İdari Hizmetlerde Sorumluluk Bilinci ile İlgili Örnekler

İslâm’a göre devlet başkanının ve yöneticilerin özellikleri nelerdir? Müslüman bir idareci nasıl olmalıdır? İdârî hizmetlerde mes’ûliyet şuuruna örnekler.

Toplumda nizamsızlık, kargaşa, fitne ve anarşinin olmaması için düzen ve intizâmın, cemiyetin en küçük birimine kadar nüfûz etmesi zarûrîdir. Bu da ancak bir lider etrafında toplanmakla mümkündür. Bu sebeple Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, yolculuk yapmakta olan üç kişilik küçük ve geçici bir toplulukta bile, mutlaka mes’ûl birinin, yâni bir idârecinin tâyin edilmesini tavsiye buyurmuştur. Bir hadîs-i şerîflerinde de:

“Dünyanın ücrâ köşesinde bile olsa, üç kişinin, içlerinden birini kendilerine emir tâyin etmeden yaşamaları doğru olmaz.” buyurmuşlardır. (Ahmed, II, 177)

Böylesine mühim ve lüzumlu bir vazife olan idârecilik, aynı zamanda altından kalkılması zor bir ilâhî emânet ve çok ağır bir mes’ûliyettir. Onu ancak idâreciliğe kâbiliyeti olan dirâyetli ve liyâkatli kimseler başarabilir. Hakkını veremeyecek ve kul hakkı yiyecek olanlar için ise idârecilik, kıyâmet gününde dehşetli bir pişmanlık, rezillik ve perişanlıktır.

Fahr-i Kâinât -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuştur:

“Allah Teâlâ’nın, insanlar üzerine idâreci yaptığı bir kimse, onları samîmiyet ve ihlâsla sâhiplenip korumazsa, cennetin kokusunu (bile) alamaz.” (Buhârî, Ahkâm, 8)

“Cenâb-ı Hakk’ın, idâreci yaptığı bir kimse, yönettiği insanları aldatarak ölürse, Allah Teâlâ ona cennet yüzü göstermez.” (Buhârî, Ahkâm 8; Müslim, Îmân 227-228, İmâre 21)

“Müslümanların işlerini üstlenip de onlar için çalışıp çabalamayan hiçbir idâreci, onlarla birlikte cennete giremez.” (Müslim, Îmân 229, İmâre 22)

Mânevî terbiyeden lâyıkıyla nasip alamamış insanlar, şan, şöhret, baş olma ve öne geçme husûsunda son derece ihtiraslı olurlar. İslâm ise insanları bu mevzuda mecbur kalınmadığı sürece müstağnî davranmaya, -lâyık olunmadığı takdirde- emirlik ve idârecilikten kaçınmaya teşvik eder. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurur:

“Siz insanları mâdenler (gibi farklı yapılarda) bulursunuz. Onların câhiliye döneminde hayırlı ve değerli olanları, şayet dînî hükümleri iyice hazmederlerse İslâmiyet devrinde de hayırlıdırlar. Siz yine en hayırlı kişileri, idârecilikten hiç hoşlanmayanlar olarak bulursunuz. Siz, en kötü kişileri de iki yüzlüler olarak bulursunuz ki onlar; birilerine bir yüzle, diğerlerine bir başka yüzle gider gelirler.” (Buhârî, Menâkıb, 1; Müslim, Fedâilu’s-Sahâbe, 199)

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Ubâde bin Sâmit -radıyallâhu anh-’ı bâzı vergileri ve zekâtı toplamak üzere vazifelendirirken şöyle buyurmuştu:

“Allah’tan kork ve çok dikkatli ol! Allah’tan kork da kıyâmet gününde Allâh’ın huzuruna, böğüren bir deve veya ineği, yahut da meleyen bir koyun veya keçiyi (sırtına) yüklenmiş olarak gelme!”

Ubâde -radıyallâhu anh-:

“–Yâ Rasûlallah! Durum gerçekten böyle mi olur?” diye sorunca Fahr-i Kâinât Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-:

“–Evet, nefsim kudret elinde olan Allâh’a yemin ederim ki, durum aynen böyledir. Bundan, ancak Allâh’ın merhamet ettiği kimseler kurtulabilir.” cevâbını verdi. Bunun üzerine Ubâde bin Sâmit -radıyallâhu anh-:

“–Sen’i hak ile gönderen Allâh’a yemin ederim ki, iki kişiye bile idâreci olmayacağım.” dedi. (Ali el-Müttakî, VI, 569/16965)

MÜSLÜMAN BİR İDARECİ NASIL OLMALI?

Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-:

“İdâreci olmadan evvel dînî ilimleri öğreniniz.” buyurmuştur. Süfyân bin Uyeyne -rahmetullâhi aleyh- bu sözü şöyle açıklar:

“Çünkü bir kimse dînî ilimlerde ince anlayış sâhibi olduğunda, riyâset sevdâsını bırakır.”[1]

Yâni idârecilik husûsunda tâlip değil, matlub olmak îcâb eder. Ancak, kendisinden başka ehil kimse bulunmayıp da zarûret îcâbı idâreci olan kişi de Allah’tan korkmalıdır. Zîrâ idârecilik hizmetinin mes’ûliyeti son derece ağır olduğundan, kazanılacak ecir çok yüksek olduğu gibi, gaflet edip bir haksızlık işlendiğinde huzûr-i ilâhîde verilecek hesap da çok çetindir.

İdâresi altında muhtelif insanlar bulunan bir kişi, aynen Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- gibi, önemli-önemsiz demeden, bütün tebaasının meseleleriyle ilgilenmeli, dertlerine dermân olmalıdır. İdâresindeki insanlar için güzel ve temiz hislerle dolu olmalı, onların hayrını istemelidir.

İdârecilik, son derece anlayışlı ve müsâmahakâr olmayı îcâb ettirir. İdâreciler, yönettikleri kişilere iyi davranmadığı takdirde, Allah Teâlâ bunun hesâbını onlara çok ağır bir şekilde soracaktır. Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm- şöyle buyurur:

“Allâh’ım! Ümmetimin idâresini üstlenip de onlara zorluk çıkaran kimseye Sen de zorluk çıkar. Ümmetimin idâresini üstlenip de onlara yumuşak davrananlara Sen de yumuşak davran!” (Müslim, İmâre, 19; Ahmed, VI, 93, 258)

İdâreci, ibâdetlerini de îtinâ ile îfâ etmelidir. Kapısını dâimâ açık tutarak kendisiyle görüşmeyi kolaylaştırmalıdır. Müslümanların işlerinden birini yüklenen kişi, kapısını kapatır da mazlumlar ve muhtaçlar ona ulaşamazsa, kendisinin de çok muhtaç olacağı kıyâmet gününde bütün rahmet kapıları onun yüzüne kapatılır. O idâreci, Allâh’ın bütün kullarını ihâta eden nihâyetsiz rahmet ve kereminden mahrum kalır.

