Dini Hükümlerin Kaynakları Nelerdir?

Dinî hükümlerin kaynakları olan Kur’ân, Sünnet, İcmâ ve Kıyasın anlamı, İslâm’daki yeri ve hadislerin çeşitleri hakkında temel bilgiler.

Dînî hükümlerin kaynakları, ancak dînî delillerdir. Dînî deliller; Kitap, Sünnet, İcmâ ve Kıyas’tan ibarettir. İslâm’ın dünya ve âhirete ilişkin bütün hükümleri, bu dört kaynaktan elde edilir. Ancak İcmâ ve Kıyas, Kitap ve Sünnet’e dayandığından Kitap ve Sünnet iki asıldır. Sünnet de Kitaba bağlı olduğundan, Kitap (Kur’ân), temel kaynaktır. Dînî hükümlerin iki mühim kaynağı, Kitap ve Sünnet’tir. Müslümanların, Kitap ve Sünnet’te verilen bilgilere göre hareket etmeleri mecbûrîdir. Fakîhler ve müctehitler hüküm verirken mutlaka Kitap ve Sünnet’e uygun hüküm vermek zorundadırlar.

İSLÂM’DA DİNÎ HÜKÜMLERİN KAYNAKLARI VE DELİLLERİ

Şimdi bu kaynaklar hakkında kısaca bilgi verelim.

  1. Kitap

Kitaptan maksat, Kur’ân-ı Kerîm’dir. Kur’ân; “Allah tarafından Hz. Muhammed (s.a.v.)’e indirilen ve Peygamberimizden bize tevâtüren nakledilegelen mukaddes kitaptır.” Lafzı, mânâsı, içerdiği hükümler vb. her şeyiyle mûcizedir. Allah tarafından gönderilmeyip Hz. Muhammed tarafından uydurulduğunu iddia edenlere, bir benzerini meydana getirmeleri hususunda meydan okur.1 On sûresinin benzerini2, hatta tek bir sûresinin benzerini yapmalarına dair meydan okur.3 İnsanların ve cinlerin, bir araya gelseler ve yardımlaşsalar yine Kur’ân’ın bir benzerini meydana getiremeyeceklerini bildirir.4

Gerçekten Kur’ân nâzil olduğu zamanlarda, ünlü arap edipleri ve şâirleri vardı. Ama hiç kimse Kur’ân’ın bir benzerini taklit etmeyi başaramadı. Halbuki onlar Arap, Kur’ân, Arapça idi. Bu, Kur’ân’ın dil ve belâğat yönünden mûcize oluşunun delilidir. Kur’ân’ın, bir benzerini yazmalarıyla ilgili meydan okuması, sadece Kur’ân’ın nâzil olduğu döneme ait olmayıp her devir için geçerlidir. Ama on dört asırdır hiç kimse bunu başaramamıştır, kıyâmete kadar da başaramayacaktır.

Kur’ân, geçmişten verdiği haberlerle hep doğruları bildirmiştir. Hiç kimse bunun aksini isbâtlayamamıştır. Kur’ân, gelecekten verdiği haberlerle de mûcizedir. Haber verdiği şeyler vakti geldiğinde olmuştur ve yine vakti gelince olacaktır. Kur’ân, içerdiği ilimler açısından mûcizedir. Ondört asırdır hiç kimse Kur’ân’ın bildirdiklerinden herhangi bir hususun akıl ve ilimle çatıştığını isbât edememiştir.

İnsanlık bugün her ilim dalında füze hızıyla ilerliyor. Ama bütün bu ilerlemeler, Kur’ân’ın Allah kelâmı olduğunu doğrulamaktan başka bir şey yapmıyor. Bütün yeni ilmî veriler ve buluşlar, tamamiyle Kur’ân’a uygun düşüyor, asla zıt düşmüyor. Bunu, insaf ehli olan herkes görüyor ve biliyor. Ama vicdanı îmân aydınlığıyla aydınlanmamış olanlar hakîkati itiraf etmekten kaçınıyorlar.

Ashâb-ı kirâm, Peygamber Efendimiz (s.a.v)’in emriyle, Kur’ân âyetlerinin tesbitine, yazılmasına, ezberlenmesine ve muhâfazasına çok büyük îtinâ gösteriyorlardı. Peygamberimizin sağlığında Kur’ân âyetleri tek bir kitap haline getirilmemiş ise de Peygamberimizin vefatını müteâkip Hz. Ebû Bekir (r.a)’ın hilâfeti zamanında çok büyük bir îtina ile kitap haline getirildi. Hz. Osman (r.a)’ın hilâfeti zamanında da bir kaç nüsha halinde çoğaltılarak etraftaki mühim şehir merkezlerine gönderildi. Bugüne kadar her devirde çok sayıda müslüman Kur’ân’ı ezberleyerek ve yazarak muhâfaza etmeye çalışmıştır.

Nâzil olduğu andan itibaren çok büyük bir titizlikle öğrenilen, ezberlenen, saklanan ve muhâfaza edilen Kur’ân, asırların geçmesiyle diriliğini, canlılığını, tazeliğini, gençliğini, geçerliliğini korumaktadır. On dört asırdır orijinal şekliyle aynen korunmuştur. Kıyâmete kadar da aynen korunmaya devam edecektir. (Hicr, 15/9)

Kur’ân, sadece bir îtikad, ibâdet ve ahlâk kitabı değildir. O, hem îtikâdî, amelî ve ahlâkî esasları içeren, hem de fert ve toplum hayatını, insanlar arası ilişkileri düzenleyen ilâhî kitaptır. Bir insanın inanması gereken bütün inanç esasları Kur’ân’da bildirilir. Kur’ân, insanların birbirlerine karşı davranışlarını ana çizgileriyle belirler.

İçerdiği Peygamber kıssalarıyla insanlara en güzel davranış modelleri sunar. Ana hatlarıyla ibâdet esaslarını bildirir. Ama bunların ayrıntılarını Hz. Peygamberin açıklamalarına ve uygulamalarına bırakır. Hem de âile hukûkuyla, medenî hukukla, ceza hukûkuyla, iktisad ve mâliye hukûkuyla, hatta devletlerarası hukukla ilgili esaslar getirmiştir. Aynı zamanda idâre edenle edilenin arasındaki ilişkileri düzenleyen esaslar getirmiştir. Hulâsa bir mü’minin dünya ve âhiret hayatı için gerekli olan her mevzûda mükemmel prensipler getirmiştir. Bir mü’min için Kur’ân’da bildirilenlere inanma ve gereğini yerine getirme mecbûriyeti vardır.

İtikâdî hükümler, âyetlerle veya mütevâtir hadislerle sâbit olur. Yani bir hüküm, muhkem bir âyetle veya mütevâtir bir haberle sâbit olmuşsa ona inanmak mecbûrîdir; böyle bir hükmün inkârı küfrü gerektirir. Muhkem değil de müteşâbih bir âyetle veya mütevâtir olmayan (âhâd) bir hadisle sâbit olan bir hükmü inkâr, küfrü gerektirmez.

  1. Sünnet

Sünnet; Hz. Peygamber’in sözleri, fiilleri ve takrirleridir. O hâlde dînî hükümlerin ikinci kaynağını oluşturan Sünnet, sözle, fiille ve takrirle ilgili olmak üzere üç kısımdır.

Sözlü Sünnet, Hz. Peygamber (s.a.v)’in dîne dair sözlü olarak bildirdiği hususlardır ki bunlara “Hadîs” denir.

Fiilî Sünnet, Hz. Peygamber’in dîne dair işlediği işlerdir.

Takrîrî Sünnet, Hz. Peygamber’in huzurunda zaman zaman sahâbîlerin dîne dair işledikleri işleri Hz. Peygamber’in görmesi ve bunlara dair bir şey söylememesidir ki Hz. Peygamber’in, ashâbın işlediği bir fiil karşısında susması, o fiilin, dinde meşrû olmasına, yasak olmamasına delâlet eder. Zira Hz. Peygamber, ashâbının dine aykırı olarak yaptıkları şeyleri gördüğü zaman susmamış, yanlış yaptıklarını mutlaka belirtmiştir.

Sünnet, dînî hükümlerin Kur’ân’dan sonraki ikinci kaynağıdır. Bu konuda bütün İslâm ümmeti icmâ ve ittifak etmişlerdir. Çünkü Sünnet de ilâhî vahye dayanmaktadır. Hz. Peygamber, dînî konularda ne bildirmişse bunların hepsi, Allah’ın Hz. Peygamber’e öğrettikleri ve ümmetine bildirmesini emrettikleridir. Hz. Peygamber’in dîne dair sözlerinin ve işlerinin ilâhî vahye dayandığı Kur’ân’la sâbittir. Necm sûresinde şöyle buyrulur:

“O, nefsinin arzusuna göre konuşmaz. Onun konuşması ancak, kendisine bildirilen bir vahy iledir.” (Necm, 53/3-4)

Yine Yüce Allah, kullarına, Peygamberinin emrettiklerini yapmalarını, yasakladıklarından da uzak durmalarını emrediyor:

 “Peygamber size ne verdiyse (emrettiyse) onu alın, size neyi yasakladıysa ondan da sakının!” (Haşr, 59/7)

Kendisine ve Peygamber’ine itâat edilmesini emrediyor:

“Allah’a ve Peygamber(in)e itâat edin!” (Âl-i İmrân, 3/32; 132; Nisâ, 4/59; Mâide, 5/92; Enfâl, 8/1; 20; 46; Nûr, 24/54; Muhammed, 47/33; Mücâdile, 58/13; Teğâbün, 64/12).

Peygamberine itâatı, kendisine itâat sayıyor:

“Peygambere itâat eden, Allah’a itâat etmiş olur.” (Nisâ, 4/80). Bütün bu ve benzeri âyetler, müslümanların Hz. Peygamber (s.a.v)’in Sünnet’ine uymalarının zorunlu olduğunu bize bildiriyor.

Kitap, Sünnet’e muhtaçtır; Sünnet, Kitab’a muhtaçtır. Hatta Kitap, Sünnet’e daha çok muhtaçtır. Çünkü Kur’ân âyetleri anlaşılma bakımından aynı değildir. Bazı âyetler mücmeldir (kısa ve öz anlamlıdır), müşkildir (anlaşılması güçtür), müteşâbihtir (birden fazla anlamlı, mecâzî anlamlıdır). Hz. Peygamber (s.a.v), hadisleriyle bunları açıklamıştır. Bazı âyetler mutlaktır, Hz. Peygamber (s.a.v) bunları kayıtlandırır. Hz. Peygamber zaman zaman Kur’ân’da bildirilmeyen hususlarda açıklamalar yapmıştır. Yani bazan Sünnet, Kitap’ta bulunmayan bir hükmü bildirir.

Kısacası Sünnet, Kurân’ın anlaşılmayan kısımlarını açıklayan, genel hükümlerini husûsîleştiren, nâsih ve mensûhu bildiren ve Kur’ân’da bulunmayan bir kısım hükümler koyan son derece mühim bir dînî delildir.5 Meselâ; namaz ve zekat emirlerinin edâ şekli; ehlî eşeklerin ve yırtıcı kuşların etinin yenmesi yasağı Sünnet’le bildirilmiştir.6 Bu bakımdan Kitap ve Sünnet’i, Kitap ve Sünnet olması bakımından reddetmek, küfürdür.40

Kitap ve Sünnet nakille tesbit edildiğinden İslâm âlimleri nakle, yeryüzünde görülmedik bir tarzda büyük bir özen göstermişler, Peygamberimizin hadislerinin doğru bir şekilde tesbit edilebilmesi için olanca gayretlerini sarfetmişlerdir. Hadis-i şeriflerin doğru bir şekilde tesbiti için hadisleri rivâyet eden râvîleri eleştirme hususunda hadis âlimlerinin ortaya koydukları “Cerh ve ta’dîl=Râvîleri eleştirme ilmi” hiç bir millette görülmüş değildir.

Hadis Çeşitleri:

Hadisler, hadisin senedini teşkil eden râvîlerin ilk üç devirdeki yani ashâb, tâbiîn ve tebeü’t-tâbiîn devirlerindeki durumlarına göre üç kısma ayrılır: Mütevâtir, Meşhûr, Âhâd.

  • Mütevâtir Hadisler: Üç devirde (asırda), yalan üzerine birleşmelerini aklın kabul etmediği, çok sayıdaki topluluğun birbirinden rivâyet ederek Hz. Peygamber’den naklettikleri hadislerdir. Az sayıda olan mütevâtir hadisler, kesin bilgi verdiklerinden, gereğiyle amel ve itikad her mükellefe farzdır. Sabah namazının farzının iki; öğle, ikindi, yatsı namazlarının dört ve akşam namazının üç rek’at olması mütevâtir Sünnetle (hadisle) sâbit olmuştur. Mütevâtir Sünnet, kesinlik ifâde ettiğinden inkârı, küfürdür.
  • Meşhûr Hadisler: Başlangıçta, ilk asırda Hz. Peygamber’den bir-iki kişi tarafından rivâyet edildiğinden tevâtür derecesini bulmadığı halde ikinci ve üçüncü asırlarda meşhûr olup tevâtür derecesine ulaşan İlk devirde yani ashâb devrinde bir veya iki sahâbî tarafından rivâyet edildiği için âhâd hadis hükmünde olduğu halde ikinci ve üçüncü asırlarda şöhret bulup râvîleri çoğalan hadislere “Meşhûr Hadis” adı verilir. Meşhûr hadisler aslında bir veya birkaç kişinin rivâyetine dayandığından, mütevâtir hadisler gibi zarûrî ve kesin bilgi vermez. Ancak Hz. Peygamberin ashâbı yalan söyleme töhmetinden münezzeh olduklarından, daha sonra tevâtür derecesine ulaşan bu gibi meşhûr hadisler, kalbe itmi’nân, güven ve itimad verir. Bu bakımdan gereğiyle amel etmek her mükellefe vâcibdir.
  • Âhâd Hadisler: Peygamberden bir veya iki emîn kişinin rivâyet ettiği ve ilk üç asırda tevâtür derecesine ulaşamayan hadislerdir. Âhâd hadislerden, metin ve sened bakımından gerekli şartları taşıyanlar, makbûl hadislerdir ki bunlara Sahih ve Hasen Hadisler denir. Gerekli şartları taşımayanlar, makbul olmayan hadislerdir ki bunlara Zayıf Hadisler denir.

Sahih Hadisler: Senedi muttasıl, râvîleri âdil ve zâbıt olan hadislerdir. Yani bir hadisin sahih olabilmesi için hadisi nakleden râvîler zincirinin birbirine ulanarak Hz. Peygambere kadar ulaşması, arada bir kopukluğun olmaması; râvîlerin hepsinin âdil yani dâimâ adâletle hareket eden, kötü hallerden uzak, dürüst ve faziletli, akıllı, müslüman kişiler olması; bir de zâbıt yani işittiğini değiştirmeden noksansız olarak aynen nakleden, hâfızası kuvvetli kişiler olması gerekmektedir.

Hasen Hadisler: Sahih hadisler gibi adâletli râvîlerin kesintisiz senetle rivâyet ettikleri hadislerdir. Aradaki fark sadece râvîlerin zapt sıfatlarıyla ilgilidir. Sahih hadislerin râvîleri son derece kuvvetli bir hâfızaya sahipken hasen hadislerin râvîleri zâbıt yani düzgün bir hâfızaya sahip olmakla birlikte hâfızaları çok kuvvetli değildir. Hasen hadisler de amel bakımından mûteber olan ve gereğiyle amel edilmesi gereken hadislerdir.

Zayıf Hadisler: Sahih ve Hasen hadislerin sıfatlarını taşımayan hadislere zayıf hadisler denir. Zayıf hadislerin çok çeşitleri vardır. Zayıf hadisler, akâid konularında ve haram helal konularında delil olarak kabul edilmese de amellerin faziletleri ve va’z konularında rivâyeti câizdir.

Bir de Mevzû Hadisler vardır ki bunlar, Hz. Peygamber tarafından söylenmeyen, başkaları tarafından uydurularak Hz. Peygambere atfedilen sözlerdir. Bu tür uydurma hadisler hiçbir konuda delil olamaz. Bunların reddi gerekir.7

Hulâsâ, Haber-i vâhid dediğimiz mütevâtirin dışındaki hadislerden sahih olanlarını bazı İslâm âlimleri itikâdî konularda delil saymış, bazıları delil saymamıştır. Kabir azâbı, Münker ve Nekir meleklerinin kabirdeki sualleri, şefâat, kıyâmet alâmetleri ve bu cümleden olarak Deccâl’in çıkması, Hz. İsâ (a.s)’ın inmesi ve Deccâl’i öldürmesi vb. pek çok itikâdî konunun haber-i vâhidle (sahih hadislerle) sâbit olmasını Ahmed b. Hanbel (ö. 241/855), Ebu’l-Hasan el-Eş’arî (ö. 324/934), İbn Hazm (ö. 456/1063), İbn Teymiyye (ö. 728/1328) vb. âlimler kabul etmişlerdir.8

Dînî (Şer’î) delillerin üçüncüsü olan “Kıyas” ve dördüncüsü olan “İcmâ”, itikâdî konularda delil olarak kullanılmaz. Sadece fıkhî konularda (ibâdet ve muâmelelerde) delil olarak kullanılır.

Dipnotlar:

  1. Tûr, 52/33-34; İsrâ, 17/88
  2. Hûd, 11/13
  3. Bakara, 2/23; Yûnus, 10/38 37.
  4. İsrâ, 17/88
  5. İzmirli İsmail Hakkı, a.g.e., s. 16.
  6. Hamdi Döndüren, a.g.e., s. 31 (Muhammed Ebû Zehra, Usûlü’l-fıkh, 1377/1958, s. 113’e atfen)
  7. İzmirli İsmail Hakkı, a.g.e., s. 15
  8. Geniş bilgi için Talât Koçyiğit, Hadis Usûlü, s. 86-98; İzmirli İsmail Hakkı, a.g.e., s. 15-18; Ali Arslan Aydın, İslâm İnançları ve Felsefesi, s. 63-70.

Kaynak: Prof Dr. Mehmet Bulut, Delilleriyle İslam Akaidi, Erkam Yayınları

İslam ve İhsan

İSLAM’DA DİNİ HÜKÜMLER

İslam’da Dini Hükümler

DİNÎ VE ŞERÎ HÜKÜMLERİN KAYNAKLARI NELERDİR?

Dinî ve Şerî Hükümlerin Kaynakları Nelerdir?

İSLAM DİNİNİN TEMEL KAYNAKLARI

İslam Dininin Temel Kaynakları

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle