Salih Kullar Yeryüzüne Nasıl Varis Olur?
Enbiya Suresi 105. ayet ışığında salih kulların yeryüzüne ve cennete nasıl varis olacağı; iman, takva, liyakat ve ümmet bilinci çerçevesinde ele alınıyor.
Geçen sayıdaki yazımızı şu sorularla bitirmiştik: Allah Teâlâ’nın salih kullarının dünyevi anlamda yeryüzüne vâris olacakları müjdesi bizi ne kadar alakadâr ediyor? Biz bu müjdenin neresindeyiz? Kendimizi bu ayetin muhatabı kabul ediyor muyuz, etmiyor muyuz?
Ululazim Peygamberler Hz. Musa ve Hz. Muhammed (a.s.) ve onların yanındaki inanmış gönüller gibi ipi göğüsleyip bu ilâhî müjdeye erişmek için çalışıp çabalayacak mıyız yoksa işin peşini bırakıp pes mi edeceğiz? Halimizi ameliyat masasına yatırmaya ve ciddi manada sorgulamaya zaruri ihtiyaç duyduğumuz bir süreçten geçtiğimiz kesindir.
SALİH KULLARIN YERYÜZÜNE VARİS OLMA SIRRI
Meselenin bu yönünü anlayabilmek için “Yemin olsun ki biz Zikir’den sonra Zebur’da da: “Yeryüzü’ne (el-Arz’a) ancak sâlih kullarım vâris olacaktır” diye yazdık.”[1] ayet-i kerimesinin yorumuyla ilgili Muhammed Râtib Nabulsî’nin şu açıklamaları dikkatlerimizi çekecek mahiyettedir:
“Yeryüzünün idâresine sâlih olanlar, onun imkânlarını en iyi şekilde kullanmasını bilenler, bu ümmet için yapılabilecek her hizmetin hakkını verenler vâris olacaklardır. Bundan dolayı sen her gün kendine şu soruları sormalısın:
Bu ümmet için ne yaptın? İlim ve bilim olarak Müslümanlara ne takdim ettin? Bilimsel alanlarda liyakatli, ehliyetli hangi evlatları yetiştirdin? İşini hakkını vererek yapan hangi doktorları, hangi hukukçuları, hangi mühendisleri yetiştirdin? Ben iyi bir müslümanım diyorsun. Ama bütün mesain hep kendin için, şahsi menfaatlerin için. Peki ümmetin menfaati için ne yapıyorsun? Yaptığının ümmetin salâhı için Allah katında hangi değere sahip olduğunu hiç düşünüyor musun?
Müslüman dersine iyi çalışmalı, işini sağlam yapmalı. Mesleğinin hakkını veren bir doktor olmalı. İşini doğru ve dürüst yapan bir tüccar olmalı, malın iyisini uygun fiyata satmalı. Böyle yapanlar peygamberlerle beraber olmayı hak eder. Müslüman yaptığı iyiliklerle ve güzel ahlakıyla insanları Allah’a davet eden kişidir. Kocaman bir Endonezya ülkesi dürüst tüccarlar vesilesiyle müslüman olmuştur. Müslüman dürüst bir şekilde büyük sanayici olmalı, insanlara helalinden iş imkanları sağlamalıdır…
Eğer biz kalbimizi saflaştırır, aklımızı çalıştırır ve geliştirir, hislerimizi kuvvetlendirir, zihnimizi tutuşturur, akıl ile kalp arasındaki dengeyi sağlayabilirsek Allah Teala’nın yeryüzündeki halifesi olmaya ehliyetli ve liyakatli oluruz. Fakat bu akıl ile kalp arasındaki dengeyi tutturmak öylesine kolay olmuyor. Mesela kafirlerin kalplerine göre akılları daha önde oluyor. Müminlerin ise akıllarına nispetle kalbî/imanî durumları daha önde olabiliyor. Böyle olunca da denge bozuluyor. Bu açıdan bakıldığında Allah Teala bazen kafirlere yeryüzünde yücelik, galibiyet, üstünlük verebiliyor.
Nitekim son üç asırdır kafirler, Allah’ın belirlediği dünya hayatının kanunlarını çok iyi öğreniyor ve öğretiyorlar, bu kanunların gereğini yapıyorlar, işlerini sağlam yapıyorlar, ihtiyaç duydukları teknolojik aletleri, eşyaları üretiyorlar. Böylece yeryüzünün nasiyesini/perçemini ellerinde tutuyorlar ve dünyaya hakim oluyorlar. Şu an gerçek durum böyle. Fakat sürekli böyle olacak diye bir kanun da elbette yok.
Yetmiş sahabenin şehid olduğu ve bir o kadarının da yaralandığı Uhud gazvesi akabinde inen âyet-i kerimlerin biri de şöyle idi: “Biz bu galibiyet ve mağlubiyet günlerini insanlar arasında evirip çeviriyoruz.”[2] Nitekim Peygamberler tarihinde ve Efendimiz’den itibaren de İslam tarihinde bu ayetin pek çok tecellisi yaşanmıştır.
Dolayısıyla bugün itibariyle galibiyet bakımından kafirlerin durumları önde olsa da, yeryüzü imkanlarını kendi çıkarları için kullanıyor olsalar da, uzaya çıkıyor ve denizlerin diplerine dalıyor olsalar da, akılları baştan alan teknolojik alet ve edevatlar üretiyor olsalar da, zahiren göz kamaştırıcı bir ilerleme kaydetmiş bulunsalar da, akıbet aklıyla kalbi arasındaki dengeyi kurmuş, dünyayı dünya kanunlarına göre işleyip yönetmesini bilen, Allah’ın şer’î kanunları yanında kevnî kanunlarını da bilip ona göre hareket eden mümin müttaki kulların olacaktır. Yüce Rabbimizin bu hususta bize verdiği müjdeler elbette haktır ve gerçektir.”[3]
CENNET YURDUNA VARİS OLMAK
Şunu unutmamak gerekiyor ki dünya fani, ahiret ise bâkidir. Dünyada Allah için yeryüzüne vâris olmak da güzeldir, hoştur, ama en mühimi cennet arzına vâris olmaktır. Dünyada arza varis olmak için gereken salahiyeti elde etmek de elbette makbuldür, ama ahirette cennete varis olmak için lazım gelen salahiyeti elde etmek elbette çok daha önemlidir.
Bunun içindir ki yine Kur’ân-ı Kerim’deki ilgili ayet-i kerimelerle bağlantılı olarak Enbiya sûresi 105. âyete ikinci bir anlam daha verilmiştir. Buna göre âyetteki “arz” ile “cennet arazisi”, “sâlih kullarım” ifadesi ile de, o cennete girebilecek Allah’a itaat eden mü’minler kastedilmiştir. Buna göre mâna, Allah Teâlâ, peygamberlere indirdiği kitaplara ve Levh-i Mahfûz’a, cennete ancak sâlih kullarını vâris kılacağını yazmıştır. Nitekim şu âyet bu mânaya işaret eder: “Bize verdiği sözü yerine getiren ve cennette istediğimiz yerde oturmak üzere bizi bu ebediyet yurduna vâris kılan Allah’a hamdolsun! Sâlih ameller işleyenlerin mükâfatı ne güzel!”[4]
Salih Amellerin Mükâfatı: Cennet Yurdu
Cennete giren mü’minler, Allah Teâlâ’nın kendilerine ihsan ettiği bu nimetler karşısında çok sevinecekler. Duydukları neş’e ve sürûrun tabii bir sevkiyle, kendilerine âhiret ve cennetle alakalı va‘dini yerine getiren Allah’a hamd edecekler. Anlaşıldığı üzere buradaki “arz”dan maksat, cennet diyarıdır.
Müminler, kendilerine tahsis edilen o ebediyet yurdunda diledikleri yere konaklayacaklar ve istedikleri gibi yaşayacaklardır. İşte dünyada iman, sâlih amel, takvâ, ihlas ve ihsan yolunda ilerlemek için gayret gösteren, çalışan, çabalayan talihli kulların mükâfatı böyle güzel olacak. Onlara Hak Teâlâ, şöyle seslenecek: “Dünyada yaptığınız iyi amellere karşılık mirasçı olduğunuz muhteşem cennet işte budur!”[5]
Müminlerin Asıl Mirası: Firdevs Cenneti
Müminûn sûresindeki âyetlerde ise iman, amel ve ahlak itibariyle gereken şartları yerine getirip kurtuluşa erecek müminlerin Firdevs cennetlerine vâris olacakları şöyle haber verilmektedir: “İşte vâris olacaklar bunlardır; Firdevs cennetine vâris olacaklar ve orada onlar ebedî kalacaklardır.”[6]
Nitekim Peygamberimiz (s.a.v.), “Âhirette her insanın, biri cennette biri de cehennemde olmak üzere iki yeri vardır; inkârcılar ölünce cehenneme atılacakları için müminler cennetteki kendi makamları yanında inkârcılar için hazırlanmış olan makamlara da vâris olacaklar” buyurmuş, ardından da bu iki âyet-i kerîmeyi okumuştur.[7]
Dipnotlar:
[1] Enbiyâ 21/105.
[2] Âl-i İmrân 3/140.
[3] Nabulsî, Muhammed Râtib, Tefsîru’n-Nabulsî, Ürdün/Ammân-2017, VII, 476-477.
[4] Zümer 39/ 74.
[5] A’râf 7/42-43.
[6] Müminûn 23/10-11.
[7] İbn Mâce, Zühd 39; İbn Kesîr, V, 459.
Kaynak: Ömer Çelik, Altınoluk Dergisi, Sayı: 483









YORUMLAR
-
İlk yorumu yapan siz olun!