Salih ve Sadıklarla Beraber Olmanın Önemi ve Fazileti

Sâlih ve sâdıklarla beraber olmanın, güzel sohbet ve muhabbetin kalbe, ahlâka ve mânevî hayata tesirini anlatan kıymetli öğütler.

Evliyâullâh’ı sevmeyen gâfil bir kimse vardı. Bir gün bir Hak dostunun dergâhının yanından geçerken başını merakla dergâhtan içeri sokup baktı. İçeride sohbet meclisi kurulmuş, ilâhî feyz yağmurları âdeta birer inci hâlinde oradakilere ikram ediliyordu. Bundan habersiz gâfil, dudak büküp yoluna devam etti.

O günün gecesinde dehşetli bir rüya gördü. Mahşer meydanındaydı. Zebânîler onu almış Cehennemʼe götürüyorlardı. Bu arada gündüz görüp baktığı dergâhın şeyhi göründü ve zebânîlere:

“–Onu bırakın, onun başı dün bizim sohbet meclisimize dâhil oldu!” dedi.

Zebânîler de:

“–Hayır! Bu gâfil bir kimsedir ve Cehennemliklerdendir.” dediler.

Onlar böyle konuşurlarken uyanan adamcağız, sabahleyin derhâl o zâtın meclisine koştu ve gönlü uyanmış bir vaziyette ârifler kervanına katıldı.

SÂLİH VE SÂDIKLARLA BERABER OLMANIN KALBE TESİRİ

Enes -radıyallâhu anh-’ın rivâyet ettiği bir hadîs-i şerîfe göre Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

“Allah Teâlâ’nın bir sınıf meleği vardır ki, onlar yollarda dolaşır, zikir ehlini ararlar. Al­lah Teâlâ’yı zikreden bir cemaat bulunca birbirlerine:

«‒Gelin, aradığınız şey burada!» diye nidâ ederler. Bunun üzerine melekler hemen gelip zikir ehlini kanatlarıyla sarar, tâ semâya kadar onları kuşatırlar. Rab’leri onları pek iyi bil­diği hâlde, meleklere:

«‒Kullarım ne söylüyorlar?» diye sorar. Onlar da:

«‒“Sübhânallah” diyerek Sen’i tesbîh ediyorlar, “Allâhu ekber” diyerek Sen’i tekbîr ediyorlar, “el-hamdü lillâh” diyerek Sana hamd ü senâda bulunuyorlar.» şeklinde cevap verirler.

Sonra Allah Teâlâ:

«‒Bu kullarım Ben’i görürler mi ki?» diye sorar. Melekler:

«‒Hayır, vallâhi onlar Sen’i görmezler!» derler. Allah Teâlâ:

«‒O kullarım ya Ben’i görseler nasıl olurlar?» buyurur. Melekler:

«‒Onlar Sen’i görseler, Sana ibadet ve kullukları daha şid­detli; Sen’i yüceltip hamd etmeleri daha fazla; tesbîh edişleri de daha çok olur!» der­ler.

Yüce Allah:

«‒Ben’den ne diliyorlar?» diye sorar. Melekler:

«‒Cennet istiyorlar!» diye cevap verirler.

Yüce Allah:

«‒Onlar Cennet’i görmüşler mi?»

«‒Hayır, vallâhi onlar Cennet’i görmemişlerdir!»

«‒Ya onlar Cennet’i görselerdi?»

«‒Eğer görselerdi Cennet’e karşı hevesleri daha çok, talepleri daha şiddetli, rağbetleri daha büyük olurdu.”

Allah Teâlâ:

«‒O kullarım neden istiâze ederler?» Melekler:

«‒Cehennem ateşinden!»

«‒Cehennem’i gördüler mi?»

«‒Hayır, vallâhi onu görmediler.»

«‒Ya görselerdi nasıl olurlardı?»

«‒Ondan daha çok kaçınırlardı, korkuları daha çok olurdu.»

Bunun üzerine Yüce Allah, meleklere:

«‒Ey melekler, Ben sizleri şâhit yapıyorum ki, Ben bu zikreden kullarımı mağfiret ettim!» buyurur.

Meleklerden biri:

«‒O zikredenlerin arasında filân kişi var ki, o zikredenlerden değildir, bir ihtiyacı için gelmiş oturmuştu!» der.

Yüce Allah:

«‒O mecliste oturanlar öyle kemâl sahibi kimselerdir ki, onlar­la birlikte oturanlar şakî olamaz!» cevabını verir.” (Buhârî, Deavât, 66)

Buradaki müjde, sâlih ve sâdıklarla beraber olmak hususunda derûnî bir teşviktir. Zira kalbin mâsivâdan muhafaza edilmesi ve dâimâ hayır telkinlerine muhâtap kılınması için, rûhâniyetlerinden feyz alınabilecek, gönül ehli, sâlih ve sâdıklarla ünsiyet zarurîdir.

Çünkü her uzuvda bir irâde bulunmasına rağmen, yalnız kalpte irâde yoktur ve kalp, çevresinden gelen telkinlerin kendisini yönelttiği istikâmete tâbî olmak temâyülündedir.

Kalbin Çevresinden Etkilenmesi ve Sohbetin Tesiri

Kalp, içinde bulunduğu vasatın rengine, şekline ve âhengine bürünür. Ancak, bu hâl, kalpte belli tesirlerin kök salıp yerleşmesindeki başlangıç hâlidir. Sonradan oluşan müsbet veya menfî tesirler, evvelkilere benzerlik veya zıtlık sebebiyle, müsbet de olabilirler, menfî de. Lâkin kalp, başlangıçta iyi tesirlerle yoğrulup belli bir kıvâma getirilmedikçe, büyük bir tehlikeye mâruzdur. Zira bütün tesirler karşısında kalpte mevcut olan muhabbet, onun tesiri altında kalıcı; nefret ise bu tesirleri reddedici bir rol oynar.

İşte bu sebepledir ki insanın mânen yükselip alçalmasında, muhabbet ve husûmetin yerinde kullanılması, pek mühim bir müessirdir.

Gerçekten muhabbeti lâyıkına, husûmeti de müstahakkına yöneltebilmek, sahibini âbâd eder. Bunun aksine, muhabbeti lâyık olmayana, husûmeti de müstahak olmayana yöneltmek, bunu yapanı, bu yönelişlerdeki şiddet nisbetinde bedbaht kılar.

Bu hakîkat göz önünde tutulduğunda, mânevî terakkî için Allâh’ın sâlih kullarıyla beraber olup onların tesir dairesi içinde yaşamanın lüzum ve ehemmiyeti net bir şekilde ortaya çıkar. Ancak bu takdirde de istifâde, muhâtaba duyulan muhabbet nisbetinde gerçekleşir. Yoksa kuru kuruya bir beraberlik -az çok bir fayda sağlasa da- istenen neticeyi hâsıl etmez.

Ayrıca “sahâbî” ve “sohbet” kelimelerinin aynı kökten geliyor olması da câlib-i dikkattir. Ashâb-ı kirâm, Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e duydukları muhabbet, hürmet ve edep hissiyâtı içinde, mânevî sohbet ve terbiyeden murâd edilen istifâdenin en müşahhas ve mükemmel bir numûnesi oldular. Ancak nâil oldukları bu istifâdenin âdeta şartını ifâde eder mâhiyette de, Rasûlullâh’ın sohbetinde büründükleri edep hâlini:

“–Sanki başımızın üzerinde bir kuş vardı da, kıpırdasak uçuverecek zannederdik.” şeklinde ifâde ederlerdi. (Bkz. Ebû Dâvûd, Sünnet, 23-24/4753; İbn-i Mâce, Cenâiz, 37; İbn-i Sa‘d, I, 424)

