Kur’an’la Alay Etmek Neden İman Meselesi Olarak Görülmüştür?
Kur’an’la alay etmek neden iman meselesi olarak görülmüştür? İstihzâ nedir? Mizahla aynı şey midir? Bu husus “ifade özgürlüğü” olarak savunulabilir mi?
Hazırlayan: Dr. Halil İbrahim DELEN
Modern dönemde ifade özgürlüğü ile mizah ve dinî değerlere saygı konuları yeniden tartışılmaktadır. Özellikle sosyal medyanın yaygınlaşmasıyla birlikte dinî semboller, kutsal metinler ve peygamberler hakkında yapılan alaycı paylaşımlar, birçok kişi tarafından “mizah” veya “ifade özgürlüğü” kapsamında sunulmaktadır. Buna karşılık İslam düşüncesi, Allah’a, Kur’an’a ve peygamberlere yönelik istihzâyı yalnızca ahlâkî bir kusur olarak değil, imanın özüyle doğrudan ilişkili bir mesele olarak ele almıştır. İlk bakışta bu yaklaşım biraz aşırı gelebilir. Ancak klasik kelâm ve tefsir literatürü dikkatle incelendiğinde meselenin yalnızca birkaç sözden ibaret olmadığı aksine kutsalın değeri, insanın iradesi ve dinî otoriteye karşı geliştirilen tavırla ilgili olduğu görülmektedir.
İstihzâ Nedir? Mizahla Aynı Şey midir?
Günümüzde “alay etmek” ile “mizah” çoğu zaman aynı anlamda kullanılmaktadır. Oysa klasik İslam literatürü bu kavramlar arasında önemli bir ayrım yapar. Râgıb el-İsfahânî, hezl kavramını “ciddiyet taşımayan söz”, istihzâyı ise karşı tarafı küçümsemeye yönelik gizli veya açık alay olarak tanımlar. Ona göre Kur’an’da bu köklerden gelen bütün kullanımlar, muhatabı değersiz göstermeyi hedefleyen bir anlam taşımaktadır (İsfahânî, 1412).
Bu açıdan istihzâ, “başkasının söz ve davranışlarını kusurlu görmek veya göstermek amacıyla onu alaya alıp küçük düşürmek” demektir. Buradan hareketle istihzâ yalnızca sözlü ifadelerden ibaret olmayıp mimik, jest, yazı, şiir, karikatür, taklit ve çeşitli görsel anlatımlar yollarla yapılan eylemleri de içine almaktadır (Çağrıcı, 2001).
Dolayısıyla istihzâ, insanları güldürmeyi amaçlayan masum bir mizah değildir. Mizahın temel amacı tebessüm oluşturmak iken, istihzânın temel amacı muhatabı küçültmek, değersiz göstermek ve itibarsızlaştırmaktır. Nitekim Hz. Peygamber’in (s.a.v.) zaman zaman şakalaştığı, ancak “Şaka yaparım ama sadece doğruyu söylerim.” (Tirmizi, Birr 57, (1991) buyurduğu bilinmektedir. Gazzâlî de mizahın mutlak olarak yasak olmadığını, ancak aşırıya kaçan, vakarı zedeleyen ve insanları inciten mizahın kötü görüldüğünü ifade eder. Muhatabı aşağılayan ve mahcup etmeyi amaçlayan istihzâ, ahlâken ve dinen meşru değildir (Gazzâlî, 2005).
Kur’an-ı Kerîm’de istihzâ ve aynı anlamdaki suhriyye kavramları, inkârcıların peygamberleri, ilahî vahyi ve müminleri itibarsızlaştırmak için başvurdukları psikolojik bir mücadele yöntemi olarak sunulur (el-En’âm 6/10; el-Hicr 15/11; el-Câsiye 45/9). Kur’an, Allah’ın ayetlerini alay konusu yapanların yalnızca yanlış bir söz söylemediklerini; aynı zamanda hakikati değersiz göstermeye çalıştıklarını vurgular. Bu sebeple müminlere, dini alay konusu yapan kimselerle dostluk kurmamaları (el-Mâide 5/57) ve ayetlerin alaya alındığı meclislerde bulunmamaları emredilir (en-Nisâ 4/140).
Burada dikkat edilmesi gereken önemli nokta şudur: İstihzâ, bir söz söyleme biçimi değil, bir değer yargısıdır. İnsan alaya aldığı şeyi sadece eleştirmez; aynı zamanda onun küçültülmesi, değersiz görülmesi ve insanların gözünden düşürülmesi gerektiğini ima eder. Bu sebeple istihzâ, mizahın bir türü olmaktan ziyade, tahkir ve istihfâfın dışa vurumu olarak değerlendirilmelidir.
Kur’an’ın Kendini Konumlandırması: “O, Hezl Değildir.”
Tarık sûresinde Kur’an kendisini şu ifadeyle tanımlamaktadırr: “Şüphesiz o, hak ile bâtılı ayıran bir sözdür; o bir hezl (şaka ve eğlence) değildir.” (et-Târık 86/13-14) İbn Âşûr'a göre bu ayet, müşriklerin Kur’an’ı ciddiye alınmaması gereken bir söz gibi göstermelerine karşı bir cevaptır. Onlar özellikle ahiret haberlerini “hezeyan”, “masal” ve “şaka” olarak nitelendirerek insanların Kur'an üzerinde düşünmesini engellemeye çalışıyorlardı. Bu sebeple Kur'an önce kendi mahiyetini açıklamış, ardından da onu oyun ve eğlence seviyesine indirgemeye çalışan anlayışı reddetmiştir (İbn Aşur, 1984)
Bu ayet aynı zamanda önemli bir ilkeye de işaret etmektedir. Bir şeyin mahiyeti, ona karşı geliştirilecek olan tavrı belirler. Bir tiyatro metni mizah konusu yapılabilir, çünkü amacı budur. Fakat bir mahkeme kararı veya anayasa metni aynı şekilde ele alınmaz. Çünkü bunlar temsil ettikleri otorite sebebiyle farklı bir statüye sahiptir.
“Bu Benim İfade Özgürlüğüm Değil mi?”
Kur’an’la, dini değerlerle alay edenlerin en sık dile getirdikleri argüman, bunun bir “ifade özgürlüğü” olduğu şeklindeki savunmalarıdır. İlk bakışta bu savunmalarıyla haklı gibi görünebilirler. Ancak hukuk sistemleri incelendiğinde ifade özgürlüğünün hiçbir zaman mutlak bir hak olarak kabul edilmediği görülmektedir.
Nitekim Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10. maddesi ifade özgürlüğünü güvence altına almakla birlikte, aynı maddede bu özgürlüğün kamu düzeni, başkalarının şöhret ve haklarının korunması, millî güvenlik ve toplumsal barış gibi sebeplerle sınırlandırılabileceği açıkça belirtilmiştir. Benzer şekilde Birleşmiş Milletler Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi de ifade özgürlüğünü güvence altına alırken, dinî veya etnik nefreti teşvik eden söylemlerin yasaklanabileceğini kabul etmektedir. Dolayısıyla modern hukukta esas olan "sınırsız ifade özgürlüğü" değil, "sorumlu ifade özgürlüğü"dür.
Bu noktada sıklıkla kullanılan bir örnek dikkat çekicidir: Kalabalık bir tiyatro salonunda veya sinemada hiçbir tehlike yokken “Yangın var!” diye bağıran bir kişi, “Ben sadece konuşma özgürlüğümü kullandım.” diyemez. Çünkü söylediği söz, başkalarının hayatını tehlikeye atmaktadır. Hukuk, yalnızca söylenen söze değil, o sözün meydana getirdiği sonuca da bakmaktadır. Bu ilke yalnızca kamu güvenliğinde değil, hakaret suçlarında da geçerlidir. Bir kimsenin: "Bu benim fikrim." demesi, söylediği her sözü hukuken meşru hâle getirmez. Hakaret, iftira, tehdit ve nefret söylemi birçok hukuk sisteminde ifade özgürlüğünün dışında tutulmaktadır. İslam’ın Kur’an’la istihzâ konusundaki yaklaşımı da benzer bir mantık üzerine kuruludur. Burada yasaklanan şey düşünmek, soru sormak veya eleştirmek değildir, kutsalı tahkir etmektir. Bu ayrım son derece önemlidir. Bir insanın: “Ben bu dine inanmıyorum.” demesi başka şeydir. Kur’an’ı alay ve maskaralık konusu yapması başka bir şeydir.
Birincisi kanaat açıklamasıdır. İkincisi ise hakarettir ve karşı tarafı küçük düşürmeyi amaçlayan istihzâdır.
Kur’an’la istihzânın neden ağır görüldüğünü anlamanın en açık yolu, modern hukukun “korunan hukuki değer” anlayışına bakmaktır. Mesela sıradan bir bez parçasını kesmek suç değildir. Fakat aynı bez bir devletin resmî bayrağı olduğunda durum değişmektedir. Çünkü hukuk kumaşı değil, temsil ettiği değeri korumaktadır. Benzer şekilde herhangi bir cübbe sıradan bir kıyafettir. Fakat aynı cübbe mahkeme salonunda hâkimin temsil ettiği yargı otoritesinin sembolüdür. Dolayısıyla hakaret artık kişiye olmayıp temsil edilen makama yönelmiş sayılır.
Kur’an’ın yaklaşımı da tam olarak budur. Mushaf yalnızca kâğıttan ibaret değildir. Kur’an yalnızca seslerden oluşan bir metin değildir. Mümin açısından o, Allah'ın kelamını temsil etmektedir. Bu sebeple yapılan fiilin ağırlığı, temsil ettiği değere göre belirlenmektedir.
Aslında insanlar günlük hayatta da aynı ilkeyle hareket etmektedir. Bir savaş gazisinin madalyasını yere atıp çiğnemek, yalnızca birkaç gram metal parçasına zarar vermek değildir. Bir şehidin mezar taşını kırmak, sadece bir mermer parçasını tahrip etmek; bir devletin bayrağını yakmak da birkaç metre kumaşı ateşe vermek anlamına gelmez. Toplum, bu fiilleri söz konusu nesnelerin temsil ettiği değerler sebebiyle ağır bir hakaret olarak görmektedir. Kur’an’a yönelik tahkir de aynı temsil ve anlam ilişkisi içerisinde değerlendirilmelidir.
Bununla birlikte bu ilke, yalnızca Müslümanların kutsal kabul ettiği değerlerle sınırlı değildir. İnsanların dinî ve manevi bakımdan değer verdikleri sembollere, şahsiyetlere ve inanç unsurlarına yönelik aşağılayıcı tavırlardan kaçınmak, toplumsal barışın ve karşılıklı saygının gereğidir. Nitekim Kur’an’da, “Onların Allah’ı bırakıp yalvardıklarına sövmeyin; sonra onlar da bilgisizlikle ve haddi aşarak Allah’a söverler” (el-En‘âm 6/108) buyrularak, Müslümanlardan başka inançlara ait kutsallara karşı da ölçülü ve saygılı davranmaları istenmektedir. Dolayısıyla bir inanç grubunun kutsallarına yönelik saldırılar karşısında gösterilen haklı hassasiyetin, İslam’ın ve Müslümanların kutsalları söz konusu olduğunda da aynı tutarlılıkla sürdürülmesi gerekir. Kutsallara saygı ilkesi, kişi ve topluluklara göre değişen seçmeci bir hassasiyet olmayıp herkes için geçerli evrensel bir ahlaki tutum olmalıdır.
Sonuç
Kur’an’la alay etmenin neden ağır bir dinî suç olduğu, sadece fıkhî hükümler üzerinden ele alınmamaktadır. Klasik kelâm geleneği incelendiğinde bunun temelinde inanç açısından itikadi birtakım problemler olduğu görülmektedir. İnsan, gerçekten değer verdiği şeyi alay konusu yapmaz; alaya aldığı şeyi ise zihninde değersizleştirmiştir. Bu sebeple istihzâ, sadece bir söz değil, aynı zamanda bir değer beyanıdır.
Tevbe sûresinin 65-66. ayetlerinde “Biz sadece şakalaşıyorduk.” mazeretinin kabul edilmemesi de bu sebepledir. Çünkü mesele birkaç kelimeden ibaret değildir. Fiilin mahiyeti, yöneldiği makam, failin bilinçli tercihi ve hedef alınan değerin kutsiyeti birlikte değerlendirildiğinde dinî değerlerle istihzâ, imanla bağdaşmayan bir tavır olarak ortaya çıkmaktadır (Teftâzânî, 1998; Gazzâlî, 1424).
Günümüz hukuk sistemleri ifade özgürlüğünü korurken hakareti, nefret söylemini ve ortak değerleri hedef alan bazı fiilleri sınırsız özgürlük kapsamında değerlendirmemektedir. Demek ki hem klasik İslam düşüncesi hem de modern hukuk, farklı gerekçelerle de olsa ortak bir ilkeye işaret etmektedir: Özgürlük, sorumlulukla birlikte anlam kazanır.
Sonuç olarak Kur’an’la alay etmenin ağırlığı, Kur’an’ın bundan zarar görmesinden kaynaklanmaz. Deniz, köpeğin ağzı değmekle kirlenmez; güneşe tüküren güneşi değil kendisini kirletir. Hakikat küçülmez; küçülen, hakikati küçültmeye çalışan insandır. Bu sebeple Kur’an’ın çizdiği sınır, ilahî kelamı korumaktan önce kendisine inanan insanın imanını, ahlakını ve değer dünyasını korumaya yönelik bir uyarı olarak okunmalıdır.
KAYNAKÇA
- Çağrıcı, Mustafa. “İstihza”. Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi. 23: 347-348. İstanbul: TDV Yayınları, 2001.
- Gazzâlî, Ebû Hâmid Huccetülislâm Muhammed b. Muhammed. el-İḳtiṣâd fi’l-iʿtiḳād. thk. Muhammed Hasan Hayto. Beyrut: Dârü’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1424.
- Gazzâlî, Ebû Hâmid Huccetülislâm Muhammed b. Muhammed. İhyâu Ulûmi’d-Dîn. çev. Ahmet Serdaroğlu. İstanbul: Bedir Yayınları, 2005.
- İbn Âşûr, Muhammed et-Tâhir. et-Tahrîr ve’t-tenvîr. Tunus: ed-Dâru't-Tûnisiyye li'n-Neşr, 1984.
- İsfahânî, Râgıb. el-Müfredât fî Ġarîbi’l-Ḳurʾân. thk. Safvân Adnân ed-Dâvûdî. Dımaşk: Dârü’l-Kalem, 1412/1992.
- Teftâzânî, Sa‘düddîn Mes‘ûd b. Ömer. Şerhu’l-Maḳāṣıd. thk. Abdurrahman Umeyre. Beyrut: Âlemü’l-Kütüb, 2. Basım, 1998.







YORUMLAR
-
İlk yorumu yapan siz olun!