Kalp, ilâhî esrâra açılan bir penceredir. Bu vâsıtayı iyi kullanabilenlere öteler, sonsuzlar ayân olur. Tevhîd muhtevâsına girebilmek, kulu sonsuzluğun seyyâhı eyler.
İnsanın hâl ve davranışları, kalp âlemindeki müsbet veya menfi enerjiye göre şekillenir. Bütün fazîletli davranışlar, kalplerdeki müsbet ve rûhânî hissiyâtın bir yansımasıdır. Dolayısıyla hizmetlerin mânevî keyfiyeti de, ona vesîle olan gönüllerdeki mânevî hasletlerin seviyesi nisbetindedir.
Yüce Rabbimiz: “Allah, her şahsı ancak gücünün yettiği ölçüde mükellef tutar…” (el-Bakara, 286) buyurmuştur. Bir mü’mine düşen, yaptığı hizmetleri hiçbir zaman yeterli görmeyip; “Daha başka neler yapabilirim?” düşüncesiyle, sürekli bir hizmet arayışı içinde olmaktır.
İmâm-ı Rabbânî Hazretleri, hizmet edenin, hizmet edilenleri bir nîmet bilerek onlara karşı teşekkür edâsı içinde bulunması gerektiğini şöyle ifâde eder...
Hizmet ehli, her şeyden önce hizmetin kendisi için büyük bir nîmet ve lûtuf olduğunu düşünmeli ve bunu hizmetin birinci düsturu kabul etmelidir. Ayrıca nîmetin devamının şükürle kāim olduğunu idrâk ederek, Rabbine karşı hamdini ve şükrünü artırma gayreti içerisinde bulunmalıdır.
Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ve O’nun seçkin sahabîlerinin yürüdüğü yolu tâkip etmekte büyük bir dirâyet ve hassâsiyet göstermiş olan Osmanlılar, kendi dönemlerine gelinceye kadar belli bir ölçüde devam etmiş olan vakıf tesis etme fazîletinde zirveye ulaşmışlardır.
Hizmette muvaffak olabilmek için; ilim, irfan, liyâkat, vakar, hâlis bir niyet, sağlam bir karakter ve şahsiyet sahibi olmak zarûrîdir. Bunun zıddına, samimiyetsiz ve gâfilâne yapılan hizmetlerden de hayırlı ve bereketli bir netice beklemek beyhûdedir.
Hizmet eden kişinin gönlü, münbit bir toprak gibi olmalıdır. Toprağın üzerinde gezen canlılar, onu çiğner ve cürûfunu da oraya dökerler. Fakat toprak, bu cürûfun hepsini temizler ve birbirinden güzel nebatlar bitirerek üzerinde dolaşan bütün mahlûkâtı besler.
Hazret-i Câbir (r.a.) “Ensâr ve Muhâcirler’den imkân sahibi olup da vakfı bulunmayan bir tek kişi bilmiyorum.” demiştir. Bu da bize gösteriyor ki varlıklı mü'minler ellerindeki nimetleri Allah yolunda sarfetmek için çaba harcamışlar, bu amaçla vakıflar kurmuşlardır.
Osmanlı’da kurulan vakıfların hizmet ve faâliyetleri, zengin bir muhtevâya sahipti. Bunların, topluma faydalı olmak maksadıyla zaman, zemin, yöre ve temâyüllere göre çeşitlilik göstermesi, sistemin statik (durağan) değil, dinamik (canlı, hareketli) bir yapıya sahip olduğunun açık bir ifâdesidir.