Allah Rasûlü’nün Sohbetinde Ashâbın Gönül Dünyasının Değişimi

Ashâb-ı kirâmın, mâzileri itibâriyle çorak topraklara benzeyen gönül âlemleri, Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in sohbet meclisindeki mânevî iklimin rahmet ve bereket sağanaklarıyla yoğruldu. Bu sâyede, vaktiyle üstü toprakla örtülmüş bulunan eşsiz fazîlet ve mânâ tohumları neşv ü nemâ buldu. Sadırdan sadıra in’ikâs eden muhabbet ve rûhâniyet alışverişiyle yıldız şahsiyetler inkişâf etti. Câhiliye devrinin merhametsiz, vicdansız, kız çocuklarını diri diri gömecek kadar katı, hak ve hukuk tanımaz insanı eridi, kayboldu. Aynı silüet içinde, fakat bu defa gözü gönlü yaş dolu, diğergâm, ince, rakik, hassas bir insan hüviyeti teşekkül etti.

O insanlar, Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in şahsiyetini ve yüce ahlâkını gittikleri her yere taşıdılar. Kıyâmete kadar menkıbeleri devam edecek fazîletler sergilediler. Onlar hakkında âyet-i kerîmede Yüce Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:

(İslâm dînine girme hususunda) öne geçen ilk Muhâcirler ve Ensâr ile onlara güzellikle tâbî olanlar var ya, işte Allah onlardan râzı olmuştur, onlar da Allah’tan râzı olmuşlardır. Allah onlara, içinde ebedî kalacakları, zemininden ırmaklar akan Cennetler hazırlamıştır. İşte bu, büyük kurtuluştur.” (et-Tevbe, 100)

SÂLİH VE SÂDIKLARIN SOHBET MECLİSLERİNDEN FEYİZ ALMAK

İbadet vecdi içinde geçen bütün sohbetler, Allah Rasûlü’nün sohbetlerinden bir akistir. Zira mânevî istifâdenin merkezi O’dur. Rûhî heyecanlarla dolu sohbetler de hep o merkezden teselsülen naklolan parıltılardır. Sâdık ve sâlihlerin böyle meclisleri ganimet bilinmelidir. Zira bu meclisler öyle bir cennettir ki; içinde ilâhî aşk ile çağlayan gözler ve gönüller vardır.

Bunlara istinâden şâir Nûri Baş, bir niyaz hâlinde ne güzel söyler:

Sohbetlerin her demi, bütün yârânla geçsin,

Rindâneler dergâha gelip feyizler içsin!..

...

Gam bahçemiz şâd olsun o dem meclis-i nurda,

İlâhî aşk uyansın, tende, ruhta, şuurda,

Îmanlar tazelensin, tevhidlerle huzurda,

Âşıklara Cennetʼten güllü dallar verilsin!..

GÂFİL VE FÂSIKLARLA ÜNSİYETİN KALBE TESİRİ

Kalbî hayatın muhafazası için, sâlih ve sâdıklarla beraber olmak kadar, gâfil ve fâsıklarla ünsiyetten şiddetle sakınmak da çok önemlidir. Zira kokuşmuş mezbele ve leşler üzerinden geçip gelen bir rüzgâr, onların pis kokularını alarak etrafa yayar, nefesleri tıkar ve ruhları daraltır.

Yûnus Emre Hazretleri bu gerçeği şöyle misallendirir:

Karga ile bülbülü bir kafese koysalar,

Her biri sohbetinden dâim melûl değil mi?

Öyle kim karga diler bülbülden ayrılmayı,

Bülbülün maksûdu da billâhi ol değil mi?

Şeyh Ubeydullah Ahrâr Hazretleri, bu hususta yârânına şöyle nasihat eder:

“Ağyâr ve bîgânelerle sohbet etmek, kalbe fütûr, rûha dağınıklık ve gönle perişanlık verir.”