Hadîs-i şerîflerde şöyle buyrulmuştur:

“Bir devlet reisi kapısını ihtiyaç ve sıkıntı içinde olanların, yoksulların yüzüne kapatırsa, Allah Teâlâ da göklerin kapısını onun sıkıntılarına, ihtiyaçlarına ve arzularına kapatır.” (Tirmizî, Ahkâm, 6/1332)

“Allah Teâlâ bir kimseyi müslümanların başına idâreci yapar, o da halkın işlerinin bitirilmesine, ihtiyaç ve sıkıntılarının giderilmesine mânî olmaya kalkarsa, Allah Teâlâ da onun işlerinin bitirilmesine, ihtiyaç ve sıkıntılarının giderilmesine mânî olur.” (Ebû Dâvûd, Harâc, 12-13/2948)

Dünya hayâtı, sırf fânî lezzetleri tatmak ve nefsânî arzuları tatmin etmek için lutfedilmemiştir. Bilâkis âhiret azığı toplamak, sâlih ameller ve hayırlı işlerle sadaka-i câriyeler elde etmek üzere bahşedilmiş bir mühlettir. Nitekim Hak dostları:

“Saâdet-i ebediyye için ne kadar zahmet çekersen çek, sonunda zahmet gider saâdet kalır. Şayet fânî lezzetler için günah işlersen, nihâyetinde lezzet gider sana ıztırâbı ve cezâsı kalır.” demişlerdir.

Başta idâreciler olmak üzere herkes bunun şuurunda olmalıdır. İdâreciliği, şahsî ve nefsânî menfaatlerine âlet etmekten sakınmalı, bulunduğu makâmın hakkını vererek insanlara faydalı olmanın ecrine, fazîletine ve gönül huzûruna tâlip olmalıdır.

Bir idâreci, makâmıyla övünmekten de şiddetle sakınmalıdır. Zîrâ Hak dostları, “ِاَلْمُفَاخَرَةُ يُبْعِدُ عَنِ الْاٰخِرَة: Övünmek, insanı âhireti düşünmekten uzaklaştırır.” buyurmuşlardır.

İnsan, doğmadan evvel ne idi, öldükten sonra ne olacaktır? Bunu lâyıkıyla tefekkür etmeli, dâimâ ölümü hatırlayıp geçmiş nesillerin âkıbetinden ibret almalıdır. Dünyadaki nîmetlerin bâkî olmadığını ve kendisine belli bir süreliğine imtihan maksadıyla verildiğini unutmamalıdır. Nitekim Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurur:

“Dünya tatlıdır ve manzarası hoştur. Şüphesiz ki Allah, dünyanın idâresini size verecek ve nasıl davranacağınıza, ne gibi işler yapacağınıza bakacaktır. O hâlde dünyadan sakının...” (Müslim, Zikir, 99)

İdâreci, vaktini en mühim ve en faydalı işlere sarf etmelidir. Ona lâzım olan şey, yerinde bir sükûnet, takvâ, adâlet ve kanaattir. Mümkün mertebe nefsini ıslâh etmeye ve emri altındakileri hayra teşvik etmeye çalışmalıdır. Çünkü halk, idârecilerine göre şekillenir. Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- şöyle demiştir:

“İdârecileri istikâmet üzere bulunduğu müddetçe insanlar da müstakîm olurlar.”[2]

İdârî mes’ûliyet altında bulunanlar, ten rahatına ve kifâyet miktârından fazla uykuya meyletmeyip gecelerini ibâdet ve tefekkürle ihyâ etmelidirler. Zîrâ gece çok uyumak, tembellik verir ve kıyâmet günü insanı yoksul bırakır. Nitekim Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:

“Hazret-i Dâvud’un hanımı, oğlu Süleyman -aleyhisselâm-’a:

«–Yavrucuğum! Geceleyin fazla uyuma! Zîrâ geceleyin fazla uyku, kişiyi kıyâmet günü fakir bırakır!» demiştir.” (İbn-i Mâce, İkâmetü’s-Salâh, 174)

İdâreciler, mes’ûl oldukları zayıf ve fakir kimselerin hâllerinden gâfil olmamalı, onları arayıp sormayı vazife bilmelidirler. Zîrâ halkın gönlünü kazanmak, Allah Teâlâ’nın rızâsını tahsîle vesîledir. Nitekim Fahr-i Kâinât Efendimiz, yolculuk esnâsında ashâbının ardından yürür, güçlük çeken ve geride kalan zayıflara yardımcı olur, onları terkisine bindirir ve onlara duâ ederdi. (Ebû Dâvûd, Cihâd, 94/2639)

Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- da Medîne-i Münevvere’nin sokaklarını dolaşır, şehir dışına çıkarak civârı gezer, hattâ şehirler arası seyahatlerde bulunarak halkın durumunu teftiş eder, ihtiyaçlarını sorup gidermeye gayret ederdi.

Yusuf Has Hâcib’in, on birinci asırda Karahanlı hükümdârına takdîm ettiği Kutadgu Bilig adlı eserinde, bu hususla alâkalı olarak idârecilere hitâben şu tavsiyeler yer alır:

“Memlekette bir kimse bir gece aç kalırsa, Allah Teâlâ onu sana soracaktır; gözünü aç!”

“Ey hükümdar, sen bugün bir hekimsin; halk ise sana muhtaç olan bir hastadır. Bâzısı darlığa düşmüştür ve bedbahttır; bir kısmı da fakirlik ıztırâbı içindedir. Bâzısı aç, bâzısı da çıplaktır; bâzısı ise endişe içinde kıvranır. Bütün bunların devâsı sendedir; sen onların hekimi ol, ilaç ver ve tedâvi et. Eğer sen bunlara, ilaç vererek tedâvi etmezsen, halk için bir hayat felâketi olursun.”

