Çocuk Yetiştirmede Anne ve Babanın Dikkat Etmesi Gereken 11 Husus

Anne ve babaların çocuklar üzerinde ki ilk ve en önemli görevi nedir? Anne ve babalar çocuk eğitiminde nelere dikkat etmelidir? Peygamber Efendimiz (s.a.v) anne ve babanın vazifesi hakkında ne buyuruyor? Anne-babaların çocuklar üzerindeki yükümlülükleri hakkında bilinmesi gerekenler...

Çocuklar, anne-babaya ikram edilen ilâhî emânetlerdir. İslâm fıtratı üzere anne-babaya teslim edilen çocukların saf ve berrak kalpleri -temiz bir toprak misâli- işlenmeye hazır, ham bir cevherdir. Onun diken veya gül olması, acı veya tatlı meyve vermesi, üzerine atılan tohumların keyfiyetine bağlıdır. Nitekim hadîs-i şerîfte şöyle buyrulur:

“Doğan her çocuk (İslâm) fıtratı üzere, saf ve tertemiz doğar. Sonra anne-babası onu Yahudî, Hıristiyan veya Mecûsî yapar.” (Buhârî, Cenâiz, 80; Müslim, Kader, 22, 23; Ahmed, II, 253)

İmâm Gazâlî Hazretleri de şöyle buyurur:

“İnsan, bal mumu gibidir. Terbiye ile ona -müsbet veya menfî- istenilen şekil verilebilir.”

Yine bir hadîs-i şerîflerinde Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“İnsanlar, altın ve gümüş madenleri gibidir.” (Buhârî, Enbiyâ, 2) buyurmak sûretiyle bir nevî insanoğlunu, fıtraten işlenmeye müsait, muhtelif kırattaki cevherlere benzetmiştir. Böylece onlardaki kabiliyetlerin farklılığına, kimilerinin tâlim ve terbiye neticesinde, yani işlenmekle daha da gelişeceklerine işaret etmiştir.

Mâzisi itibârıyla câhiliye insanı olan “Ashâb-ı Kirâm”ın, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in nebevî terbiyesi neticesinde, kalpleri merhamet, mârifet ve muhabbetle dolu “Asr-ı Saâdet” insanları hâline gelmesi, bunun en mükemmel misâlidir.

Diğer taraftan Cenâb-ı Hak da mü’minlere şöyle emir buyurmuştur:

“Ey îman edenler! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun!..” (et-Tahrîm, 6)

Bu sebeple anne-babanın en mühim vazifesi, kendilerine İslâm fıtratı üzere teslim edilen evlatlarını hayırla donatmak ve onları hayırlı bir nesil olarak yetiştirmektir. Hayırlı evlâda sahip olmak, hem dünyada hem âhirette huzur ve saâdet vesîlesidir. Bu tâlim ve terbiyenin verilebileceği en hayırlı iklim de aile ortamıdır.

Ailede en mühim vazife ise anneye aittir. Bir anne yüreği ve kucağı, çocuk terbiyesinin yapıldığı muhteşem bir dershanedir. Annelerin bu vasfı sebebiyle; “اَلْاُمُّ مَدْرَسَةٌ : Anne bir mekteptir” denilmiştir. Zira küçük yaştaki çocuğa söylenen her kelime, onun şahsiyetini inşâ eden bir tuğla mesabesindedir.

Şefkatin menbaı olan annelerden güzel bir terbiye alan evlâtlar, hayatları boyunca daha az hata yaparlar. Başarısızlık ve felâketlere rağmen, hayata karşı ümit ve îtimatlarını sonuna kadar muhafaza edebilen kimseler de daha çok sâliha bir anne tarafından yetiştirilen kimselerdir. Bu sebeple mâneviyâtı yüksek sâliha anneler var oldukça, dünya daha huzurlu olur. Çünkü toplumlar, âyet-i kerîmede buyrulduğu üzere, takvâ sahibi nesiller ile müzeyyen hâle geldiğinde gerçek saâdete kavuşur. (Bkz. el-Furkān, 74)

Diğer bir ifadeyle çocuk, hakka ve hayra yönelmenin îcaplarını ilk olarak aile müessesesinde öğrenir. Sonra buna toplumdaki diğer tesirler eklenir. Lâkin aileden aldığı tesir, temeldir. Bu yüzden anne-babanın, evlâdını güzel bir şekilde yetiştirmesi, yani hayır-hasenât ile donatması, kendileri için bir âhiret mes’ûliyetidir.

Bu, aynı zamanda evlâdın ana-babası üzerindeki en mühim hakkıdır. Bu bakımdan ebeveynin, çocuklarının terbiyesi hususunda büyük bir titizlik, îtinâ ve hassasiyet göstermeleri îcâb eder.

Çocuk yetiştirme konusunda anne ve babanın bilhassa dikkat etmesi gereken başlıca hususlar şunlardır:

a) Çocuğa rûhâniyet telkin edecek güzel bir isim konulmalıdır. Zira isim müsemmâyı çeker.

b) Feyizli bir ortamda inkişâf etmeleri için, yedirilen lokmaların helâlliğine dikkat edilmelidir.

c) Çocuklarda taklit meyli hâkim olduğu için onlara örnek olacak bir davranış güzelliği sergilenmelidir. Zira örnek olmak kadar tesir edici bir şey yoktur. Hak dostlarının irşâdı da, bu hakikat dolayısıyla sözden ziyâde hâl ile örnek olmak sûretiyledir.