Bâyezîd-i Bistâmî’nin Gönül Huzurunu Bozan Gâfilin Asâsı

Nitekim Bâyezîd-i Bistâmî Hazretleri, bir gün içinde böyle bir perişanlık duydu. Bir türlü kendisini toplayamadı; meclisindekilere:

“–Hele bir bakın, meclisimizde yabancı biri var mı?” dedi.

Araştırdılar, kimseyi bulamadılar. Fakat Bâyezîd-i Bistâmî ısrar etti:

“–Hele iyi araştırın. Asâların olduğu yere de bakın. Eğer öyle olmasaydı, içimde bu perişanlık olmazdı.” dedi.

Tekrar araştırdılar ve bir gâfilin asâsını buldular. O asâyı dışarı attılar; Bâyezîd-i Bistâmî Hazretleri’nin gönül huzuru da yerine geldi.

Hâce Ubeydullah Ahrâr ve Hz. Yâkub’un Koku ile Hissettiği Mânevî Tesir

Yine bir gün Hâce Ubeydullah Ahrâr Hazretleri, huzuruna gelen yakınlarından birine:

“–Senden yabancılık kokusu geliyor.” dedi ve ilâve etti:

“–Gâlibâ sen, yabancı birinin elbisesini giymişsin.”

O kimse hayretle:

“–Evet öyle.” dedi ve o elbiseyi değiştirip tekrar geldi.

Bunun farklı bir misâli de Yusuf -aleyhisselâm- ile babası Yâkub -aleyhisselâm- arasında vâkî olmuştur. Hazret-i Yâkub, oğlu Yusuf’ta kendi husûsiyetlerini görünce, ona diğer çocuklarından daha fazla meyletti. Bu muhabbette öyle bir aynîleşme oldu ki daha sonra Yusuf’un gömleği Mısır’dan kendisine getirilirken o Ken’an ilinde olduğu hâlde, gömleğin kokusunu almaya başladı. Hâlbuki ondan başka hiç kimse, o kokudaki sırrı hissetmemekteydi.

Rasûlullah’ın Muhassir Vâdisi’nden Hızlı Geçmesinin Sebebi

Mânevî hâllerin eşyaya bile sirâyet etmesi karşısında, eşyadan daha hassas olduğunda şüphe bulunmayan insan kalbini, ne denli titizlikle muhafaza etmek gerektiği âşikârdır.

Yine büyükler bu hususta derler ki:

“Halkın amel ve ahlâkından cansız varlıklar bile in’ikâs alır. Bu itibarla türlü çirkinliklerin irtikâb edildiği bir yerdeki ibadetle, amel-i sâlih ve hayırlara mekân olmuş bir yerdeki ibadet, kıymetçe birbirinden çok farklıdır. Bunun içindir ki, Kâbe hareminde kılınan bir namaz, sâir yerlerde kılınanlardan misillerce üstündür.”

Bu hâlin zıddı olarak Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, Müzdelife ile Mina arasındaki Muhassir Vâdisiʼnden hızlı olarak geçmişlerdir. Bu tavır karşısında ashâb merakla:

“–Yâ Rasûlâllah! Ne hâl oldu ki burada süratlendiniz?” diye sorunca Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz:

“–Cenâb-ı Hak, bu mevkîde Ebâbil kuşlarını göndererek Ebrehe’nin fil ordusunu helâk etmişti. O kahırdan bir hisse gelmesin diye hızlandım...” buyurmuşlardır.[1]

Semûd Kavmi’nin Helâk Olduğu Yerden Uzak Durma Öğüdü

Yine binbir meşakkat dolu Tebük Seferi’nden dönüşte ashâb-ı kirâm, gölgelenmek ve su temin edebilmek için Semûd Kavmi’nin taşları oyarak yapmış olduğu köşklere girdiler. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“Bu mekânda Cenâb-ı Hak Semûd Kavmi’ni helâk etti. O kahırdan bir hisse gelmemesi için buralardan su almayınız.” buyurdu.