“Beyliğin kökü ihtiyatlı olmak ve uyanık durmaktır. Bir dünya daha istersen, onu da bunlarla kazanırsın.”

“Aç gözlü kimseye memlekette mevkî verme! Onun memleket nizamını bozacağından hiç şüphe etme!”

“Kendi menfaatini arama, halkın menfaatini düşün; senin menfaatin halkın menfaati içindedir.”

“Bey, halk için bir saâdettir, halk mes’ûd olmalıdır; halkın mes’ûd olması için karnının doyması lâzımdır.”

“Halka huzur ve rahat sağlayacak bir nizam kur ki, sana hayır-duâ etsinler.”

“Zenginlerin yükünü orta hâllilere yükleme! Yoksa orta hâllilerin durumu bozulur ve büsbütün sarsılır. Orta hâlli kimselerin yükünü de fakirlere yükleme! Yoksa fakirler açlıktan kırılır ve mahvolur. Fakirler orta hâlli olursa, orta hâlliler zenginleşir; orta hâlliler zenginleşirse, memleket zengin olur.”

“Vezirlik ve ordu kumandanlığı çok mühimdir; Çünkü bunlardan biri kılıç tutar, biri kalem. Memleketi alan, onu kılıç ile almıştır, memleketi tutan da, onu kalem ile tutmuştur. Bir memleketi kılıç ile derhal ele geçirmek mümkündür; fakat kalem olmayınca, insan onu elinde tutamaz.”

“Ordu kumandanı mağrur olursa, şüphesiz düşmandan dayak yer. Mağrur adam ihmalkârlık eder. İhmalkâr adam, ya bozulur yahut vakitsiz ölür.”

“Ey devletli hükümdar! Sen saray ve köşkler yaptırma; kara toprak altında senin evin hazırdır. Yüksek, geniş ve süslü sarayların burada kalacak, sen de inleyerek, karanlık toprak eve gireceksin.”

“Ey hükümdar! Kendini aldatarak içinde bulunduğun rahatlığa güvenme! Zîrâ bu hâl, seni gaflet uykusuna düşürür. Şunu unutma ki ipek sırmalarla örtülen vücûdun kara toprağa serilecektir. Seni hiç sarsmayan küheylân attan inip, acz içinde, eyersiz bir ağaca bineceksin!”

Velhâsıl idâreci, bütün fazîletleri şahsında cem etmeye çalışmalıdır. Cimrilikten şiddetle kaçınıp eli açık ve cömert olmalıdır. Zîrâ hasis kimse dünyada fukarâ hayâtı yaşar, âhirette de zenginler gibi hesâba çekilir. İdâreci, hiddetli, şiddetli ve kötü huylu olmayıp halkın dilinden anlayan, yaralı gönülleri tesellî eden ahlâk-ı hamîde sâhibi hâzık bir gönül hekimi olmalıdır.

İDARİ HİZMETLERDE MESULİYET ŞURUUNA ÖRNEKLER

Hz. Ömer’i Üzen Şey

Huzeyfe -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:

Bir gün Hazret-i Ömer’in yanına gitmiştim. Evindeki bir kütüğün üzerine oturmuş sıkıntılı bir şekilde kendi kendine söyleniyordu. Yaklaştım ve:

“–Sizi üzen şey nedir ey Mü’minlerin Emîri?” dedim.

“–İşte şudur!” diyerek eline işaret etti ve idâreci iken yanlış bir iş yapmaktan korktuğunu ifâde etti.

“–Bu mu sizi üzen şey, vallâhi yanlış bir iş yaptığınızda sizi düzeltiriz.” dedim.

“–Kendisinden başka ilâh olmayan Allah hakkı için, benden yanlış bir hareket zuhûr ettiğinde hakikaten beni düzeltir misiniz?” diye sordu.

“–Kendisinden başka ilâh olmayan Allah hakkı için, sizden yanlış bir hareket gördüğümüzde mutlaka düzeltiriz.” cevâbını verdim.

Buna çok sevindi ve:

“–Allâh’a hamd olsun ki sizin içinizde, Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in ashâbından, yanlışımı gördüğünde beni düzeltecek kimseler vâr etti.” dedi. (İbn-i Ebî Şeybe, Musannef, VIII, 154)

Mü’minlerin Emîri Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- şöyle derdi:

“En çok sevdiğim kişi, bana ayıp ve kusurlarımı haber verendir.” (Süyûtî, Târîhu’l-Hulefâ, s. 130)

Hz. Ömer’in Devlet İdaresi

Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-, insanlara bir şeyi emrettiği veya yasakladığı zaman, evvelâ kendi âilesinden başlardı. Âile fertlerini bir araya toplayarak onlara şöyle derdi:

“–Şunu şunu yasakladım. İnsanlar sizi yırtıcı kuşun eti gözetlediği gibi gözlerler. Siz bu yasağı çiğnerseniz onlar da çiğnerler, siz korkup geri durduğunuzda onlar da böyle yaparlar. Allâh’a yemin ederim ki, herhangi biriniz bu yasaklara uymazsa, bana yakın olduğu için ona daha fazla cezâ veririm. Şimdi isteyen ileri gitsin, isteyen geri dursun!” (İbnü’l-Cevzî, Menâkıb, s. 266)

***

Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-, tebaasının durumunu gece-gündüz durmadan teftiş eder, sıkıntılarıyla meşgul olurdu. Bir gece yine müslümanların ahvâlini teftiş için çıkmıştı. Medîne-i Münevvere’nin dışında kıldan bir çadır gördü. Bu çadır bir gün evvel yoktu, o hâlde yeni kurulmuştu. Yaklaştığında, içerden ıztırap içindeki bir kadının sesini duydu. Daha da yaklaştı ve çadırın önünde, kolları ile dizlerini tutarak yere oturan bir adam gördü. Selâm verip:

“–Kimsiniz?” diye sordu. Adam:

“–Çölden bir adam. Mü’minlerin Emîri ile görüşmek için geldim. Biraz yardım ve ihsanlarını talep edeceğim.” cevâbını verdi. Aralarında şu konuşma geçti:

“–İçerden gelen bu ses nedir?”

“–Allah sana rahmet eylesin, var git işine!”

“–Hayır, benim için çok mühim, nedir bu ses?”

“–Doğum yapmakta olan bir hanımın sesi.”

“–Yanında ona yardım eden kimse var mı?”

