İkram Etmenin Fazileti ve Lezzeti
Efendimiz (s.a.v.) son ana dek hep infak, ikram ve isar halindeydi. Müminlere dağıtır, yedirir, ikram ederdi. Efendimiz'in (s.a.v.) hayatından almamız gereken dersler.
Fahr-i Kâinat -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in mübârek hânesine, ganîmetlerin beşte biri ve hediyeler gelirdi. Fakat O -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bu gelenleri kendisine hiç almazdı. Tamamen; toplumda yalnız, kimsesiz ve muhtaç kimselere dağıtırdı.
Çünkü o ümmeti muzdarip iken asla rahat edemezdi. Fakirlerin doymasıyla âdetâ kendi açlığını unutur, mânen huzura kavuşurdu.
Mümin Kardeşini Kendine Tercih Ederdi
Âişe Vâlidemiz şöyle naklediyor:
“Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in aile efrâdı; Medine’ye geldiği günden vefât ettiği güne kadar, üç gün arka arkaya buğday ekmeğiyle karnını doyurmadı.” (Müslim, Zühd, 20)
“Dilesek doyabilirdik. Fakat Hazret-i Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem- kendinden ferâgat ederek, yani mü’min kardeşini kendine tercih ederek îsâr ederdi.” (Beyhakî, Şuab, III/62 [1396])
Muhammed Hakîm-i Tirmiz'nin İnfak Şerhi
İşte bu gönül ufkunun tarifi:
“−İnfak nedir?” diye sorulduğunda, Muhammed Hakîm-i Tirmizî Hazretleri şu cevabı vermiştir:
“−İnfak, başkasını sevindirmekle huzur bulmaktır...”
Yemek İkramı Peygamberlerin Aziz Sünnetidir
İkrâm etmek, bilhassa yemek ikrâm etmek, peygamberlerin aziz bir sünnetidir.
İbrahim -aleyhisselâm-’ın fârik vasıflarından biri misafirperverliği idi. Gelip geçen herkesi yedirir-içirirdi. Bu yüzden de ünvânı; «Ebu’l-Edyâf: Misafirler babası» idi. (İbn-i Sa‘d, Tabakât, I, 47)
Hazret-i İbrahim; yemeği yalnız yemez, mutlaka misafir ile beraber yerdi. Misafir gelmediği günler yollara çıkar, misafir arar ve yoldan geçen misafirleri ikrâm etmek üzere evine getirirdi.
Ahmed bin Hanbel -rahmetullâhi aleyh- ne güzel buyurur:
“Yemeği;
- Din kardeşleriyle sürûr içinde;
- Fakirlerle, ikram ve cömertlikle;
- Diğer insanlarla da mürüvvet içinde yemek lâzımdır.”
İkrâm etmek, aynı zamanda tebliğ ve davetin de bir usûlüdür. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, tebliğe başladığında akrabalarına yemek ikrâm etmişti.
Bedir esirleri, ashâbın yanında kaldı. Her aile, Peygamberimizin; «Esirlere güzel muâmele edin!» tembihatı sebebiyle, kıymetli yiyeceklerini onlara ikrâm eder, kendileri hurma ile iktifâ ederlerdi. Onların birçoğu bu fedâkârlık ve güzel ikramlar neticesinde İslâm’a ısındılar.
Mekke fethinden sonra da Medine’ye heyetler gelirdi. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, o misafirleri muhâcir ve ensârın evlerine birer ikişer tevzî ederdi. Böylece onlar İslâmî ahlâk ve yaşayışı ashâb-ı kiramdan öğrenirlerdi.
Fahr-i Kâinât Efendimiz, risâletten önce de çok cömertti ve ikrâm ehliydi. Vahiyle ilk defa muhatap olduğunda kıymetli zevcesine;
“–Yâ Hatice! Bana kim inanır?” dediği zaman, o mübârek zevce, Peygamber Efendimiz’e;
“–Asla korkma! Vallâhi Allah Teâlâ Sen’i hiçbir zaman utandırmaz.” diyerek güzel ahlâkını bir bir zikretmişti. Onlardan biri; pek geniş cömertliği, ikram ve ihsânı idi:
“Sen fakire ihsanda bulunur, hiç kimsenin veremeyeceği kadar verirsin. Misafire ikrâm edersin.” (Buhârî, Bed’ü’l-Vahy,1)
Peygamberlik vazifesinden sonra her hâli, ümmete maddî ve mânevî ikrâm etmek oldu. O’nun gösterdiği birçok mûcize dahî, ümmetinin açlığına ve susuzluğuna dayanamayıp ikrâm etmesidir
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Yüzakı Dergisi, Yıl: 2026 Ay: Eylül, Sayı: 259













YORUMLAR
-
İlk yorumu yapan siz olun!