İslam’a Girdik, Fakat İslam’da mıyız?

İslâm’a girmekle İslâm’ı yaşamak arasındaki fark; hidayet, nur, Allah’a yönelmek ve mânevî diriliş ekseninde ele alınıyor.

İslam yegâne hak din ve bütün dinlerin kemâle ermiş halidir. İslam’la birlikte hidayet nuru varlığımızın her hücresine tesir etmektedir. İslamsızlıkta hayat, can, varoluş yoktur; ilim yoktur, direnç gücü, ilham, mânâ, şifa, nur ve aşk yoktur. İlahî şuur, kalp gözüyle görme, miraç yoktur. İslam’dan uzak kalındığında insanî sıfatlardan mahrumuz demektir. İnsanî sıfatlardan uzak kalındığında ise manevî ölüm gerçekleşmiş demektir. Kur’an-ı Azimüşşan'da buyurulur ki; “Allah kimin gönlünü İslam’a açmışsa, o Rabbinden bir nur üzerindedir.” (Zümer, 22)

İSLÂM’IN NURUNA KAVUŞMAK NE DEMEKTİR?

İslam’a girmek Allah’ın nuruna kavuşmaktır. Eğer bir kimse İslam'ın nurunu takip etmezse, dinin mükemmelliğinin tadını alamaz ve hayranlık mertebesine ulaşamaz. Mevlânâ Celaleddîn-i Rûmî bu hususta şöyle demiştir: “Seçilmişin gözünde, aşk muazzam bir ebedî nurdur. Hâlbuki sıradan insan onu yalnızca biçim ve şehvet olarak görür.”

İnşirâh Sûresi tefsirinde de, “kalbi genişleyip nur ile dolana kadar beklesin;  Allah dedi ki, ‘Senin sadrını genişletmedik mi?’ Oraya nurlanma koyduk, kalbine inbisat koyduk” buyrulmaktadır. 

Selmân-ı Farisî Hazretleri çarpıcı bir şekilde şöyle haykırıyordu; “Ben İslam oğlu Selman’ım!” O tüm benliğiyle teslimiyet göstererek İslam’la hemhal oldu. Asıl şerefin Peygamber Efendimiz'e sallallâhu aleyhi ve sellem’e ümmet olmak olduğuna iman ederek hidayet nuruna erişti, hakiki zenginliğe ve hakiki özgürlüğe erişti ve şöyle dedi; “Ben dalaletteydim, Allah beni Muhammed Aleyhisselam ile hidayete erdirdi. Ben fakirdim, Allah beni Muhammed Mustafa’yla zenginleştirdi. Ben köleydim, Allah beni Muhammed Mustafa’yla özgürleştirdi.”

İSLÂM’A GİRMEK İÇİN KALPTE NASIL BİR HASRET OLMALI?

İslam, nurdur, miraçtır, secdedir, mânâdır, içtenliktir, sünnettir, ihramdır, aşktır, diriliktir, hürmettir, ihlastır, fedakârlıktır, tefekkürdür, aşkın şuurudur, takvadır, muhabbettir, güzelliktir, irfandır, merhamettir. İslam’a girmek için, ahirete karşı şiddetli bir hasret, derin bir muhabbet,  yoğun bir özlem ve arayışın sıcaklığını hissetmek gerekir! Evliyalar, Allah dostları, âşıklar, ihlaslı kullar, daima ahiret hasretini çekerler. Yaratanın Cemâline ve Kemâline doğru bir cazibe hissederler. İlâhî kurbiyetin zevkini yaşarlar. Feyiz akışının yoğunluğunu idrak ederler.  Allah dostları tamamen Zü’l-Celâl ve’l-İkrâm’ın iradesine râm olmuşlardır.

 Abdülkâdir-i Geylânî Hazretleri secde ederken, sonsuzluk âlemine şiddetli bir ihtiyaç hissetmek gerektiğini anlatmaktadır; “Acil ihtiyaç alnını, ikrar edilmiş çaresizlik toprağına dayamazsan ve hüzün gözyaşları göz bulutlarından sağanak halinde yağmazsa, zevk nebatların hayat bahçesinde yeşillenmez. İnsanlık bahçeleri maksadına hizmet için verimli bir halde yeşillenmez. Sabır dalları rıza yaprakları veyahut yakîn dostluğun hoş rayihâlârını vermez, ne de seni ünse taşırlar.”

İSLÂM’A GİRDİK, PEKİ İSLÂM’I HAYATIMIZDA YAŞAYABİLİYOR MUYUZ?

Rabbimize olan vuslat özlemi her bir işimizde motivasyon kaynağı olmalıdır.  Tüm gücümüzle ve ısrarla Rabbimize bağlanmalıyız, O'na yönelmeliyiz, Allah’ın ipine sımsıkı sarılmalıyız! Teslimiyet, itaat, ibadet ve imanda, neşe ve zevk bulmadan ilerlenemez. Arayış iştiyakına düşmeden ilerlenemez. Eğer Allah’ın muhteşem sonsuzluğu karşısında haşyet, merak ve hayranlık halinde değilsek; saflık, nurlanma ve aşk seviyelerine yükselemeyiz. Eğer Allah’ın Cemâline âşık değilsek kendi kaderimizi gerçekleştiremeyiz ve çalışan bir makine gibi yaşama tehlikesine düşeriz.

İslam’ın sınırsız güzelliklerinin idrakine varmadığımız ve yaşamadığımız zaman dini dışsallaştırmış oluruz. Dışsallık egemen olunca İslam dini kişinin bedeninde akâmete uğramış olur ve ilâhî menfezlerden akan ebedî feyiz cereyanları kesilir.

 Eskiden İslam tüm hayatımızı kuşatmaktaydı. Oysa bugün pek çok İslam ülkesinde tecrübe edilen şey, dünya hayatının İslam’ı kuşatmasıdır. İslam'a girdik ama İslam'da değiliz! İslam'a girdik ama İslam davasını kaybettik. İslam'a girdik ama İslam'ın şerefi ile şereflenmeyi bilemedik. İslam'a girdik, ama İslam'ın terbiye metoduyla kâmil manada şifa bulabileceğimizi idrak edemedik. İslam'a girdik ama her şeyi bir arada tutan birlik ruhundan habersiz kaldık. İslam'a girdik ama şeytan ve nefsimize kukla olduğumuz için İslam'ın diriliş gücüne karşı tamamen cehâlet derekesine düştük.

İslam’a girmek; Allah’a yönelmektir. Kur’ân-ı Hakîm’de buyurulur ki; “Allah'a yönelenlere gelince, onlar için büyük bir müjde vardır! Öyle ise kullarımı müjdele! Onlar ki, sözü dinlerler de onun en güzeline uyarlar. İşte onlar, Allah'ın kendilerine hidâyet verdiği kimselerdir ve işte onlar, akıl sahiplerinin ta kendileridir.” (Zümer, 17-18)

ALLAH’A YÖNELMEK NE DEMEKTİR?

Allah’a yönelmek; ahirete girmek, sonsuzluk âlemine, bekâ âlemine, ebediyete yönelmek demektir, ebedî yurt yolculuğu arzu etmektir, hakikate erişmeyi istemektir. Allah’a yönelmek; ahiret pazarına girmektir! Orada ilâhî yardım, nur, rahmet, ilham kaynağı ve bereket sürekli akmaktadır. Ahiret pazarında hayat suyu içilir, gök sofrasına dahil olunur, hidayet nuru alınır, diriliş gücüne erişilir. “Biz, Âdemoğullarını şereflendirdik” ve “Şüphesiz ki biz Sana kevseri verdik” ayetlerinden ruhânî bir zevk alınır. Namazda göz nuruyla kastedilen mânevî tatmin yaşanır. 

Ahiret pazarında “Size şah damarınızdan yakınım” diyen Rahmân'ın sarayına vuslat kutlanır. Nefis kendini bilme şuuruna erişebilir. Meleklerden üstün olabilme potansiyeline sahip olduğunu, bununla beraber hayvanlardan daha da aşağı olabileceğini idrak edebilir. Rahmanî işaretlerle şeytanî vesveseleri ayırt edebilir. Manevî hastalıklarını tespit edebilme şuuruna erişebilir. Kendi kusurlarını, yetersizliğini, zayıflığını, zalimliğini, hatalarını, yanlışlıklarını, günahlarını, beceriksizliğini görebilme şuuruna varır. Özgürlük ve ölümsüzlüğü tadar. Ahiret pazarında nihâî maksat, Hakka’l-Yakîn’e erişebilmektir.

 Allah’a yönelmedikçe, İslam dairesinin dışında kalırız ve bu da kıyamet günü kaybedenlerden olmamız anlamına gelir. Yüce Allah hidayetten yüz çevirenler hakkında; “Allah’ın yaratmış olduğu varlıklar arasında en şerli ve zararlı olanı; kulağı duyduğu halde hakikati işitmeye yanaşmayan,  konuşabildiği halde dilini Allah için döndürmeyen ve aklı olduğu halde akıl yürüterek gerçeği bulamayan kişidir.” (Enfâl, 22) buyurmuştur.

 Allah’a yönelmedikçe, O'nun sonsuz rahmetinden ve affından uzaklaşan bir kaçak oluruz, gaflet yolunda olan bir ölü, görmesi imkânsız bir kör oluruz. Cahil, şifası olmayan bir hasta, hakikati idrak etmeyen bir akılsız, duyması imkânsız bir sağır, tövbe etmeyen bir aldatıcı, doğru yolu bulmayan bir nankör oluruz.

 “Allah’ım gözümüzü nur eyle, nurlandır, hakikati görebilmek için! Allah’ım dilimizi nur eyle, hakikati konuşabilmek için! Allah’ım kulağımızı nur eyle, hakikati işitebilmek için! Allah’ım burnumuzu nur eyle, dost ve varlık kokusunu duyabilmek için! Allah’ım aklımızı nur eyle, tefekkür edebilmek için! Allah’ım ellerimizi ve ayağımızı nur eyle, cihad ve hizmet edebilmek için! Allah’ım kalbimizi nur eyle, Sen'i misafir edebilmek için!

Hak dini İslâm’dan faydalanmalıyız. Zira her türlü hastalığımızın şifâsı İslâm’dadır.

Kaynak: Rabia Brodbeck, Altınoluk Dergisi, Sayı: 486

İslam ve İhsan

BÜTÜN VARLIĞIMIZLA İSLÂM’A GİREBİLİYOR MUYUZ?

Bütün Varlığımızla İslâm’a Girebiliyor muyuz?

AHİRET İNANCI HAYATA NASIL ANLAM KAZANDIRIR?

Ahiret İnancı Hayata Nasıl Anlam Kazandırır?

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.