İslam’da Dini Hükümler

İslâm’da dinî hükümlerin itikadî, amelî ve ahlâkî olarak sınıflandırılması ve mükelleflerin fiillerine dair temel esaslar inceleniyor.

İslâm dininde mükelleflerin (erginlik çağına gelmiş akıllı insanların) fiilleriyle ilgili ilâhî hitâba “hüküm” denir ki bu, farz, vâcib, haram vb. sonuçlar doğurur.1 Dînî hükümler, nasslardan çıkarılan hükümlerdir. Bunlar, kesinlikle akla aykırı düşmemelidir.

DİNÎ HÜKÜMLER VE MÜKELLEFİYET ESASLARI

Dînî hükümler; inançla ilgili olan itikâdî hükümler, amelle ilgili olan amelî hükümler, kalp ve vicdanla ilgili olan ahlâkî hükümler olmak üzere üçe ayrılır.

  1. İtikâdî Hükümler

İtikad, inanmak ve tasdik etmek demektir. İtikâdî hükümler, İslâm dininin, amelle değil de inançla ilgili olan hükümleridir. Bunlar, kalp ile inanılan ve gönülden bağlanılan dînî meseleler olduğu için bunlara itikâdî meseleler denir. Bunların başında, Allah’ın varlığına, birliğine, her türlü kemâl sıfatlarla muttasıf ve her türlü noksan sıfatlardan münezzeh olduğuna îmân gelir. Bundan sonra ikinci esas, Hz. Muhammed’in Allah’ın Peygamberi olduğuna îmândır. Çünkü İslâm dinini bildiren Hz. Peygamber’dir. Onu atlamak suretiyle îmân ve İslâm’dan bahsetmek mümkün değildir. Bu bakımdan Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerim’de sık sık Hz. Peygamber’e îmân ve itaat edilmesini emreder.

Bir insan, kelime-i şehâdet getirmek = Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhû ve rasûluh demek) suretiyle îmân etmiş ve İslâm dairesine girmiş olur. Kelime-i şehâdette, İslâm’da inanılması gereken hususlar özetle ifâde edilmiş oluyor ki bunlar Allah’a ve Peygamberine îmândır. Peygambere inanmanın anlamı; O’nun, Allah tarafından getirip bildirdiği hususlara inanmaktır. Dolasıyla bir mü’min, Kur’ân’da bildirilen bütün dînî hükümlere (emir ve yasaklara) inanan kişidir. Çünkü Kur’ân âyetlerinden ve mütevâtiren bildirilenlerden birinin bile inkârı küfürdür. Hulâsa bir insan; Allah’a, meleklerine, kitaplarına, Peygamberlerine, âhiret gününe ve kadere (hayrın ve şerrin Allah’tan olduğuna) inandığı takdirde mü’min sayılabilir.

İtikâdî hükümler, bütün Peygamberlerin ittifak ettiği inanç esaslarıdır. Bütün Peygamberler aynı itikâdî hükümleri tebliğ etmişlerdir. Bu inançlar, zaman ve mekâna göre değişmeyen ve kesinlik ifâde eden dînî esaslardır. İtikad, dinin temelini oluşturur. İtikâdî hükümlerde kesinlik ifâde eden deliller aranır.

İnanç konularından Allah’a ve Peygamberlere îmân gibi konularda aklî delillerle isbat ve izah mümkün olduğu hâlde, meleklere ve âhirete îmân gibi gaybla ilgili konularda aklî deliller aranmaz. Bu konularda naklî delillerle yetinilir. Akıl, bunları izah ve isbat edemese de, mümkün görür.

İtikâdî Hükümlerde Aranan Şartlar:

  • İtikâdî hüküm, kesin ve açık bir delille sabit olmalıdır. Açık ve kesin delilden maksad, manası açık (muhkem) âyet ve mütevâtir hadistir. Çünkü müteşâbih âyetin birden çok anlamı olduğundan mânâya delâleti kesin değildir. Mütevâtirin dışındaki (âhâd) hadislerin de sübûtu kesin değildir.
  • İtikâdî hükümler, zamana, yere, fert ve topluma göre değişmez. Bütün Peygamberlerin bildirdiği itikâdî hükümler aynıdır.
  • İtikâdî hükümler bir bütündür, bölünme kabul Bir insanın mü’min sayılabilmesi, bütün inanılacak hususlara toptan ve ayrı ayrı inanmasına bağlıdır. İnanç esaslarından bir kısmına inanıp da bir kısmına inanmamak küfürdür.2

Kur’ân’la ve mütevâtir haberle sabit olan bütün dînî hükümler, aynı zamanda itikâdî hüküm sayılır. Çünkü bir mü’minin bunlara inanması, hiçbirini inkâr etmemesi gerekir. Günde beş vakit namaz kılmanın, Ramazan orucu tutmanın, dînen zengin sayılanların zekat vermelerinin, yoluna gücü yetenlerin bir kere bile olsa Kâbe’yi haccetmelerinin farz olduğuna; haksız yere insan öldürmenin, içki içmenin, kumar oynamanın, hırsızlık etmenin, domuz eti yemenin, faiz yemenin, yetim malı yemenin, yalan söylemenin vb. haram olduğuna inanmak şarttır. Zarûrât-ı dîniyye dediğimiz bu hususlardan birinin bile inkârı insanı îmândan çıkarıp küfre sokar.3

Bütün bu hususların mü’minler tarafından iyi bellenmesi gerekir. İtikadla ilgili ilim, “Tevhid, akâid, kelâm” vb. isimlerle anılan ilimdir.

  1. Amelî Hükümler

Amelî hükümler; mükelleflerin yapmaları gereken şeylerdir. İnsanların vazifelerini; Allah’a karşı yapmakla yükümlü olduğu vazifeler ve önce kendi nefsine, sonra da diğer insanlara karşı vazifeleri olmak üzere ikiye ayırmak mümkündür. Bu bakımdan amelî hükümler, ibâdetler ve muâmeleler olmak üzere ikiye ayrılır.

İbâdetler

İnsanı yaratan Allah’tır. Bunun için insanın en önde gelen vazifesi, Allah’a kulluk etmektir. Allah’a ibâdet, tam bir içtenlikle ve samimiyetle yapılmalıdır. Bu şekilde yapılan ibâdet, insanın fikrini, rûhunu ve irâdesini terbiye eder. İbâdetin rûhu, ihlastır. Gösterişle yapılan ibâdet, Allah katında geçerli değildir.

İbâdetler, Kur’ân ve Sünnette açıklandığı şekilde yapılmalıdır. İbâdetler, zamana, yere ve geleneklere göre değişmez. Artmaz ve eksilmez. Allah’ın bildirdiği ve Hz. Peygamber’in öğrettiği şekilde yapılması gerekir. İbâdetler; ya namaz ve oruç gibi bedenle olur veya zekat gibi malla olur yahut da hac gibi hem bedenle ve hem de malla olur.

Muâmeleler

Muâmeleler denilince bununla, insanlar arasındaki hukukî, idârî, iktisâdî ve sosyal ilişkileri düzenleyen hükümler anlaşılır. Muâmelelerle ilgili genel esaslar Kur’ân’da yer almış, bunların açıklaması Hz. Peygamber tarafından yapılmıştır. Bunların esasları Kur’ân ve Sünnet’te olmakla birlikte zaman zaman çıkabilecek çok çeşitli olayların hepsinin cevabını doğrudan Kur’ân ve Sünnet’te bulmak mümkün olmayabilir. Bu bakımdan muâmeleler dediğimiz insanlar arası ilişkilerde zamanla çıkabilecek çeşitli olayların hükümleri değişebilir. Bu konularda İslâm âlimleri Kur’ân ve Sünnet’e dayalı olarak hüküm verebilirler, ictihad edebilirler. Muâmelelerin rûhu, adâlettir. Amelî hükümler, “Fıkıh” ilminin sahasına dahildir.4

Mükelleflerin Fiilleri

İslâm’da, erginlik çağına ulaşan her mü’min, mükelleftir,5 yani dînen sorumludur. Mükelleflerin yapmaları veya yapmamaları gereken fiiller, yani amelle ilgili dînî hükümler sekiz kısımdır. Bunlar da; farz, vâcib, Sünnet, müstehab, mübah, haram, mekruh ve müfsiddir. Şimdi bunlarla ilgili kısa bilgiler verelim.

  • Farz: Sübûtu ve mânâya delâleti kesin olan delillerle Allah’ın ve Peygamberinin emrettiği fiillere “farz” Farzlar, başka anlama gelme ihtimali olmayan âyet, mütevâtir veya meşhûr hadis, ya da icmâ gibi kesin delillerle sâbit olur. Beş vakit namaz kılmak, Ramazan orucu tutmak, zekat vermek vb. dînî emirler, farzdır. Böyle her mükellef müslümanın bizzât kendisinin yapması gereken farzlara, “farz-ı ayn” denir. Cenâze namazı kılmak, cihad etmek, iyiliği emretmek, kötülüğe mânî olmak vb. bazı müslümanlar tarafından yapılmasıyla diğerlerinden düşen farzlara, “farz-ı kifâye” denir. Farz-ı kifâyenin sevabı sadece onu işleyenleredir. Farz-ı kifâye olan bir fiili hiç kimse yapmazsa bütün toplum günahkar olur.

Farzın hükmü: Yapılması kesin olarak gereklidir. Terkeden ağır cezâyı hak etmiş olur; farzı inkâr etmek küfrü gerektirir.

  • Vâcib: Sübûtu kesin, mânâya delâleti zannî delille (haber-i vâhid’le) sâbit olan dînî emirlere “vâcib” (Hanefîlere göre;) Bayram ve vitir namazlarını kılmak, kurban kesmek, namazda Fâtiha sûresini okumak vb. fiiller vâcibdir.

Vâcibin hükmü: Yapılması kesin olarak gereklidir. Terkeden, farzı terk edenden daha az bir cezayı hak etmiş olur. Vâcib bir emir, zannî delille (haber-i vâhidle) sâbit olduğundan, inkâr eden küfre girmez.

  • Sünnet: Peygamber tarafından, farz ve vâcibin dışında yapılan işlerdir. Müekked ve gayr-i müekked olmak üzere ikiye ayrılır. Müekked Sünnet; Hz. Peygamber’in devamlı olarak yapıp nâdiren terk ettiği, farz ve vâcib olmayan işlerdir. Bu çeşit sünneti işleyen sevap kazanır. Terk eden ise cezayı hak etmez, kınamayı hak eder. Gayr-i müekked Sünnet; Hz. Peygamber’in bazan yapıp bazan terkettiği şeylerdir. İkindi ve yatsı namazının ilk sünnetleri gibi. Bu tür Sünnetleri yapanlar sevap kazanır, yapmayanlar, kınanmaz.
  • Müstehab: Peygamber’in bazan yaptığı, bazan terkettiği fiillere müstehab denir. Sadaka vermek, nâfile namaz kılmak gibi fiiller bu türdendir. Bunları yapanlar sevap kazanır, yapmayanlar kınanmaz.
  • Mübah: Yemek, içmek, uyumak gibi yapılması ve terkedilmesi câiz olan fiillerdir. İşlenmesinde sevab, terkedilmesinde ceza Buna “helâl” de denir. Eşyada asıl olan mübah yani helâl olmaktır. Hakkında bir hüküm gelmemiş olan şeyler helâldir.
  • Haram: İslâm dininde kesin olarak yapılmaması istenen fiile “haram” Şöyle tarif edilir: Sübûtu ve mânâya delâleti kesin olan delille yasaklanan fiillere haram denir. Âyetle, mütevâtir veya meşhûr hadisle sâbit olan dînî yasaklar haram kategorisine dahildir. Haksız yere insan öldürmek, domuz eti yemek, fâiz yemek, yalan söylemek, hırsızlık etmek, yetim malı yemek, ana-babaya karşı gelmek, içki içmek, kumar oynamak, sihir yapmak, ölmüş hayvan eti yemek, zinâ etmek vb. fiiller haramdır. Haram olan fiillerin haram olması, genel olarak, fert ve topluma doğrudan veya dolaylı olarak zarar vermesindendir. Bunlar; canı, malı, aklı, dini ve nesli korumak amacıyla haram kılınmışlardır.

Haramın hükmü: Haram bir fiili işlemek azâbı, cezâyı gerektirir. Haramın terki farz, farzın terki haramdır. Haram bir fiilin haramlığını inkâr, küfürdür.

  • Mekrûh: Dînin, yapılmamasını, kesin ve bağlayıcı olmayan bir tarzda istediği fiile Yani zannî bir delille yasaklanan fiillere mekrûh

denir. Tahrîmen ve tenzîhen olmak üzere ikiye ayrılır. Tahrîmen mekrûh: Haber-i vâhid gibi zannî bir delille sâbit olan yasaklara tahrîmen (harama yakın) mekrûh denir. Tahrîmen mekrûh bir fiili işlemek cezâyı gerektirir, fakat inkârı, küfrü gerektirmez. Vâcibleri terketmek, tahrîmen mekrûh; tahrîmen mekrûhu terketmek, vâcibdir. Tenzîhen mekrûh: dînin, kesin ve bağlayıcı olmayan bir delille yasakladığı fiile denir. Camiye giderken soğan ve sarımsak yemek gibi. Tenzîhen (helâle yakın) mekrûhu işlemek, cezayı ve kınanmayı gerektirmez. Müstehab fiillerin terki, tenzîhen mekrûh; tenzîhen mekrûhun terki de müstehabdır.

  • Müfsid: Bir ibâdeti bozan, bir muâmeleyi sakatlayan fiile veya eksikliğe “müfsid” Rükün veya şartlarından birisi eksik olan ibâdet “bâtıl” veya “fasid” olur. Fâsid, “geçerli değil” demektir. Abdestsiz namaz kılmak, oruçlu iken bir şey yemek, içmek gibi.6
  1. Ahlâkî Hükümler

Dînî hükümlerin üçüncüsü; kalbi kötü duygulardan tasfiyeyi (saflaştırmayı), nefsi, kötü düşüncelerden tezkiyeyi (arıtmayı), insanlar arası ilişkilerde terbiye ve nezâket kurallarına uymayı öğreten, ahlâkî hükümlerdir. Yüce İslâm dîni, insanın Yaratıcı’sına karşı ibâdet ve ubûdiyet vazifesini yapmaya ehemmiyet verdiği gibi, aynı zamanda insanın kendi nefsine, âilesine, çocuklarına, hısımlarına, komşularına ve bütün insanlara karşı güzel davranışlar kazanmasına da ehemmiyet verir. İslâm’da, “Allah’ın emirlerine itâat, yaratıklarına merhamet ve şefkat” çok mühim bir prensiptir.

Bir müslüman için namaz kılmak, oruç tutmak vb. ibâdetler nasıl birer dînî vazife ise, insanlara karşı iyi davranmak, hiç kimseyi incitmemek, kırmamak, üzmemek; tatlı dilli, güler yüzlü olmak, insanları sevgiyle kucaklamak da dînî bir vazifedir. Kumar nasıl haramsa, iftirâ da öyle haramdır. İslâm’da, sadaka vermek, güvenilir olmak, sözünde durmak, belâlara sabır göstermek, alçakgönüllü olmak vb. faziletler emredilmiş; yalan söylemek, hâinlik etmek, ikilik çıkarmak vb. yasak kılınmıştır. Bütün bunlarla İslâm, nefsi ıslah etmeyi, insanı olgunlaştırmayı hedefler.7

İslâm, insanlık ilişkilerinde en güzel ahlâkî prensipleri getirmiştir. Hz. Peygamber (s.a.v), güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildiğini bildirmiş;

“Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim!” buyurmuştur.8

Hz. Peygamber’in bu husustaki bir kaç hadîsi, İslâm’da güzel ahlâka verilen değeri anlamak için yeterli olacaktır:

“Müslüman, elinden ve dilinden, müslümanların kurtuluşda olduğu kimsedir.”9

“Müslüman, müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu tehlikeye atmaz. Bir kimse, din kardeşinin bir ihtiyacını giderirse, Allah da onun ihtiyacını giderir. Bir kimse bir müslümanın bir sıkıntısını giderirse, bu sebeble Allah da onun kıyâmette bir sıkıntısını giderir. Bir kimse, bir müslümanın suçunu örtbas ederse, Allah da kıyâmet günü onun suçunu örtbas eder.”10

“Birbirinize hased etmeyin! Müşteri kızıştırmayın! Birbirinize buğzetmeyin! Birbirinize sırt çevirmeyin! Biriniz, diğerinin pazarlığı üzerine satış yapmasın! Kardeş olun ey Allah’ın kulları! Müslüman, müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu yardımsız bırakmaz, onu hakir görmez. (Kalbine işaret ederek) Takvâ, buradadır. Kişiye kötülük adına, müslüman kardeşini hakir görmesi, yeter. Müslümanın her şeyi, kanı, malı ve ırzı, müslümana haramdır.”11

“Şüphesiz ki Allah, sizin sûretlerinize (görünüşünüze) ve mallarınıza bakmaz, fakat kaplerinize ve amellerinize bakar.”12

“Sizden hiçbiriniz, kendisi için sevdiği ve istediği bir şeyi, din kardeşi için de sevip istemedikçe (kâmil) mü’min olamaz.”13

“Mü’min, insanların, canları ve malları bakımından kendisinden güvende olduğu kimsedir.”14

Rasûlullah (s.a.v.):

“Allah’a yemin olsun mü’min olmaz, Allah’a yemin olsun mü’min olmaz, Allah’a yemin olsun mü’min olmaz.” buyurdu. Ashâb-ı kirâm:

“–Kim mü’min olmaz yâ Rasûlallah?” diye sordular.

“–Komşusu, şerrinden emîn olmayan kimse, mü’min değildir (Cennete giremez)” buyurdu.15

“Kim, Allah’a ve âhiret gününe îmân ediyorsa, komşusuna iyilik etsin. Kim, Allah’a ve âhiret gününe îmân ediyorsa, misâfirine ikrâm etsin. Kim, Allah’a ve âhiret gününe îmân ediyorsa ya hayır söylesin veya sussun!”16

“Nefsim kudret elinde olan (Allah)a yemin olsun ki siz, îmân etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de (tam) îmân etmiş olmazsınız. Size, yaptığınız takdirde birbirinizi seveceğiniz bir şey söyleyeyim mi? Aranızda selâmı yayın!”17

Bunlar, insanlarla münâsebetleri düzenleyen pek çok hadis-i şeriften bir nebzedir. Bununla birlikte, İslâm’ın insana ve insanlar arası ilişkilere verdiği değeri anlatması bakımından bir fikir vermektedir.

Çeşitli inançlara mensup insanlar, sevgi sözcüğünü dillerinden düşürmezler. Lâkin hayatlarına baktığımız zaman sevginin hayata geçirilmediğini görürüz. İnsanları hakkıyla sevmek ve onlara acımak ancak hakîkî bir îmânla mümkün olur. İslâm ahlâkında “Yaratılanı hoş gör, Yaratandan ötürü” prensibi mühimdir. Bu tür insânî ilişkilerde eksiklik ve aksaklık varsa bu, İslâm’ın kusuru değil, İslâm’ı hakkıyla uygulamayan müslümanların kusurudur.

Ahlâkî hükümlere, “kalbî ve vicdânî hükümler” de denir. Bunlarla “Ahlâk ve Tasavvuf” ilmi meşgul olur.

Dipnotlar:

  1. Cürcânî, g.e., s. 54.
  2. Bk. Nisâ, 4/150-151.
  3. Geniş bilgi için bk. İzmirli İsmail Hakkı, Yeni İlm-i Kelâm, s. 12; Ahmet Saim Kılavuz, Anahatlarıyla İslâm Akâidi, s. 315-316.
  4. İzmirli İsmail Hakkı; a.g.e., s. 13; Ali Arslan Aydın, İslâm İnançları ve Felsefesi, s. 58-59.
  5. Bir kulun Rabbine ibadet etmesi, onun için bir külfet ve sıkıntı değil, tam aksine büyük bir şereftir. Kitaplarda, dinin emirlerinden “mükellefiyetler” diye bahsedilmesi, insanların tabiat âlemine yatkın olmalarındandır. Bu bakımdan seyr ü sülûk ehli olan büyükler, bülûğ çağlarından bahsederken: “Mükellef olduk” değil “müşerref olduk” yâni ilâhî hitâbın muhâtabı olmakla şereflendik, derlerdi.
  6. Ali Arslan Aydın, a.g.e., s. 59-60; Hamdi Döndüren, Delilleriyle İslâm İlmihali, s. 49-58.
  7. İzmirli İsmail Hakkı, g.e., s. 14.
  8. Muvatta’, Hüsnü’l-hulk, 8.
  9. Buhârî, Îmân, 4, 5; Rikâk, 26; Müslim, Îmân, 64, 65; Ebû Dâvûd, Cihâd, 2; Tirmizî, Kıyâme, 52; Nesâî, Îmân, 8, 9, 11; Dârimî, Rikâk, 4, 8; Ahmed b. Hanbel, II, 160…
  10. Buhârî, Mezâlim, 3; İkrâh, 7; Müslim, Birr, 58; Ebû Dâvûd, Edeb, 38; Tirmizî, Birr, 18; İbn Mâce, Ticârât, 45; Ahmed b. Hanbel, II, 6…
  11. Müslim, Birr, 32; Ahmed b. Hanbel, III, 491.
  12. Müslim, Birr, 34.
  13. Buhârî, Îmân, 7; Müslim, Îmân, 71; Tirmizî, Kıyâme, 59; Nesâî, Îmân, 19; İbn Mâce, Mukaddime, 9; Dârimî, Rikâk, 29; Ahmed b. Hanbel, III,176…
  14. Tirmizî, Îmân, 12; Nesâî, Îmân, 8; İbn Mâce, Fiten, 2; Ahmed b. Hanbel, II, 206…
  15. Buhârî, Edeb, 29; Müslim, Îmân, 73; Ahmed b. Hanbel, I,387…
  16. Buhârî, Edeb, 31; Müslim, Îmân, 74; Ebû Dâvûd, Et’ime, 5 ; Tirmizî; Birr, 43; Nesâî, Hacc, 109; İbn Mâce, Edeb, 4; Dârimî, Et’ime,11; Ahmed b. Hanbel, I, 20…
  17. Müslim, Îmân, 93; Ebû Dâvûd, Edeb, 131; Tirmizî, Kıyâme, 56; İbn Mâce, Mukaddime, 9; Ahmed b. Hanbel, I, 165…

Kaynak: Prof Dr. Mehmet Bulut, Delilleriyle İslam Akaidi, Erkam Yayınları

İslam ve İhsan

DİNLERİN SINIFLANDIRILMASI

Dinlerin Sınıflandırılması

İSLAM DİNİNİN DEĞİŞMEYEN ESASLARI NELERDİR?

İslam Dininin Değişmeyen Esasları Nelerdir?

DİNÎ VE ŞERÎ HÜKÜMLERİN KAYNAKLARI NELERDİR?

Dinî ve Şerî Hükümlerin Kaynakları Nelerdir?

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.