Kendisine kadar “Hâcegân” ismiyle tanınan tasavvuf yolunu, nakşettiği silinmez mühürle “Nakşibendiyye” yapan büyük bir mürşid…
Boş hülyâlar ve gelgeç sevdâlar uğruna nice insan, rahatından, malından, sağlığından, hattâ canından olmayı göze almakta iken; günümüzün Ebû Cehilleri bâtıl dâvâlarını sürdürmek için canhıraş bir gayret ve fedakârlık gösterirken; hak ve hakîkat bir dâvânın mensupları olan bizler, gayret-i dîniyyemizin seviyesini nasıl kâfî görebiliriz? Bu husustaki vicdan muhâsebesinden nasıl yüz aklığıyla çıkabiliriz?
Nasıl ki ekip-dikme mevsiminde rehâvete kapılarak tembellik eden bir çiftçinin ambarı boş kalırsa, dünya tarlasında hayır-hasenat ve amel-i sâlih tohumu ekmeyenler de, âhirette saâdet mahsulü biçemezler.
Cenâb-ı Hakkʼın rızâsına ermek istiyorsak, evvelâ Oʼnun hakkımızdaki takdîrine râzı olmayı bilmeliyiz.
Sabır, büyük ve çetin bir imtihan mevzuudur. Sabrın dünyevî tarafı acı, fakat uhrevî tarafı ilâhî mükâfatlarla doludur.
Nefsânî ihtiraslar, kalp gözünü perdeleyerek insanın hem dünyasına hem de âhiretine zehir saçar.
Hayatımızı kendimiz için bir ebedî azap değil de sonsuz bir saâdet sermayesi kılabilmemiz için en başta nefislerimizin aşırı arzularına dur diyebilecek bir sabır ve dirâyeti son nefese kadar elden bırakmamak îcâb eder.
Bizler o büyük gün gelip çatmadan evvel, kendi iç muhâsebemizi yapmalıyız. O çetin hesap gününü düşünerek amel defterimizi bugünden aklamaya çalışmalıyız.
Âhirette bütün amellerimizden, dünyada yararlandığımız nîmetlerden, konuşmamız gerektiği yerdeki susmalarımızdan, susmamız gerektiği yerdeki konuşmalarımızdan, bütün yapıp ettiklerimizden, ibadet ve hayırlarımızın ne kadar hâlisâne, ne kadar riyâ ve başka niyetlerle karışık olduğundan hep hesâba çekileceğiz. Orada iç dünyamızı ve hâlimizi en net şekliyle seyredeceğiz.
Câhil ve görgüsüz kimselerin, ârif ve olgun kimseler hakkındaki ileri-geri konuşmaları, o zâtların kıymetinden bir şey kaybettirmez.