“–Hayır.”

Bu cevap üzerine Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- hemen fırladı ve evine gitti. Hazret-i Ali’nin kızı olan zevcesi Ümmü Gülsüm’e:

“–Allah Teâlâ, büyük bir ecri ayağına kadar gönderdi. Onu kazanmak ister misin?” dedi. Ümmü Gülsüm -radıyallâhu anhâ-:

“–Nedir o?” diye sorunca:

“–Gariban bir kadın yalnız başına doğum yapıyor.” dedi. Hanımı:

“–Olur.” dedi. Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-:

“–Öyleyse kadın için lâzım olacak bez, yağ gibi malzemeleri al, bana da yemeklik yağ ve un ver!” dedi.

Hazırlanan malzemeyi sırtlanan Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- hanımına:

“–Haydi gidelim!” dedi. Çadırın yanına geldiklerinde ona:

“–Kadının yanına gir.” dedi. Kendisi de dışarıdaki adamın yanına oturdu. Bir ateş yakarak tencereyi üzerine koydu. Ateşe üflemeye başladı. Duman sakallarının arasından çıkıyordu. Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- tam yemeği pişirmişti ki çocuk da doğdu. Ortalığı ağlayan bir bebek sesi doldurdu. Ümmü Gülsüm -radıyallâhu anhâ-:

“–Ey Mü’minlerin Emîri, arkadaşına bir oğlu olduğunu müjdele!” dedi.

Bedevî, “Mü’minlerin Emîri” sözünü duyunca dehşete kapıldı ve Halîfe Ömer’in heybetinden geri geri gitmeye başladı. Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-:

“–Olduğun yerde kal!” dedi ve tencereyi alarak kapının önüne koydu. Hanımı Ümmü Gülsüm’e:

“–Kadını doyur!” dedi. Ümmü Gülsüm -radıyallâhu anhâ- hastayı doyurunca tencereyi tekrar çıkarıp kapının önüne koydu. Hazret-i Ömer kalktı, tencereyi alıp adamın önüne koydu ve:

“–Buyur ye, çünkü sen gece boyu aç ve uykusuz kaldın.” dedi. Sonra da hanımına:

“–Haydi çık da gidelim.” diye seslendi.

Oradan ayrılmadan adama dönüp:

“–Yarın gel, ihtiyacını karşılayalım.” tembihinde bulundu.

Adam ertesi gün geldi, Hazret-i Ömer de ona ikram ve ihsanlarda bulundu. (İbnü’l-Cevzî, Menâkıb, s. 95-96)

Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-’ın bu fazîletli davranışından ibret alarak, bir idârecinin mes’ûliyetinin nerelere kadar uzandığını, iyice düşünmek gerekir.

***

Bir gün, Ahnef bin Kays -radıyallâhu anh-, Irak heyetiyle birlikte Hazret-i Ömer’in yanına gelmişti. Çok sıcak bir gündü. Hazret-i Ömer bir önlük giymiş, zekat develerinden birini yağlıyor ve bakımını yapıyordu. Onları görünce:

“–Ahnef, üst elbiseni çıkar da bana yardım et. Çünkü bu zekât devesidir. Bunda yetimlerin, dulların ve yoksulların hakkı vardır.” dedi. İçlerinden biri:

“–Allah sana mağfiretiyle muâmele buyursun ey Mü’minlerin Emîri! Kölelerden birine emretsen de bu işi yapsa olmaz mı?!” dedi.

Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- şu güzel cevâbı verdi:

“–Ey filân, kim Ömer’den ve Ahnef’ten daha iyi köle olabilir ki? Mâdem ki o müslümanların işlerini üzerine almıştır, öyleyse müslümanların kölesidir. Nasıl ki kölenin efendisine karşı samîmî olması ve emâneti hakkıyla îfâ etmesi gerekiyorsa, onun da müslümanlara karşı böyle davranması îcâb eder.” (Ali el-Müttakî, V, 761/14307)

Hazret-i Ömer’in, kaçan bir zekât devesinin peşinden koşarak onu yakalamak için bizzat uğraştığı da rivâyet edilir.

***

Kureyş Kabîlesi’nden bir zât, Ömer bin Hattâb -radıyallâhu anh- ile karşılaştığında ona:

“–Bize yumuşak davran, zîrâ kalplerimiz gerçekten senin vakar ve heybetinle dolup taştı!” dedi. Hazret-i Ömer:

“–Bu davranışımda herhangi bir zulüm var mı?” diye sordu. Kureyşli zât:

“–Hayır.” cevâbını verdi. Bunun üzerine Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-:

“–Allah sizin kalplerinizde benim vakar ve heybetimi artırsın!” dedi. (İbnü’l-Cevzî, Menâkıb, s. 153)

Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-, idârecilerin insanlara karşı takınması gereken tavır husûsunda şöyle demiştir:

“İnsanları idâre işi ancak;

– Gevşekliğe götürmeyen bir yumuşaklık,

– Zulüm ve zorbalığa varmayan bir sertlikle yürütülebilir.”

***

Sâib bin Yezîd, Hazret-i Ömer’in idârecilik sebebiyle hissettiği ağır mes’ûliyet duygusunu şöyle anlatır:

Kıtlık senesinde Hazret-i Ömer’in üzerinde bir elbise gördüm, tam on altı yerinde yaması vardı… Şöyle duâ ediyordu:

“Allâh’ım! Ümmet-i Muhammed’i benim yüzümden helâk etme!” (İbn-i Sa’d, III, 320)

Yine Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-, son haccını yaptıktan sonra Ebtah’ta küçük taşlardan bir yığın yapmış, elbisesinin bir tarafını onun üzerine sererek yaslanmış ve ellerini semâya kaldırarak:

“Allâh’ım! Yaşım ilerledi, kuvvetim zayıfladı, tebaam çoğalarak her tarafa yayıldı. Sana karşı bir kusur işlemeden ve ihmalkârlığa düşmeden beni huzûruna al!” diye duâ etmiştir. (Muvatta, Hudûd, 10; Hâkim, III, 98/4513)

***

Bir ticâret kervanı gelerek Medîne-i Münevvere’nin yakınındaki musallâda konaklamıştı. Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-, bu yabancı insanların herhangi bir zarara uğramalarından endişe etti. Abdurrahman bin Avf Hazretleri’ne:

“–Müsâitsen gel de, bu gece şu kâfileyi hırsızlara karşı bekleyelim?” dedi. Abdurrahman -radıyallâhu anh- kabul edince kâfilenin etrafında gece boyunca bekçilik yaptılar. Bu esnâda Allâh’ın takdir ettiği kadar nâfile namaz kıldılar.