Ashâb:

“–Yâ Rasûlâllah! Kırbalarımıza su doldurduk ve bu sudan hamur yaptık.” deyince Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Suları boşaltın ve hamurları develere yedirin!” emrini vermiştir. (Buhârî, Enbiyâ, 17)

Bu ve benzeri hâdiseler, hâllerin cemâdâta (cansız varlıklara) dahî sirâyet ve in’ikâsını gösteren tipik birer misaldir.

SÂLİH VE SÂDIKLARLA BERABER OLMANIN MÂNEVÎ TESİRİ

Gönül erleri olan sâlih ve ârifler de, kalplerindeki muhabbet, aşk ve vecdlerini sohbetlerine taşırlar. Kalplerindeki esrârın nûru cemaate akseder. Meydana gelen in’ikâs ve insibâğ (boyanma) neticesinde gönüller -kâbiliyet ve istîdâda göre- feyz ve hakîkat nûru ile dolar. Tıpkı; gül, karanfil ve nâdide çiçeklerle bezenmiş bir bahçe üzerinden esen sabah melteminin, gittiği yerlere, gönüllere bahar ferahlığı veren latîf râyihalar götürmesi gibi…

Kalbî meziyetlerin inkişâfı ve seviye kazanması için sâlih ve sâdıkların güzel hâllerinden feyz (mânevî enerji) almaya gayret etmelidir. Bu hususta Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmede şöyle buyurur:

“Ey îmân edenler! Allah’tan ittikā edin ve sâdıklarla beraber olun!” (et-Tevbe, 119)

Hâllerdeki sirâyet, yukarıda temas edilmiş olduğu üzere, muhabbet ve ünsiyet nisbetinde gerçekleşir. Kâmil bir mü’min olabilmek için, sâdık ve sâlihlerle beraber olmak, yani onları sevmek ve onlara yakın bulunmaya çalışmak, bu temâyülün kuvvetlenip arzu edilen neticeyi hâsıl etmesi için şarttır.

Bâyezîd-i Bistâmî’den Allah’a Yaklaştıran Amel Tavsiyesi

Bâyezîd-i Bistâmî’ye mürâcaat eden bir derviş:

“–Beni Allâh’a yaklaştıracak bir amel tavsiye et.” deyince Bâyezîd Hazretleri, ona şu nasihatte bulunmuştur:

“–Allâh’ın velî kullarını sev! Sev ki, onlar da seni sevsinler. Onların gönlüne girmeye çalış! Çünkü Allah, o âriflerin kalplerine her gün 360 defa nazar eder. Onlardan birinin kalbinde senin adını görürse, seni bağışlar!..”

İşte bu sebeple tasavvufî terbiyede sâlikin mensup olduğu yere ve sâdıklara âit muhabbetini taze ve zinde tutabilmesi maksadıyla “râbıta”, dâimî bir temrin hâlinde kâideleştirilmiştir.

Düşünmelidir ki, günah ve mâsıyet yolundaki bir insan, bu kalbî bağlılığın güzel tesirleriyle, belki telâfisi mümkün olmayan pek çok mânevî kayıptan kurtulabilir. Yine bunun yanında kalbî râbıtanın bereketiyle, hayır yolunda nice mânevî kazançlara nâil olabilir.

Râbıta, muhabbetin şiddetiyle, kalbî duyuş ve hissedişte yüksek bir mânevî hat meydana getirir. Bu hattın iki ucundaki şahsiyetlerde “aynîleşme” istikâmetinde bir rûhî alışveriş başlar.

Muhabbetin Aşk ve Fenâ Fillâh Hâline Dönüşmesi

Ünsiyetle takviye edilen muhabbet, sonunda o hâle gelir ki, seven, sevdiğinin varlığında âdeta yok olur. Hazret-i Mevlânâ Hazretleri ancak aşk neticesinde gerçekleşen bu hâli, şu sözleriyle ifâde eder:

“Denize kavuşan bir nehirde nehirlik biter, o, girdiği denizin bir parçası olur. Yediğimiz bir ekmek, bünyemiz içinde erir ve vücudumuzun bir parçası hâline gelir. Seven bir kimsenin varlığı da, duyduğu muhabbetin şiddeti kadar, sevdiğinde kaybolur.”

Hazret-i Mevlânâ devamla, bu aynîleşme ve ifnâ hâlindeki hâlet-i rûhiyeyi de şöyle beyân eder:

“Aşk geldi, kan gibi damarlarıma, derime doldu. Beni benden aldı, varlığımı sevgiliyle doldurdu. Vücudumun bütün cüzlerini dost kapladı. Benden bana kalan, ancak bir isim. Ötesi hep O...”

Tasavvufta, “fenâ fillâh” ve “bekā billâh” denilen keyfiyet de budur. Ancak, muhabbetullah istikâmetinde bu derecede ilerleyebilmek için, kalbin ona tahammül edecek bir liyâkat ve kifâyet kazanması lâzımdır. Bu ise, muhabbetli beşerî temrinlerle elde edilebilir.

HZ. EBÛ BEKİR’İN PEYGAMBER EFENDİMİZ’E DERİN MUHABBETİ

Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’le her yeni buluşma ve sohbetinde ayrı bir vecd ve istiğrak hâli yaşardı. Huzurlarındayken bile O’na olan muhabbet ve hasreti teskîn olacağı yerde daha da ziyâdeleşirdi.

Nitekim bir gün, bütün servetini Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in huzûruna getirip cân u gönülden infâk ettiğinde, muhabbet ve iltifat dolu sözlerle medh-i Peygamberîye nâil oldu. Hâlbuki Hazret-i Sıddîk, Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in aşkıyla benliğinden geçip âdeta Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in varlığında vücut bulduğu için, iltifaten dahî bir “muhâtap” kabûl edilmenin zımnında bulunan, başkalarından biri olarak görüldüğü hissi, ona hayli ağır geldi. Bu hissiyat içinde, rûhunun derinliklerinde, firkat ateşlerine benzeyen yakıcı bir ıztırap duydu. Başkaları gibi telâkkî edilme endişesi içerisinde:

“–Yâ Rasûlâllah! Malım, canım ve her şeyim, Siz’in için değil midir?” dedi. (Bkz. İbn-i Mâce, Mukaddime, 11)

Hazret-i Mevlânâ’nın gönül dilinde:

“Altın ne oluyor, can ne oluyor?.. İnci mercan da nedir; bir sevgiye harcanmadıktan, bir sevgiliye fedâ edilmedikten sonra?!” kelimeleriyle ifâde edilen hakîkat, sanki onun bu hâlini resmediyordu.

Hazret-i Ebû Bekir’in Rasûlullah’a Muhabbeti

Yine bir gün gönüller sultânı Fahr-i Kâinât Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in rahatsızlandığını duyan Hazret-i Sıddîk, üzüntüden kendisi de yatağa düşmüştü.

Bu aynîleşme sebebiyledir ki Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de:

“–Ebû Bekir bendendir, ben de ondanım. Ebû Bekir dünyada ve âhirette kardeşimdir.”[2] buyurarak mânâ âlemindeki beraberliği ve kalpten kalbe gerçekleşen hâl akışını ifâde etmişlerdir.

İmâm Buhârî, bu hususta şöyle der:

Ebû Bekir Sıddîk Hazretleri, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in rûhâniyet cihetinden, yıkanma ve temizlenme yerlerinde bile gözünün önünde kalmasından şikâyet etti. Yani Hazret-i Sıddîk, Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in mübârek sûretleriyle mânevî tecessümünden ayrılamadığını kendilerine arz etti.”

Hazret-i Ebû Bekir’in bu hâli karşısında Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de ölüm döşeğinde iken:

“Bütün kapılar kapansın; yalnız Ebû Bekir’inki kalsın!”[3] iltifatıyla, karşılıklı kalbî akımı ne güzel ifâde buyurmuşlardır.

SÂLİH VE SÂDIKLARLA BERABERLİĞİN GÜZELLİĞE TESİRİ

Şeyh Sâdî-i Şîrâzî de hâllerdeki sirâyet husûsiyetini şöyle ifâde eder:

“Ashâb-ı Kehf’in köpeği, sâdıklarla beraber olduğu için büyük bir şeref kazandı. Öyle ki, nâmı Kur’ân-ı Kerîm’e ve tarihe geçti. Lût Peygamber’in karısı ise fâsıklarla beraber olduğu için küfre dûçâr oldu.”

Yine Şeyh Sâdî, sâlih ve sâdıklarla ünsiyet neticesinde meydana gelen “aynîleşme”yi Gülistan adlı eserinde temsilî bir şekilde şöyle hikâye eder:

“Bir kişi hamama gider. Hamamda dostlarından biri kendisine temizlenmesi için güzel kokulu bir kil verir. Kilden, rûhu okşayan enfes bir râyiha yayılır. Adam kile sorar:

“–A mübârek! Senin güzel kokunla mest oldum. Haydi söyle, sen misk misin, amber misin?”

Kil ona cevâben şöyle der:

“–Ben misk de amber de değilim. Alelâde bir toprağım. Lâkin bir gül fidanının altında bulunuyor ve gül goncalarından süzülen şebnemlerle her gün ıslanıyordum. İşte hissettiğiniz, gönüllere ferahlık veren bu râyiha, o güllere âittir.”

İşte bu misalde de işaret edildiği üzere, samimiyet, teslîmiyet ve tevâzu ile gönüllerini Hak dostlarının önüne serenler, tâlibi oldukları güzelliğin akislerine bir tecellîgâh hâline gelirler. Tıpkı gökteki Ayʼın, kendine âit bir ziyâsı olmamasına rağmen, Güneşʼe dönük olan yüzünün aldığı nur huzmelerini aksettirmek sûretiyle Güneşʼin bir husûsiyetinden hisse alması gibi, böyleleri de beşeriyetin zulümât ile kararmış gecelerine, âdeta parlak birer kandil olurlar.

Bu itibarla Yûnus Emre Hazretleri şöyle der:

Gökten inen dört kitabı,

Günde bin kez okur isen,

Erenlere münkir isen,

Dîdâr ırak senden yana!..

Miskin Yûnus erenlere,

Tekebbür olma, toprak ol!

Topraktan biter küllîsi,

Gülistandır toprak bana!..

Sen bu cihan mülküne,

Geldim, gelmedim deme,

Tut evliyâ eteğin,

Zinhar elinden koma!..

...

Erenler bir denizdir,

Âşık gerek dalası...

Yâ Rabbi! Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile ashâb-ı kirâm arasında tahakkuk eden sohbetlerdeki güzellikleri, bizim kalplerimize de ihsân eyle! Bizleri sâlihler zümresiyle birlikte haşreyle!

Âmîn!..

Dipnotlar:

[1] Bkz. Müslim, Hacc, 147; Nevevî, Şerhu Sahîhi Müslim, VIII, 190; Ahmed, I, 76; Ali el-Kārî, Mirkātü’l-Mefâtîh, V, 1774-1775; İbn-i Kayyım, Zâdü’l-Meâd, Beyrut 1995, II, 255-256.

[2] Tirmizî, Menâkıb, 20.

[3] Bkz. Buhârî, Fedâilü’l-Ashâb 3, Mesâcid 80.

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Muhabbetteki Sır, Erkam Yayınları

İslam ve İhsan

SÂLİHLERLE BERABER OLMANIN FAZİLETİ

Sâlihlerle Beraber Olmanın Fazileti

SÂLİHLERLE BERABERLİĞİN BEREKETİ

Sâlihlerle Beraberliğin Bereketi

HAK DOSTLARI: GÖNÜLLERDE SİLİNMEZ İZ BIRAKAN VELÎLER

Hak Dostları: Gönüllerde Silinmez İz Bırakan Velîler

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle