Namazda bedenin kıblesi Kâbe, kalbin kıblesi ise Cenâb-ı Hakʼtır.
İslâmʼın yemek âdâbında, Allâhʼın adını anarak yemeğe başlayıp yine Oʼna hamd ve şükürle yemeği bitirmek tavsiye edilir.
Kâmil müʼminler nazarında her dâim güvenilecek yegâne mercî, Kâdir-i Mutlak olan Cenâb-ı Hakʼtır. Aksi takdirde îmânın bir gereği olan Hakkʼa tevekkül ve îtimâdın bir mânâsı kalmaz.
Riyâzet, nefsi terbiye etmek için onu çok istediği şeylerden mahrum bırakmak veya maddî haz ve lezzetleri asgarîye indirebilmektir.
İnsanı Hakkʼa vuslat yolunda en çok geri bırakan da, nefsânî arzuları sebebiyle üzerine aldığı bu nevî fazla yüklerdir. Bu yüklerin altında ezilmiş bir ruhla mânevî mesâfeler kat edilemez.
Kulun Rabbinden gâfil kalmasının en mühim sebeplerinden biri, gönlünü dünya muhabbetlerine ve fânî lezzetlere esir etmesidir.
Mühim olan, Kurʼân ve Sünnet istikâmetinde, takvâ üzere yaşamaktır. Zira insan keşif ve kerâmet sahibi olsa da, son nefesinde îmânını kurtarıp kurtaramayacağından emin olamaz.
Hakkʼa kulluk, belli bir dönemlik değil, ömürlük bir vazife olduğundan, onun makbul bir kıvamda sürdürülmesi için bir îtidâl dengesine ihtiyaç vardır.
Hakkʼa yakınlık ve Oʼnunla dostluk iklîmine girebilmenin ilk şartı, ilâhî hükümlere cân u gönülden, tam bir samîmiyet ve teslîmiyetle itaat etmektir.
Mum, etrafını aydınlatmak uğruna kendinden/nefsinden fedakârlık eder, bu yolda eriyip gider.