuna hitap eden bir sanatkârdır.
Bunun için öğretmen, bir ibadet şuuruyla, bir mâbede girer gibi, sınıfına adım atmalıdır. Talebesinin derdini kendi evlâdının derdi gibi görmelidir.
Bugün yalnızca evrak, sınav, performans, prosedür ve müfredat arasında sıkışan öğretmenin talebe ve toplum gözündeki îtibar ve otoritesi maalesef zedelendi.
Bundan dolayı Nurettin Topçuʼnun “ruhlar sanatkârı” dediği öğretmene de ihtiyaç had safhada bugün.
Muallimi yeniden muallim yapmak zorundayız.
Çünkü öğretmenin, talebesinin gönlünde yeri yoksa, anlattıklarının da çok bir ehemmiyeti olmayacaktır.
HER OKULA POLİS KONULABİLİR; FAKAT HER ÇOCUĞUN İÇİNE BİR POLİS KONULABİLİR Mİ?
Güvenlik elbette gerekli. Tehlikeli bir durumda okulun kapısına güvenlik de konur, polis de çağrılır, kamera da yerleştirilir. Bunları küçümsemek doğru değildir.
Fakat bunlar son çaredir.
Mühim olan, insanı suç işlemeye giderken yakalamak değil, onu suçun eşiğinde durduracak bir vicdanla yetiştirebilmektir.
Her sokağa kamera konulabilir.
Her okulun kapısına polis dikilebilir.
Fakat insanın içine polis koyamazsınız.
Oraya ancak vicdan koyabilirsiniz.
Oraya Allah korkusu koyabilirsiniz.
Oraya kul hakkı şuuru koyabilirsiniz.
Oraya merhamet koyabilirsiniz.
Oraya “Bir insanı öldüren bütün insanlığı öldürmüş, bir insanı kurtaran da bütün insanlığı kurtarmış gibidir.” hakikatini nakşedebilirsiniz.
İşte gerçek “gönül terbiyesi” budur.
İnsan kimsenin görmediği yerde de elini kötülükten çekebiliyorsa, “Allah bilsin kâfî!” diyerek iyilik yapabiliyorsa, fânîlerin alkışlarından müstağnî kalabiliyorsa, eğitim orada meyvesini vermiş demektir.
ANADOLU DERVİŞİNİN BİLDİĞİ
Bir tarafta atomun çekirdeğini parçalayabilecek bilgi...
Diğer tarafta yol üstündeki karıncaya basmamak için ayağını başka yere koyan bir derviş rûhu...
Mesele hangisinin daha bilgili olduğu değil, hangisindeki bilginin insanı daha emin, daha hayırlı, daha kıymetli bir varlık hâline getirdiği…
Müslüman, bilime karşı değildir. Bilâkis ilim, müslümanın kayıp malıdır, onu nerede bulursa almalıdır.
Fakat bizim aradığımız; merhametsiz bilgi ve vicdansız teknoloji değil, hikmetle yoğrulmuş faydalı ilim, yani “ilm-i nâfî”dir.
İlim zihinde olacak, fakat ârif bir gönlün terazisinden geçecek. Çünkü gönülden geçmeyen bilgi, bazen kibir olur. Gönülden geçen bilgi ise hikmete dönüşür. Bunun için;
‒Akıl küçümsenmeyecek; gönülle istikamet bulacak.
‒Teknoloji reddedilmeyecek; ahlâkın emrine verilecek.
‒Başarı hor görülmeyecek; hizmete dönüştürülecek.
‒Zenginlik kötülenmeyecek; infakla temizlenecek.
‒Kuvvet yok edilmeyecek; merhametin muhafızına dönüştürülecek.
Çünkü İslâmʼın istediği insan tipi, ne akılsız bir gönle ne de gönülsüz bir akla sahip olan insandır. Bilâkis; aklı nurlanmış, gönlü arınmış, irâdesi terbiye edilmiş insandır.
ÇARE NE?
Çare, insan yetiştirme seferberliğidir. Bunun için;
‒Ev yeniden mektep olmalıdır.
‒Anne-baba yeniden örnek olmalıdır.
‒Öğretmen yeniden muallim ve mürebbî olmalıdır.
‒Okul yeniden yalnız diploma verilen bina değil, şahsiyet kazanılan mekân olmalıdır.
‒Câmi yalnız namaz kılınıp çıkılan yer değil, gencin kendisini ait hissettiği bir gönül mektebi olmalıdır.
‒Mahalle yeniden çocuğunu tanımalıdır.
‒Ekran, çocuğun tek mürebbîsi olmaktan çıkarılmalıdır.
Gençlere yalnız yasaklar değil, uğrunda yaşayacakları idealler verilmelidir.
Ve hepsinden önemlisi, onlara örnek insanlar gösterilmelidir. Çünkü nasihatin ulaşamadığı yere hâl ulaşır.
‒Çocuk, anne-babasının söylediklerinden çok yaptıklarını yapar.
‒Talebe, hocasının anlattığından önce nasıl bir insan olduğuna bakar.
‒Genç, toplumun kürsülerde kimi övdüğünden ziyade, gerçekte kimi alkışladığına bakar.
Unutmayalım ki;
Bir milletin gerçek eğitim programı, çocuklarının önüne koyduğu örnek şahsiyetlerdir.
Bugün ilmi irfan ile, eğitimi mânevî terbiye ile mezcetmeye ihtiyacımız var.
Çünkü eğitim-öğretim bir bilgi ve beceri kazandırabilir. Fakat irfan ve mânevî terbiye, insanın kendisini, Rabbini, çevresine karşı mesʼûliyetini ve varoluş gâyesini anlamasını da içine alan, daha geniş bir ufuktur. Zira;
‒Bize yalnız hızlı problem çözen çocuklar değil, problemi olan insanı fark eden merhametli çocuklar lâzım.
‒Yalnız iyi konuşan değil, gerektiğinde susmasını bilen;
‒Yalnız hakkını değil, başkasının da hakkını gözeten;
‒Yalnız kazanan değil, kazandığını paylaşabilen;
‒Yalnız güçlü olan değil, gücünü mazluma kalkan edebilen;
‒Yalnız zeki değil, vicdanlı;
‒Yalnız diplomalı değil, edepli;
‒Yalnız dünyayı tanıyan değil, kendisini ve Rabbini de tanıyan bir nesle muhtacız...
Yine muhtaç olduğumuz insan, kara kaplı kitapların üstüne abanmış bilgiçler değildir. Bilâkis;
‒Hakikati edep ve tevâzu ile kabul eden,
‒Bilgisini dâimâ hayra kullanan,
‒Yaratanʼdan ötürü yaratılana şefkat ve merhametle bakan,
‒Elinden, dilinden, hâlinden, kālinden insanların müstefîd olduğu bir “rahmet insanı”dır.
Dipnot:
[1] Bkz. Beyhakî, Şuab, X, 196/7370; Mervezî, Tâzîmü Kadri’s-Salâh, II, 836.
Kaynak: Osman Nûri Topbaş Hocaefendi’nin makalelerinden derlenmiştir.







YORUMLAR
-
İlk yorumu yapan siz olun!