Bir ara Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- bir çocuk ağlaması işitti. Sesin geldiği tarafa gitti ve çocuğun annesine:

“–Allah’tan kork da çocuğuna iyi davran!” dedi. Sonra yerine döndü. Biraz sonra çocuğun tekrar ağladığını duydu. Yine annesine giderek aynı şeyleri söyledi. Gecenin sonuna doğru çocuğun tekrar ağladığını işitince annesine bu sefer:

“–Yazıklar olsun sana, nasıl bir annesin! Çocuğuna ne oluyor ki akşamdan beri bir türlü sâkinleşmiyor?!” diye çıkıştı. Hazret-i Ömer’i tanımayan anne şu karşılığı verdi:

“–Ey Allâh’ın kulu! Bu gece beni bunalttın! Ben çocuğumu sütten ayırmaya çalışıyorum, o da emmek için direniyor.” dedi. Ömer -radıyallâhu anh-:

“–Niçin sütten ayırmak istiyorsun?” diye sordu. Kadın:

“–Çünkü Halîfe Ömer ancak sütten kesilen çocuklara tahsisat bağlıyor.” dedi. Bu cevap karşısında âdeta kanı donan Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-, çocuğun kaç aylık olduğunu sorup öğrendikten sonra:

“–Allah iyiliğini versin, onu sütten ayırmak için acele etme!” dedi.

Sabah namazının vakti gelmişti. Hazret-i Ömer mihrâba geçmiş bir taraftan namaz kıldırıyor, bir taraftan da ağlıyordu. Ağladığı için insanlar ne okuduğunu tam olarak anlayamıyorlardı. Selâm verince:

“–Yazıklar olsun Ömer’e! Kim bilir ne kadar müslüman evlâdına kıydı!” dedi. Sonra bir münâdîye emretti ve;

“–Çocuklarınızı sütten kesmek için acele etmeyin! Çünkü İslâm üzere doğan her çocuğa tahsisat bağlanacaktır.” diye ilân ettirdi. Daha sonra da bu tâlimâtı yazdırarak bütün İslâm beldelerine gönderdi. (İbn-i Sa’d, III, 301; İbnü’l-Cevzî, Menâkıb, s. 77)

Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-, merkezden uzak bölgelerdeki insanların dertleriyle de meşgul olurdu. “Fırat’ın kenarında bir kuzu zâyi olsa, bu sebeple Allâh’ın beni hesâba çekmesinden korkarım.” derdi.[3] Uzaktaki insanların, sıkıntı ve dertlerini kendisine ulaştıramadıklarından endişe ederdi. Bu sebeple durumlarını yakından görmek için sık sık Medîne dışına çıkardı. Yine bir dönem bâzı bölgeleri dolaşmış, başka şehirlere de gitmeyi düşünürken ömrü vefâ etmeyerek şehîden Hakk’ın rahmetine kavuşmuştu.

Ömer bin Abdülaziz ve Hanımının Takvası

Ömer bin Abdülaziz -rahmetullâhi aleyh- halîfe olduğunda taşıdığı yüksek takvâ duygusu sebebiyle israfın önünü almaya evvelâ kendi hânesinden başladı. Hanımına:

“–Eğer benimle geçinmek istersen, yanında olan bütün zînet ve mücevherleri Beytülmâl’e teslim etmelisin. Onlar sende oldukça imtizâcımız ve bir arada bulunmamız mümkün değildir.” dedi.

Bu söz üzerine hanımı Fâtıma, bütün kıymetli eşyalarını Beytülmâl’e teslim etti.

Kocasının vefâtından sonra saltanat, kardeşine geçmişti. Kardeşi, onun Beytülmâl’e teslim ettiği kıymetli eşyaları iâde etmek istedi. Ancak sâliha bir hanım olan Fâtıma, bunu kabul etmedi ve:

“–Ben kocama sağlığında itaat ettim de vefâtından sonra mı isyan edeceğim!” diye muhteşem bir cevap verdi.[4]

Ömer bin Abdülaziz’in Mesuliyet Şuuru

Ömer bin Abdülaziz -rahmetullâhi aleyh-, müstesnâ davranış güzellikleri sergileyerek cemiyetine huzur ve sükûneti hâkim kılmış, târihin şerefle yâd ettiği ulvî bir makâma yükselmiştir. Onun, ümmetin mes’ûliyetini yüklenmek husûsunda taşıdığı büyük emânet şuurunu aksettiren sayısız fazîlet manzaralarından birini, hanımı Fâtıma şöyle anlatır:

“Birgün Ömer bin Abdülaziz’in yanına girdim. Namazgâhında oturmuş, elini alnına dayamış, durmadan ağlıyor, gözyaşları yanaklarını ıslatıyordu. Ona:

“–Nedir bu hâlin?” diye sordum. Şöyle cevap verdi:

“–Yâ Fâtıma! Bu ümmetin en ağır yükünü omuzlarımda taşıyorum. Ümmet içindeki açlar, fakirler, hasta olup da ilaç bulamayanlar, yalnız başına terk edilmiş dul kadınlar, hakkını arayamayan mazlumlar, küfür ve gurbet diyârındaki müslüman esirler, ihtiyaçlarını karşılayabilmek için çalışma tâkatinden kesilmiş muhtaç yaşlılar ve âile efrâdı kalabalık fakir âile reisleri beni üzüntüye gark ediyor. Yakın ve uzak diyarlardaki böyle mü’min kardeşlerimi düşündükçe yükümün altında ezilip duruyorum. Yarın hesap gününde Rabbim bunlar için beni sorguya çekerse, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bunlar için bana itâb ve serzenişte bulunursa, ben nasıl cevap vereceğim…” (İbn-i Kesîr, el-Bidâye, IX, 208)

Hanımı Fâtıma devamla der ki:

“Onun ibâdeti sizlerinki kadardı. Lâkin gece yatakta Allah korkusunu ve kıyâmet hesâbını tefekkürden öyle bir hâle gelirdi ki, haşyetullâh ile kalbi çarpmaya başlardı. Sanki suya düşmüş, yâhut avuç içine alınmış bir kuş gibi çırpınırdı. Ben de onun bu hâline dayanamayıp yorganı üstüne örterdim ve kendi kendime:

«Keşke idârecilik mes’ûliyeti bize tevdî edilmeseydi, keşke o vazifeyle aramızdaki uzaklık, güneşle dünya arasındaki mesâfe kadar olsaydı.» derdim.”

