Evlâtlarımızı İstikbâle Taşıyacak Eğitimde Olması Gereken 4 Şey

Evlâtlarımızı geleceğe taşıyacak eğitimde olması gereken dört kıymet nedir?

Son senelerde husûsen silâh sanayiinde ve birçok sahada, «yerli ve millî» olma keyfiyetinin kıymeti anlaşılmaya başlamıştır.

Evlâtlarımızı dünyevî ve uhrevî istikbâle taşıyacak tahsilin de mutlaka; mânevî, ahlâkî, rûhânî, yerli ve millî kıymetleri hâiz olması büyük bir zarûrettir.

Muhasebe edelim:

Yıllar süren dünyevî eğitim, evlâtlara;

  • Âdâb-ı muâşeret öğretiyor mu?
  • Cömertlik, diğergâmlık ve merhamet gibi ahlâkî husûsiyetler kazandırıyor mu?
  • Tevâzu mu veriyor yoksa kibir mi?
  • Kul hakkı endişesi ve titizliği, dürüstlük ve iffet veriyor mu?
  • Büyüklere hürmet ve küçüklere merhamet aşılıyor mu?
  • Vatan sevgisi ve millete hizmet gayreti telkin ediyor mu?

Maalesef bu muhasebenin neticeleri yüz ağartıcı değildir. Bilâkis, tahsil dünyasının yabancılaştırıcı tesiriyle, birçok gencimizin; kendi vatanını ve insanını istihfâf ettiği, yabancı memleketlere göçüp yerleşmek arzusu beslediği bilinmekte, yazılıp çizilmektedir.

MUHTEVÂ ve KEYFİYET MÜHİM

«Eğitim, ilim, kültür» gibi sıcak ve güzel görünen mefhumlar istismâr edildiği için, bu yabancılaştırma faaliyetine, gafil anne-babalar kendileri gönüllü olmakta.

Hâlbuki bunlar, muhtevâsına ve keyfiyetine göre mâhiyet değiştiren hususlardır:

  • Milyonları katleden atom bombasını îmâl edenler ve o bombaları mâsum sivillerin, zavallı hayvan ve bitkilerin üzerine atanlar da en yükseğinden ilim ve teknik eğitiminden geçtiler.
  • Bebekleri, ana rahminde katleden, kürtajcı doktorlar da tıp tahsili ve cerrahlık ihtisâsı gördüler.
  • Kimisi hukuk tahsili gördü, fakat hakkı tevzî edeceği yerde cellât oldu.

Misaller çoğaltılabilir.

Bu aldıkları tahsil onları zâlim ve kātil olmaktan koruyamadı.

Niçin?

Çünkü sadece tek taraflı, yani mâneviyattan ve Kur’ân kültüründen uzak bir tahsil gördüler ve bunun acı neticeleri oldular.

Dînimizde; ilme, tahsile ve öğrenmeye verilen değer, «mârifetullah» tahsili çerçevesindedir.

Bu tahsilin gayeleri;

  • Kişinin Rabbini bilmesi,
  • Âhirete hazırlanması,
  • Vatanına, milletine, ümmet-i Muhammed’e hizmet ve fedâkârlık şuuruyla donanması,
  • Âdâb-ı muâşeret ile bezenmesi,
  • Helâl ve haramı öğrenip, kul hakkı titizliği içinde yaşaması,
  • Tevâzu, merhamet, cömertlik, hilm gibi en güzel ahlâkî vasıflarla muttasıf hâle gelmesi ve bu kıvam ile;
  • Müsterşidi / irşad bekleyenleri irşâd etmesidir.

Millî ve mânevî bir eğitimin bu vasıfları kazandırabilmesi için en mühim şartlardan biri, şahsiyetini korumasıdır:

ŞAHSİYET KALESİ

Unutulmamalıdır ki;

İnsan kalbi, birleşik kaplar gibi hareket eder.

Kendi kültürümüzü veremediğimiz evlâtlar, yabancı kültüre âşinâ olmaktadırlar.

Bu hususta zamanımızda zaten maalesef;

  • Televizyonun menfî programları,
  • İnternetin karanlık ve kirli sokakları,
  • Şahsiyetsizleştirici modalar ve
  • Kandırıcı reklâmlar… boş bırakılmış hiçbir sîne bırakmadan, yabancı kültürü gece-gündüz empoze etmeye, telkin etmeye devam etmektedir.

Bu sebeple;

Millî ve mânevî bir eğitimin zarûrî bir prensibi; dînî, millî ve mânevî şahsiyeti korumak olmalıdır.

Akāidin en mühim tâlimâtı da budur:

Cenâb-ı Hak, Fahr-i Kâinât Efendimiz ve beraberindeki ashâbını şu vasıfla medh ü senâ ederek zikreder:

اَشِدَّٓاءُ عَلَى الْكُفَّارِ

“Onlar kâfirlere karşı sert ve tavizsizdirler.” (Bkz. el-Fetih, 29)

Bir başka âyet-i kerîmede; Rabbimiz, sevdiği mü’minleri yine «küffâra karşı vakur tavırlı olmak»la tavsif eder:

اَعِزَّةٍ عَلَى الْكَافِر۪ينَۘ

“Onlar kâfirlere karşı güçlü ve izzetlidirler (başları diktir).” (Bkz. el-Mâide, 54)

Evlâtlara bu izzetli duruş kazandırılmazsa; kendi vatanını küçük gören, kendi kültürünü istihfâf eden ve batıdaki seraplara aldanan gafil bir nesil meydana gelir.

Bu menfî tesirler, kâfir ve fâsıklarla yahut onların fikirleriyle ihtilâtın ve beraberliğin neticesidir.

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Yüzakı Dergisi, Yıl: 2021 Ay: Eylül, Sayı: 199

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.