İman Ettik Demek Yetiyor mu?
İman, yalnızca söylenen bir söz mü; yoksa imtihanla sınanan, amel ve ahlâkla hayata taşınması gereken bir bağlılık mı?
“Ey iman edenler, iman edin” (Nisâ, 136) hitabı, Kur’ân’ımızdaki en sarsıcı çağrılardan biridir, çünkü imanı olmayanlara değil, iman iddiasında bulunanlara yöneliktir. Müfessirlere göre bu çağrı imanın inanılması gereken her şeyi kapsaması gereken bir mükellefiyet olduğunu gösterir. Diğer taraftan iman sadece başlangıçta beyan edilen bir kabul değil; süreklilik, sebat ve derinleşme gerektiren, yenilenen ve kemâle erdirilen bir bağlılıktır.
“İnsanlar iman ettik demekle bırakılacaklarını mı sandılar?” (Ankebût, 2) âyeti de imanın, hayattan muafiyet sağlayan bir güven alanı olmadığını gösterir. İman, imtihanla açığa çıkan bir sadakat sürecidir. “İman edenlerin kalplerinin Allah’ı anma ve haktan inen Kur’ân sebebiyle ürperme zamanı gelmedi mi?” (Hadîd, 16) sorusu, imanın zamanla donuklaşabileceğini ve alışkanlığa teslim olabileceğini, dolayısıyla zikir ve Kur’ân ile sürekli güncellenmesi zaruretini ihtar eder.
“Bedevîler ‘iman ettik’ dediler. Şunu söyle: “Henüz iman gönüllerinize yerleşmediğine göre, sadece boyun eğdiniz. …” (Hucurât, 14) uyarısı ise dilde kalan iman iddiasının henüz kalbe inmediğini, İslam’dan imana terfiin bir gayrete ihtiyaç duyduğunu hatırlatır. İman göğse takılan bir apolet değil, sürekli sınanan, kalpte derinleşmesi, hayatta bedel üretmesi istenen canlı bir bağlılıktır.
İmanın varlığından çok nasıl yaşandığı, hayata taşınıp taşınmadığı mühimdir. Kur’ân ve sünnet perspektifinden bakıldığında, imanın şekil, kimlik, bilgi, duygu ve ahlâk merkezli olmak üzere beş temel taşıma biçiminden söz etmek mümkündür. Bu biçimler imanın özüne ilişkin değildir, Ehl-i Sünnet akaidine göre o öz değişmez. Ancak her imanın hayattaki görünürlüğü, etkisini ve şahitlik kapasitesi farklı farklıdır.
İMAN HAYATTA NASIL TAŞINIYOR? BEŞ FARKLI GÖRÜNÜM
Şekil merkezli taşıma biçiminde iman, ibadetlerin düzenli ve görünür biçimde yerine getirilmesinden ibaret görülür. Hâlbuki ibadetin biçiminden daha önemlisi hangi kalbî seviyede ifade edildiğidir: “Onların ne etleri ne kanları Allah’a ulaşır; O’na ulaşan yalnızca takvânızdır.” (Hac, 37)
Kimlik merkezli taşımada iman, ferdi ve sosyal aidiyet göstergesidir. Bu biçimde “kimden olduğum” sorusu bellidir, fakat “nasıl yaşadığım” sorusu tâlîdir. Bu taşıma biçimi ilahi tenkit konusudur: “Onlara ‘Allah’ın indirdiğine uyun’ denildiğinde, ‘Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız’ derler.” (Bakara, 170)
Bilgi merkezli taşıma, kavramsal doğrular, doktrinler ve tartışmalar üzerinden ilerlemeyi seçmek demektir. Bilgi zihni besler; fakat fiil ve ahlâk üretmezse bu ciddi bir problemdir: “Yapmadığınız şeyleri niçin söylüyorsunuz?” (Saf, 2-3) Peygamber Efendimiz fayda vermeyen ilimden Allah’a sığınmıştır.
Duygu merkezli taşıma, imanı yoğun bir hissiyat, coşku ve manevî atmosferde yaşamaktır. Bunun ise sürekliliği şüphelidir: “İnsanlardan öylesi vardır ki Allah’a bir kenardan ibadet eder; bir hayır gelirse onunla tatmin olur, bir sıkıntı gelirse yüzüstü döner.” (Hac, 11)
Ahlâk merkezli taşımada iman, davranışlara, ilişkilere ve tercihlere tercüme edilir. “İman edenler ve salih amel işleyenler…” şeklindeki onlarca vurgu imanın güzel ve ıslah eden amel doğurması gerektiğini vurgular. Peygamber Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem de kendi risaletini güzel ahlâkı tamamlamak ile irtibatlandırmıştır. İman, güzel ahlâkın mümessili olmak içindir.
İMAN NASIL YENİLENİR, TADI NASIL ALINIR?
İman, durulan yer değil; yürünen yoldur. Bu bir çaba ve gayret seferberliğidir. İnanç, durağan bir nokta değil; tıpkı bir bitki gibi sulanması veya bir ateş gibi beslenmesi gereken canlı bir olgudur. Tefekküre götüren ve tefekkürle zenginleşen bilgi imanı besler. Evrendeki hassas dengeler, hadiseler, mahlûkat ve hayatın anlamı üzerine düşünmek, Kur'an'ın sadece lafzını değil, mesajını ve derinliğini anlamaya çalışmak, tefekkür ibadetinde derinleşmek gerekir.
İbadette süreklilik ve disiplin bir diğer şarttır. Hz. Aişe validemiz Peygamber Efendimizin ibadetini sürekli ve hayat veren bir yağmura benzetmişti. Yağmur toprağa nasıl yavaş yavaş işler, nüfuz eder ve bereket üretirse; onun ibadeti de hayatın tamamına böyle yayılmıştı.
Salih amel de imanı diri tutmak için önemli bir ihtiyaçtır. Amelsiz iman mümkündür ama eksiktir, kısa zamanda zaafa uğramasından endişe edilir. İmansız amelin ise ne bir anlamı ne de bir sürekliliği vardır. Rabbimiz bizden çok amel istemez, sâlih veya ahsen amel ister. İman, ameli ahlâkî kılar; amel ise imanı teyit eder. Faydalı ve güzel amel üretmeyen iman muteber olmadığı gibi fayda içermeyen, adalet ikame etmeyen fiil de sâlih değildir.
Kur’ân imanı yenileyen en sağlam kaynaktır. Hevâ ve heves, insan ile Kur’ân arasındaki en güçlü engeldir. İnsan hakikate meyledecek bir fıtrat ile yaratılmıştır. Kur’ân “hevâsını ilâh edinen” tipolojisini bu yüzden eleştirir. Buradaki sıkıntı, ölçünün değişmesidir. Ölçü hakikat olmaktan çıkıp arzuya dönüşür. Böylece fıtrat örtülür. Hevâ kalıcı tatmin üretmediği için fıtrat sürekli rahatsızlık sinyali verir. Bu iç huzursuzluk, imanı yenilemenin de kapısıdır.
Hevâ, tefekkür değil gerekçe üretir. İnsan hevasına tabi olursa hakikati aramaz, kendini meşrulaştırır. Zihin düşünmez, savunma yapar. Bu durumda Kur’ân muhatap değil, hedef hâline gelir. Kur’ân’ın talep ettiği adalet ve had, hevâya ağır gelir. Bu yüzden mesafe oluşur. Hevâ ile mücadele, imanı yenilemenin şartıdır. İman yenilenmesi, bilgi artışıyla değil; hevânın sınırlandırılmasıyla gerçekleşir. Kur’ân bu yüzden kendisini kurtaranın nefsini arındıran olduğunu söyler.
İman korunması gereken bir miras değil; uğruna gayret gösterilmesi gereken, taklitten tahkike erdirilmesi, dolayısıyla terfi ettirilmesi gereken bir idraktir. İman yolculuğu, kalpte tasdik edilen bilginin zevk edilen, tadılan, hissedilen ve muhatabını özendiren bir hâle dönüşmesidir. Müslümanlar olarak temsil ettiğimiz hakikat ile dirilmek, o hakikat ile kendimizi, işimizi, muhitimizi cazip kılmamız gerekir. Bu ise ancak imanın tadı alındığında ortaya çıkar. Peki, imanın tadı nasıl alınır?
Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem Efendimiz imanın tadını tatmanın üç şartı olduğunu ifade buyurmuşlardır: “Üç özellik vardır; bunlar kimde bulunursa o, imanın tadını tadar: Allah ve Rasûlünü herkesten fazla sevmek, sevdiğini Allah için sevmek ve Allah kendisini küfür bataklığından kurtardıktan sonra tekrar küfre dönmeyi, ateşe atılmak gibi çirkin ve tehlikeli görmek.” (Müslim, Îmân 67)
İman, Allah ve Rasûlü’nün hoşnutluğunu her şeyin önüne geçirebilmektir. Sabah gözümüzü açtığımızda zikretmemiz tavsiye edilen: “Rab olarak Allah’tan, din olarak İslâm’dan, peygamber olarak Muhammed’den razı olmak” ifadesi de bunu anlatır. Razı olan, başka bir arayışa girmez. Sevilen şey ağır gelmez; ağır gelmeyen şey de zevkle yapılır. Böyle bir iman, tereddüt üretmez; sahibini yormaz. Rıza, imanın tadını almanın en güzel yolu, ihsan mertebesine erişmenin en tesirli usulüdür.
İmanının tadının bir diğer şartı, sevdiğini Allah için sevmektir. Sevgi insanın en güçlü bağlanma biçimidir. İnsan çoğu zaman sevdiğinin esiridir. Allah için sevmek, sevgiyi doğrudan hatta vermek değil, trafoya bağlamaktır. Trafo, akımı kesmez; düzenler. Sevgiyi yok etmez; ölçülendirir. Allah sevgisi, diğer tüm sevgiler için bir dönüştürücü görevi görür. Anne-baba sevgisi, eş sevgisi, evlat sevgisi, dostluk ve hatta dava sevgisi bu trafodan geçtiğinde yakıcı olmaktan çıkar; besleyici hâle gelir. Ne sevilen putlaşır ne seven tükenir.
Üçüncü şart, küfre dönmeyi ateşe atılmak gibi çirkin ve korkunç görmektir. Bu, imanı geçici bir tercih değil; vazgeçilmez bir aidiyet olarak görmektir. İnsan, ayrılmayı düşündüğü bir şeyden zevk alamaz. İmanın tadı da ancak onu kaybetme ihtimalini bir tehdit olarak algılayan kalpte hissedilir. Hadiste imandan dönmekle ateşe atılmak arasında kurulan bağ, imanın cennetle; küfrün cehennemle olan irtibatını hatırlatarak imanın ne büyük bir nimet olduğu idrakini hep hatırda tutmayı telkin eder.
Bugün iman çoğu insan için inkâr edilen bir hakikat değil; selâmet üretmeyen bir kabule dönüştü maalesef. Söze gelince çoğu Allah’a inanıyor, fakat inanç, hayatı peşinden sürükleyemiyor. Dini kavramlar sıkça kullanılıyor; ancak bu dil, hayatın hızını, hırsını ve yönünü yavaşlatmıyor. Hayatın ritmini öfke, adaletsizlik ve hoyratlık belirliyor. İmanımız bize ve çevremize emniyet vermiyor. Dini bilgi hiç olmadığı kadar yaygınlaşıyor belki ama iman, güven ve sükûnet üretmekte zorlanıyor. İnanç daha çok tartışılan, savunulan ve örselenen bir içeriğe dönüşüyor.
“İman da elbisenin eskidiği gibi eskir” nebevî ifadesi hepimizin gündemine girmeli, imanımızı diri ve kavi tutmanın ana meselemiz olduğunu tıpkı sahabe efendilerimiz gibi gelin “bir an iman edelim” ikazı ile birbirimize hatırlatmalıyız. İman zamanla, alışkanlığa dönüşebilir; sözde varlığını korurken hayata temasını kaybedebilir. Bu nedenle iman yenileme çağrısı, kendimizi güncelleme çağrısıdır.
İmanımız atalarımızdan devraldığımız bir miras değil, kıymetini bilip, çarçur etmememiz, aksine sürekli artırmamız gereken sermayemizdir. Başına temas eden yağmur taneleri için: “Rablerinden yeni geliyorlar, onların bereketini umuyorum” diyen Peygamber Efendimizin kendisini diri tutma çabasını iyi tefekkür etmeliyiz. İmanlarımızın diriliği ve tazeliği her şeyin imanımıza musallat olduğu bir çağda ana derdimiz ve gündemimiz olmalıdır.
Kaynak: Mehmet Lütfi Arslan, Altınoluk Dergisi, Sayı: 479









YORUMLAR
-
İlk yorumu yapan siz olun!