Şeyh Edebali Hazretleri’nin Osman Gâzi’ye Tavsiyeleri

Şeyh Edebali Hazretleri’nin, Osman Gâzi’yi ve bütün devlet adamlarını istikâmetlendirecek tavsiyelerinden bir kısmı şöyledir:

“Ey Oğul!

 Beysin! Bundan sonra öfke bize; uysallık sana... Güceniklik bize; gönül almak sana... Suçlamak bize; katlanmak sana... Âcizlik bize, yanılgı bize; hoş görmek sana... Geçimsizlikler, çatışmalar, uyumsuzluklar, anlaşmazlıklar bize; adâlet sana... Kötü göz, şom ağız, haksız yorum bize; bağışlamak sana...

Ey Oğul!

Bundan sonra bölmek bize; bütünlemek sana… Üşengeçlik bize; uyarmak, gayretlendirmek, şekillendirmek sana...

Ey Oğul!

Yükün ağır, işin çetin, gücün kıla bağlı… Allah Teâlâ yardımcın olsun. Beyliğini mübârek kılsın. Hak yoluna faydalı eylesin. Işığını parıldatsın. Uzaklara iletsin. Sana yükünü taşıyacak güç, ayağını sürçtürmeyecek akıl ve kalp versin. Sen ve arkadaşlarınız kılıçla, bizim gibi dervişler de düşünce, fikir ve duâlarla bize va’dedilenin önünü açmalıyız. Tıkanıklığı temizlemeliyiz.

Oğul!

Güçlü, kuvvetli, akıllı ve kelâmlısın… Ama bunları nerede ve nasıl kullanacağını bilmezsen, sabah rüzgârlarında savrulur gidersin! Öfken ve nefsin bir olup aklını mağlûb eder! Bunun için dâimâ sabırlı, sebâtkâr ve irâdene sâhip olasın!..

Sabır çok önemlidir. Bir bey, sabretmesini bilmelidir. Vaktinden önce çiçek açmaz. Ham armut yenmez; yense bile bağrında kalır. Bilgisiz kılıç da tıpkı ham armut gibidir.

Milletin, kendi irfânı içinde yaşasın. Ona sırt çevirme. Her zaman duy varlığını. Toplumu yöneten de, diri tutan da bu irfandır.

Oğul!

İnsanlar vardır, şafak vaktinde doğar, akşam ezânında ölürler. Dünya, senin gözlerinin gördüğü gibi büyük değildir. Bütün fethedilmemiş gizlilikler, bilinmeyenler, ancak senin fazîlet ve adâletinle gün ışığına çıkacaktır.

Ananı ve atanı say! Bil ki bereket, büyüklerle beraberdir.

Bu dünyada inancını kaybedersen, yeşilken çorak olur, çöllere dönersin.

Açık sözlü ol! Her sözü üstüne alma! Gördün, söyleme; bildin, deme! Sevildiğin yere sık gidip gelme; muhabbet ve îtibârın zedelenir...

Şu üç kişiye daha çok acı; câhiller arasındaki âlime, zenginken fakir düşene, hatırlı iken îtibârını kaybedene...

Unutma ki, yüksekte yer tutanlar, aşağıdakiler kadar emniyette değildir.

Haklı olduğun mücâdeleden korkma! Bilesin ki, atın iyisine doru, yiğidin iyisine deli (korkusuz, pervâsız, gözüpek) derler.

En büyük zafer, nefsini tanımaktır. Düşman, insanın kendisidir. Dost ise, nefsi tanıyanın kendisidir.

Ülke, idâre edenin, oğulları ve kardeşleriyle bölüştüğü ortak malı değildir. Ülke sâdece idâre edene âittir. Ölünce, yerine kim geçerse, ülkenin idâresi onun olur. Vaktiyle yanılan atalarımız, sağlıklarında devletlerini oğulları ve kardeşleri arasında bölüştürdüler. Bunun içindir ki, yaşayamadılar, yaşatamadılar. (Bu nasîhat Osmanlı’yı 622 sene yaşatmıştır.)

İnsan bir kere oturdu mu, yerinden kolay kolay kalkamaz. Kişi kıpırdamayınca uyuşur. Uyuşunca lâflamaya başlar, lâf dedikoduya dönüşür. Dedikodu başlayınca da gayri iflâh olmaz. Dost, düşman olur; düşman, canavar kesilir...

Kişinin gücü, günün birinde tükenir, ama bilgi yaşar. Bilginin ışığı, kapalı gözlerden bile içeri sızar, aydınlığa kavuşturur.

Hayvan ölür, semeri kalır; insan ölür eseri kalır. Gidenin değil, bırakmayanın ardından ağlamalı... Bırakanın da bıraktığı yerden devâm etmeli.

Savaşı sevmem. Kan akıtmaktan hoşlanmam. Yine de bilirim ki, kılıç kalkıp inmelidir. Fakat bu kalkıp-iniş yaşatmak için olmalıdır. Hele kişinin kişiye kılıç indirmesi bir cinâyettir. Bey, memleketten öte değildir. Bir savaş, yalnızca bey için yapılmaz.

Durmaya, dinlenmeye hakkımız yok. Çünkü zaman yok, süre az!..

Yalnızlık, korkanadır. Toprağın ekim zamanını bilen çiftçi, yalnız başına olsa da başkasına danışmaz. Yeter ki, toprağın tavda olduğunu bilebilsin.

Sevgi, dâvânın esâsı olmalıdır. Sevmek ise, sessizliktedir. Bağırarak sevilmez. Görünerek de sevilmez!

Geçmişini bilmeyen, geleceğini de bilemez. Osman! Geçmişini iyi bil ki, geleceğe sağlam basasın! Nereden geldiğini unutma ki, nereye gideceğini unutmayasın!..”

Osman Gâzi’nin Oğlu Orhan Gâzi’ye Vasiyeti

Vefâtı yaklaştığında Osman Gâzi, eliyle işâret ederek Orhan Gâzi’yi yanına oturttu. Etrafındakilere onu yerine tâyin ettiğini bildirdi. Evlâtlarına ve kumandanlarına, ona itaat ve bey’at etmelerini emretti. Ardından Orhan Gâzi’ye, Osmanlı Devleti’nin temel harcı mâhiyetindeki şu vasiyet ile son îkazlarını yaptı:

“Oğul! Biricik vasiyetim şudur ki, Allah buyruğundan başka bir iş işleme! Bilmediğini ehlinden sorup öğren! İyice öğrenmediğin bir şeyi yapmaya kalkışma! Askerlerine ikram ve ihsânını eksik eyleme! Bil ki insan, ihsânın kölesidir.

Oğul! Dîn işlerini her şeyden öne al! Çünkü bir farzın yerine getirilmesini sağlamak, dîn ve devletin güçlenmesine sebep olur! Bunun için ulemâya hürmette ve onların hakkına riâyette kusur etme ki, dîn işleri düzgün yürüsün!

Nerede bir ilim ehli duyarsan, ona rağbet et; ikbâl ve yumuşaklık göster! Ancak dînî gayreti olmayanları, sefih hayat yaşayanları ve tecrübe edilmeyen kimseleri, sakın devlet işine yaklaştırma! Zîrâ Yaratan’ından korkmayan, yaratılanlara merhamet etmez!

Zulüm ve bid’atlerden son derece uzak dur ki, seni yıkılışa sürüklemesin!..

Bil ki bizim mesleğimiz, Allah yolunda gayrettir ve maksadımız da O’nun dînini yaymaktır.

Bizim dâvâmız, kuru bir kavga ve cihangirlik dâvâsı değil, «i’lâ-yı kelimetullah»tır, yâni Allâh’ın dînini yüceltmektir. Allah yolunda can ve mal ile gayreti terk etmeyerek rûhumu şâd eyle!..

Oğul! Benim hânedânımdan her kim doğru yoldan ve adâletten ayrılırsa, mahşer günü Peygamberimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in şefaatinden mahrum kalsın!..

Oğul! Allah rızâsı için devlet hizmetlerinde ömrünü tüketen sâdık adamlarına dâimâ vefâkâr ol! Onları gözet! Vefatlarından sonra da onların âilelerini koru!

Devlete mânen güç veren fazîlet sâhibi sâlih âlimlere hürmet, ikram ve ihsanda bulun. Diğer bir ülkede olgun bir âlimin, bir ârifin, bir velînin bulunduğunu duyarsan, onu nezâket ve tâzimle memleketine dâvet et! Dîn ve devlet işleri, onların bereket ve himmetleri ile istikâmetlensin!

Sakın orduna ve zenginliğine mağrur olma! Benim şu hâlimden ibret al ki, şu anda güçsüz bir karınca gibiyim. Hiç lâyık olmadan, Allah -celle celâlühû-’nun birçok lutuflarına mazhar oldum!..

Sen de benim yolumdan yürü! Allâh’ın ve kullarının hakkını gözet! Beytülmâl’deki gelirin ile kanaat et! Devletin zarûrî ihtiyaçlarının dışında sarfiyatta bulunma! Senden sonra gelecek nesil, seni kendilerine örnek alsın! Zulme meydan verme! Dâimâ adâlet ve insaf üzere ol! Her türlü işinde Allâh’a sığın, O’ndan yardım iste ve O’na ilticâ et!”

Çelebi Mehmet’in Vasiyeti

Çelebi Mehmet, Osmanlının ikinci bânîsi kabul edilir. Çünkü o, devleti iç karışıklıklardan ve kardeş mücâdelelerinden sâhil-i selâmete çıkarmıştır. Çektiği ağır çileler dolayısıyla genç yaşta ölüm döşeğine düştüğünde, son nefesinde dahî tebaasını ve devletini düşünerek vezirlerine şu vasiyette bulunmuştur:

“–Derhal büyük oğlum Murat’a haber salın, gelsin! Zîrâ ben şu döşekten artık kurtulamam. Şayet Murat gelmeden ölürsem, sakın ola, vefâtımı kimseye duyurmayın; yoksa bütün memleket birbirine girer, yeniden sel gibi kardeş kanı akmaya başlar!..”

Böylesine ulvî bir mes’ûliyet duygusuyla mücehhez olan koca Sultan, vefât ettiğinde henüz çok gençti. Vasiyeti üzere cenâzesi, oğlu gelinceye kadar bekletildi. Böylece cesediyle bile devlet ve milletine hizmet etti.

Sultan 2. Beyazıt’ın İkazları

İkinci Beyazıt Han da, büyük bir mes’ûliyet şuuruna sâhip velî bir pâdişahtı. Bir dîvan toplantısında, üzerindeki ağır mes’ûliyetin bir tezâhürü olarak vezirlerini şöyle îkâz etmişti:

“Paşalar! Elimin altında bulunan ahâlînin bütün hâllerinin yarın kıyâmet gününde benden sorulacağı muhakkaktır. İşitiyorum ki benim kapımda birtakım gayr-i İslâmî usûller îcâd etmişsiniz! Bilir misiniz ki böyle yapmakla bana âhirette yatacak yer bırakmıyorsunuz! Mahşer gününde ben nasıl hesap vereceğim? Âgâh olun ve sakın ola ki rızâ-yı ilâhîye aykırı bir davranışta bulunmayın!..”

Kânûnî Sultan Süleyman’ın Vasiyeti

Kânûnî Sultan Süleyman vefât ettiğinde, naaşı kabre indirilirken bir sandık getirilip; “Vasiyeti gereğidir!” denilerek kabre konulmak istendi. Şeyhulislâm Ebu’s-Suûd Efendi, bu duruma müdâhale etti. Cenâze ile beraber kıymetli bir şeyin gömülmesinin câiz olmadığını bildirdi. Ebu’s-Suûd Efendi’ye bunun, Sultân’ın vefâtından bir gün evvelki vasiyeti olduğu bildirilince, merakla sandığı açtı. Kendisinin Hünkâr’a verdiği fetvâlarla karşılaştı. Hayretler içinde donakaldı:

“–Sen kendini kurtardın ulu Hâkan! Biz yarın âhirette ne yapacağız?” diyerek hüzünlendi ve ağlamağa başladı.

Zîrâ Kânûnî, hayâtı boyunca yapacağı her işin fetvâsını almış, ondan sonra icrâ etmişti.

İdareci Nasıl Olmalı?

İdâreci, halkının kıymetini bilmeli, haklarını teslim etmelidir. Kânûnî Sultan Süleyman, bir gün meclisinde yakınlarına şöyle sordu:

“–Âlemin velînîmeti kimdir?”

Oradakilerin hepsi bir ağızdan:

“–Tabiî ki ufukların pâdişâhı ve ülkenin sâhibi Sultânımız Hazretleri’dir.” dediler.

Yakınlarından aldığı bu cevap, pâdişâhın hoşuna gitmedi, bunu kabul etmeyerek şöyle dedi:

“–Hakîkatte velînîmet halktır ki, onlar ziraat ve çiftçilikle meşgul olmak için gayret ederlerken âdeta huzur ve istirahatı kendilerine haram ederler. Kazandıkları nîmetlerle de bizi doyururlar.”[5]

Sultan 1. Abdülhamit’in Vefatına Neden Olan Büyük Keder

Sultan Birinci Abdülhamit Han, Özi Kalesi elden çıkınca büyük bir teessür ile; “Asker evlâtlarım ve mâsum ahâlim parçalandı!” diyerek onların ıztırâbını sînesinde hissetmiş ve bu acıya fazla dayanamayarak kısa bir süre sonra vefât etmiştir.

İşte bir cihan sultânına, hayâtına mâl olacak derecede «Âhh!» çektiren ve kalbini elemlerle eriten îman hassâsiyeti ve mes’ûliyet şuuru…

“Kadının Ödediği Tazminatın Sebebi

Adamın biri, bir at satın almıştı. Hayvan iki yaşında ve gayet gürbüz olduğu hâlde üç gün içinde öldü. Adam, atı satan kimsenin kendisine karşı bir düşmanlığı olduğunu düşünerek, sattığı ata uzun vâdede zehirleyecek bir şeyler yedirmiş olabileceği şüphesine kapıldı. Peş peşe üç gün mahkemeye gitmesine rağmen kadıyı bulamadığından, vakit geçirmeden durumu tedkik için atı baytara götürdü. Baytardan aldığı bilgiler de kanaatini doğrular mâhiyetteydi. Bir zaman sonra tekrar mahkemeye uğradığında kadıyı yerinde buldu ve meseleyi arz etti. Kadı Efendi:

“–Niçin evvelâ bana gelmedin de baytara gittin? İlk anda gelseydin de sıcağı sıcağına çâresini bulsaydık!” deyince şikâyetçi:

“–Efendim! Falan günler, üç gün üst üste makâmınıza geldim. Fakat yoktunuz!” cevâbını verdi. O zaman kadı:

“–Haklısın, geldiğin günlerde burada yoktum. Memleketteydim. Zîrâ anacığım vefât etmişti...” dedi.

Ardından bir lahza sükûta bürünüp düşündükten sonra kâtibe dönerek şunları söyledi:

“–Mesele anlaşılmıştır. Yaz kâtip! Vazife mahallinde bulunmadığı için zararın kadıdan tazmînine...”

İSLAM’DA İDARECİ NASIL OLMALI?

Hâsılı idârecilik, bıçak sırtında durmak kadar zor ve tehlikeli bir iştir. Çünkü mes’ûl olunan kimselerin tek tek hakları mevzubahistir ki, bu da devamlı kul hakkı ile yüzyüze gelmek demektir. Bu yönüyle hiç de talep edilecek bir makam değildir. Ancak bir kişi ehil olduğunda ve başka ehil kimse de bulunmadığında, idâreciliği büyük bir emânet şuuru ile üstlenmeli ve hakkıyla yerine getirmeye çalışmalıdır. Böyle bir durumda Allâh onun yardımcısı olur.

İdârî mes’ûliyeti yüklenenler, herhangi bir haksızlığa veya nefsânî davranışa meyletmemek için, ölümü sık sık tefekkür etmeli ve âhiret hayâtını dâimâ göz önünde bulundurmalıdırlar.

Fudayl bin Iyâz’ın, Hârun Reşid’e yaptığı şu tavsiye, hatırdan çıkarılmamalıdır:

“Kıyâmet gününde Allâh ile kullarının arasında sadece sen olacaksın. O gün herkes kendi hesâbından sorulurken sen, bütün ümmetten mes’ûl tutulacaksın!” (Ebû Nuaym, Hilye, VI, 380; Beyhakî, Şuab, VI, 35)

Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-, adâletin timsâli olduğu ve çok titiz bir idârecilik yaptığı hâlde, vefât ederken bu idâreciliği sebebiyle Cenâb-ı Hak’tan bir sevap ummadığını söylüyordu. Bu vazifesi müddetince yaptığı hayırların hatâlarıyla denk gelmesini arzu ediyordu. Kendisini âdil idâreciliği sebebiyle medhedenlere de:

“–Bu hususta Rabbimin huzûrunda hesâba çekilmeyeyim yeter, ayrıca bir sevap beklemiyorum.” diyordu. Onun bu ifâdeleri, hem idâreciliğin ne ağır bir emânet olduğunu hem de örnek bir İslâm şahsiyetinin mes’ûliyet şuurunu sergilemekteydi…

Dipnotlar:

[1] İbnü’l-Cevzî, Sıfatü’s-Safve, Beyrut 1979, II, 236. [2] İbnü’l-Cevzî, Menâkıbu Emîri’l-Mü’minîn Ömer b. el-Hattâb, thk. Ali Muhammed Ömer, Kâhire 1997, s. 223. [3] İbn-i Ebî Şeybe, Musannef, Haydarâbad 1976, VIII, 153. [4] Mehmed Zihnî Efendi, Meşhur Kadınlar, sad. Bedrettin Çetiner, İstanbul 1982, II, 118. [5] Defterdar Sarı Mehmed Paşa, Nasâihu’l-Vüzerâ ve’l-Ümerâ, İstanbul 1987, s. 95.

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Faziletler Medeniyeti 2, Erkam Yayınları

İSLAM’DA İDARECİ NASIL OLMALI?

İslam’da İdareci Nasıl Olmalı?

PEYGAMBERİMİZİN (S.A.V) LİDERLİK ÖZELLİKLERİ

Peygamberimizin (s.a.v) Liderlik Özellikleri

LİDER OLMANIN SIRRI

Lider Olmanın Sırrı

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.