"NEFSİ LEVVAME" (KENDİNİ AYIPLAYAMA) NEDİR?

Müslüman hayatı anlarken ve hayatında yer alan kurumlar (günlük hayat, aile, toplum) ile ilişkilerini şekillendirirken önce kendisinden yola çıkmalıdır. Tasavvufun, Kurânî bir kavram olarak nefsi levvâme diye ifade ettiği şey tamda budur.

Bir kavramı ya da hayatta gerçekliği akılla idrak edilebilecek bir şeyi tanımlamak her ne kadar, o şeyi anlamak ve hakikatini idrak etmek açısından önemli bir durum olsa da, Allah Teâlâ’nın yarattığı hayat nizamını anlama ve bu nizam içerisinde kişinin konumunu ve gayesini anlamada yeterli değildir. Daha açık bir ifade ile mühim bir şeyi tanımlamak, o şeyi kendisi dışındaki diğer her şeyden ayırt eder. Bu sadece o şeyin ne olduğu hakkında bize fikir verir ve sadece tespit aşamasında geçerli olur. Tespitten tahlile geçtiğimizde bize bu tanımdan daha fazlası lazımdır. İşte burada akıllı bir varlık olarak yaratılan insanın akli melekelerini kullanarak hakikate ulaşma yolundaki ameliyesi devreye girer. Dolayısıyla akıl “kullanılır” bir melekedir; “tesis edici” değildir. Bu girişten sonra en çok düşünmemiz gerekli kavramlardan birisi olan “Müslüman” kavramı üzerinde bir takım değerlendirmelerde bulunmak gerekmektedir.

Buna göre “Müslüman” çocukluğumuzda mahalle camilerinde yaz kurslarında öğrendiğimiz şekli ile “İslam dininin inanç sistemini gönülden (kendi rızası ile) kabul etmiş kişi”dir. Ancak açıkça anlaşılacağı üzere bu bir tariftir. Ne var ki; Müslümanın bakış açısı, hayat tasavvuru, idealleri, varlık anlayışı vs. gibi hususları belirleyici şeylerin ne olduğunu tespit etmek ve bu alanlar üzerinde kafa yormak bir “tahlil” ameliyesidir ve bir gerçeği tahlil etmek çok ciddi ve karmaşık bir akıl faaliyetini gerektirmektedir. Bu yüzden Kuran’da yüzlerce ayette “Akletmez misiniz, düşünmez misiniz?” Şeklinde ifadeler yer almaktadır. Yine yüce kitabımızda “bunda düşünen bir kavim için ibretler (âyât) vardır” şeklindeki ifadelerde de aynı durum göze çarpmaktadır.

KENDİNİ ELEŞTİRMEK NEREDEN GELİYOR?

Kuran-ı Kerim üzerinde düşünmek tek tek ayetler üzerinde tahliller yapmak yerine, Yüce kitabın bütünü göz önüne alınarak Allah Teâlâ’nın muradının genel olarak ne yönde olduğunu tespit edip o ayetin bu genel tasavvur içerisinde nerede yer aldığını belirlemeyi zorunlu kılar. Çünkü Kuranı Kerim’e baktığımızda Allah Teâlâ insanları hidayete erdirecek olan bir “kitap” tan bahsetmekte ve o kitaba uymayı bize salık vermektedir. Burada vurgu, kitabın kendisinedir. Yani kitabın içinde yer alan ve vahiy olarak Hz. Peygamber’e eksiksiz bir şekilde gönderilen ilahi mesajın tümünedir.

Yukarıdaki tespitler ışığında, Müslümanın hayat tasavvurunu belirleyecek olan şey kendisini yaratan Rabbinin belirlediği ve kitap olarak bize gönderdiği Kuranı Kerim’de yer alan gerçekler ile kâinatın en sevgilisi olarak yaratılan ve ezelden beri ilahi takdirin neticesinde insanlığın son ve en mükemmel peygamberi Hz. Muhammed’in (sas) Kuranın hayata geçirilmiş hayat pratiği olan sünnetidir. Yani Müslüman hayata Allah’ın gör dediği yerden bakan, sadece bakmakla kalmayıp hayatı Hz. Peygamber’in yaşadığı şekli ile yaşayan kişidir.

hayatin_sorusu2

Müslüman hayatı anlarken ve hayatında yer alan kurumlar (günlük hayat, aile, toplum) ile ilişkilerini şekillendirirken önce kendisinden yola çıkmalıdır. Tasavvufun, Kurânî bir kavram olarak nefsi levvâme diye ifade ettiği şey tamda budur. Dil açısından bir tahlil yapacak olursak levvâme mübalağalı ismi faildir ve bir fiili çokça ve gayretle yapmayı ifade etmektedir. Bu kalıp Arapçada kelime üretmede çokça kullanılmaktadır. Mesela Araplar devamlı et ile uğraşıp eti parçaladıkları için kasaba aynı kalıptan gelen cezzâr, berbere hallâk derler. Konumuza dönecek olursak ham ve eğitilmemiş ve hayvânî vasıfları aşırı olan ve devamlı kötülük emreden nefs-i emmâre, akletmek ve kendisini eleştirmekle levvâme haline dönüşür. Çünkü Müslüman hayata önce kendini eleştirerek bakar. Çünkü o, bu hayatın sahibi değil, Allah tarafından dünyaya gönderilmiş bir kuldur. Hayat tasavvurunu oluştururken kendisinden yola çıkan Müslüman ilk vehlede kendisinin bir kul olduğunu ve Yüce Yaratanının takdiri neticesinde bir insan olarak dünyaya geldiğini devamlı surette göz önünde bulundurmalıdır. Yani bilgi onun için amaç değil, ilahi hakikatlere ulaşma açısından bir araç konumundadır.

İNSANIN HAYAT TASAVVURU

İnsanlık tarihine bakıldığında - Kuranı Kerim’deki birçok örnekleri ile birlikte değerlendirildiğinde - insanın hayat tasavvurunun serüveni, insanın Allah Teâlâ karşısındaki bu acziyetini kabul etmesi ve dolayısıyla kulluk bilincini canlı tutup hak dini benimseyenlerle bu bilincin tam zıddı olarak kendini hayatın merkezine koyan, hatta kendini ilahlaştıranlar arasındaki mücadele şeklinde tezahür ettiği görülmektedir.

Bu iki yolun, başka bir ifade ile hak ile batıl arasındaki bu iki temel farklı yönelişin, her devirde farklı temsilcileri olagelmiştir. Özellikle sanayi devrimi ile maddi olarak dünyaya hâkim olan ve kendisinin dışındakileri sömürme temeline dayalı ekonomik ve sosyal anlayış temeline dayanan batı zihniyeti tahlil edildiğinde, batının hayat tasavvurunun kendini eleştirme ve acziyetini kabul etme şeklinde olmayıp; tam aksine kendini hayatın merkezine koyma ve hatta pozitivizm gibi sapık akımlarda olduğu gibi Allah’ı inkâr edip insanı ilahlaştırma şeklinde tezahür ettiği görülmektedir. Bu şekilde gelişen hayat tasavvurunun toplumları felaha götüremeyeceği tartışılmaz bir gerçektir.

LEVVAME OLAN NEFSİN YAPTIĞI

Öte yandan tarih insanlığın hafızasıdır. Tarihi olayları değerlendirirken hikâyeci ve rivayetler temeline dayalı kronolojik bir okuma yapmak çok sathi bir değerlendirme olacaktır. İbn Haldun’un da ifade ettiği gibi; tarihi olaylar bir takım ölçüler çerçevesinde, sebep-sonuç ilişkileri içerisinde değerlendirildiğinde tarihten dersler çıkarılır ve aynı hatalar bir daha tekrar edilmez. Bu açıdan bakıldığında özellikle Müslümanın hayat tasavvuru belirlenirken geçmişte yapılan hatalar göz önünde bulundurulmalı ve bu hataların nedenleri üzerinde düşünülerek ileriye dönük tedbirler alınmalıdır. İşte levvâme olan nefsin yaptığı da aynen budur.

Burada şu husus unutulmamalıdır; hakiki tasavvuf; Kuran ve Sünnet’in belirlediği şeriat çerçevesinde gelişen ve Müslümanın ruhî ihtiyaçlarını ve yönelişlerini şeriatın hedeflediği insan tipinin gerektirdiği şekilde sistemleştiren ilimdir. Dolayısıyla Allah Teâlâ’nın üzerine yemin ettiği nefsin levvâme özelliği, hayatın sonuna kadar bu eleştirme işine devam etmelidir. Müslümanın hayat tasavvurunun temelinde yer alan bu özelliği, o nefis mutmainne de olsa, raziye de olsa devam eder. Tıpkı Hz. Peygamberin günde en az 70 defa tevbe istiğfar etmesi gibi.

Rabbimiz hepimizi kendini eleştirip hakka ve hakikate râm olanlardan eylesin, Amin.

Kaynak: Duan Ekizer, Altınoluk Dergisi, 357. Sayı, Kasım 2015

PAYLAŞ:            

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle