Allah'ın rahmeti her zaman kahrından üstündür. Bu bakımdan her peygamber, kendisine karşı gelen düşmanlarına gâlip gelmiştir. Öyleyse belâyı gidermenin çâresi, sitem veya zulmetmek değildir. Onun çâresi affetmek, bağışlamak ve kerem eylemektir.
Cenâb-ı Hak “İçinizden fazîletli ve servet sahibi kimseler, akrabâya, yoksullara, Allah yolunda göç edenlere (mallarından) vermeyeceklerine dâir yemin etmesinler; affetsinler, bağışlasın geçsinler! Allâh’ın sizi bağışlamasını istemez misiniz?..” (en-Nûr, 22) âyetince affede affede affolabileceğimizi işaret eder.
Dînin zâhirî kısmı akılla; bâtınî ve derûnî kısmı, yani özü ise gönülle telâkkî edilir ve öğretilir. İnsanları terbiye, sevk ve idârede, merhamet ve muhabbet, daha bereketli bir netice hâsıl eder. Çünkü kaba kuvvetle hâkim olunamayan nice insan, muhabbet ve merhamete râm olur.
Güzel ahlâk ile aslâ bağdaşmayan, kaba, kırıcı ve sert bir üslûb ile yapılan hizmetlerden bir hayır umulamaz. Özellikle insana hitâb eden eğitim, irşad ve tebliğ gibi hizmetlerde bu husus çok daha ehemmiyet arz etmektedir.
Güzel ahlâkın hizmette ne büyük bir tesir husûle getirdiğini gösteren şu misâl, ne kadar da ibretliktir.
Kâmil bir mü’min, gönül insanıdır. Merhamet ve diğergâmlık, onun en belirgin vasfı ve tabiat-i asliyesidir. Merhamet, mü’minin kalbinde hiç sönmeyen bir ateş gibidir. İnsan rûhunun ulaşabileceği olgunluk zirvesine çıkışın yolu, merhamet ve hizmet basamaklarından geçmektedir. Merhamet, îmânımızın bu âlemde şâhidi olan ve bizi kalben Rabbimize yaklaştıran ilâhî bir cevherdir.
Tarih boyunca sâlih zâtlar, üstün karakter ve şahsiyetleriyle cemiyetteki mânevî canlılığı ve İslâm’ın haysiyet ve vakârını ayakta tutma hizmetini en güzel sûrette îfâ etmişlerdir. Yüce Rabbimiz de onlardaki bu kuvvetli îman ve yüksek ahlâka mukâbil, onları sevmiş ve kıyâmete kadar gelecek mü’minlere de sevdirmiştir.
Hizmet ehli, her şeyden önce etrafına sağlam bir karakter sergileyebilmelidir. Zira insanlar, sağlam karakterli, vakarlı, örnek şahsiyetlere hayran olur ve onları örnek alarak peşlerinden giderler.
İhlâs, hizmetin en mühim sıhhat şartıdır. İhlâsın olduğu yerde tefrika, benlik ve ihtiraslar kaybolur. Böylece nefse pay çıkarma yolu tıkanmış olur; hizmet yolundaki engeller de asgarîye iner.
İhlâs ve istikâmet, hizmet ehlinin vazgeçilmez iki temel vasfı olmalıdır. Makbûl bir hizmette niyet, Cenâb-ı Hakk’ın rızâsını kazanmaktan ibârettir. “Ne hayırsever insanmış.” dedirtmek ve bundan nefsânî bir iftihar payı çıkartmak, hizmetin ecrini zâyî etmektir. Böyle nefsânî hislerle, o ulvî gâye, gölgelenmemelidir.