Ayrıca yapılan iyilik ve kötülüklerin her biri, bir benzerini meydana getirir. Meselâ anne-babalarının devamlı münâkaşa ve kavga ettiği ortamlarda büyüyen çocuklar huysuzlaşıp hırçınlaşırlar.

d) Çocukların davranışları dâimâ kontrol edilip göz önünde yapamadıkları kabahatleri gizli ve tenha yerlerde işlemelerine meydan verilmemelidir. Zira bu durumda karakterleri zaafa uğrar, iki yüzlü olurlar. Bu hâlin ilk tezahürleri de yalan ve riyâdır.

Cenâb-ı Hak, Kurân-ı Kerîm’de şöyle buyurmaktadır:

“…(Ey Mûsâ! Sevilmen) ve Ben’im nezaretimde yetiştirilmen için sana kendimden bir muhabbet verdim.” (Tâhâ, 39)

Âyetten açıkça anlaşıldığı üzere yavrularımızı muhabbet ve merhametle terbiye ederek maddî ve mânevî tehlikelerden muhafaza etmemiz gerekmektedir. Bunu da baskı ve zor kullanarak değil, sevginin sıcaklığı ile yapmalı, onlar için bir sevgi ortamı tesis etmeliyiz. Dolayısıyla evlâtlarımızı hiçbir zaman ihmâl etmeden dâimâ tatlı bir ilgi, kontrol ve muhafazamız altında yetiştirmeli, gözümüzü üzerlerinden ayırmamalıyız.

Unutmamalıyız ki, maddî meslek sahiplerinin hüneri, bilgi ve zihnî kâbiliyetleri ölçüsünde bir netice verir. Kalbe tesir eden bir eğitim ise, eğitimcinin zihnî bilgisine ilâveten gönlünün de zenginliği nisbetinde gerçekleşir.

e) Çocukların güzel işleri takdir edilip mükâfatlandırılmalı, hatâları ise görmezden gelinmemelidir. Çünkü müsbet davranışlar mükâfat ile pekiştirilerek çocuğun şahsiyetinde kalıcı bir yer edinir. Buna mukabil, vaktinde îkaz edilmeyen kusurlar da tekrarlana tekrarlana şahsiyetin bir parçası hâline gelir. Bu yüzden bilhassa kız çocuklarının küçük yaşlardaki kıyafet yanlışlıkları müsamaha ile karşılanmamalıdır. Zira insanın alıştığı şeyler, zamanla geri dönülemeyen tiryakilikler hâline gelebilir.

f) Sık sık ceza vererek çocuk arsız hâle getirilmemelidir.

g) Emir, yasak ve kâideler, çocukların kavrayabileceği bir şekilde, gerekçeleri de îzâh edilerek ikna edici bir şekilde telkin edilmelidir.

h) Âdâb-ı muâşeret ve ahlâk kâideleri öğretilmeli, bilhassa varlıklı aileler, çocuklarının, akranlarına kaba ve kibirli davranmalarına mânî olmalıdırlar. Zira bunlar zamanla huy hâline gelir. Onlara, tevâzu telkin edilmeli, anlayacakları bir dil ile Kasas Sûresi’ndeki “Karun” kıssası[1], Kehf Sûresi’ndeki “iki bahçesi olan kimse”nin kıssası[2] vb. anlatılmalıdır.

ı) Çocukların meşrû sınırlar dâhilinde çocukluklarını yaşamalarına imkân tanınmalıdır. Fakat ne fazla serbest bırakılmalı, ne de haddinden fazla baskı yapılmalıdır.

Hazret-i Ömer t’ın buyurduğu gibi;

“Şiddet göstermeksizin kuvvetli, zayıflık belirtmeksizin yumuşak ol”unmalıdır. Zira fazla serbestlik; nefsâniyeti azdırır, tembelliğe sebep olur. Fazla baskı da çocuğun ezik ve silik bir karakter sahibi olmasına sebebiyet verir. Bu yüzden ölçülü bir üslûp ile vakitlerini fazîletli birer insan olmalarına vesîle olacak davranışlarla doldurmaya gayret edilmelidir.

i) Kendilerine Cenâb-ı Hakk’ın nîmetleri hatırlatılıp hamd ve şükre alıştırılmalıdır. Peygamber Efendimiz’in hayatından misâller verilerek, iç âlemlerinin Peygamber muhabbeti ile yoğrulmasına gayret edilmelidir.

j) Daha küçük yaşlarında iken ibadet ve hizmete alıştırılmalı, ibadet mes’ûliyeti ve hizmetin ehemmiyeti telkin edilmelidir.

Unutulmamalıdır ki; asil bir nesil yetiştirmek, insanlık muktezâsı olan ulvî bir duygudur. Evlâtların yetiştirilmesi hususunda çekilen mihnet ve meşakkatler, günahların affına vesîle olur.

Çocukların iyi terbiye edilmesi hususunda Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:

“Hiçbir baba, çocuğuna güzel ahlâktan daha hayırlı bir mîras bırakmamıştır.” (Tirmizî, Birr, 33/1952)

Bu bakımdan çocuklarımızı bir ibadet vecdiyle yetiştirmeliyiz. Onların terbiyeleri hususunda hiçbir gayret ve himmeti esirgememeliyiz.

Cenâb-ı Hak Kur’ân-ı Kerîm’de:

“Ailene namaz kılmayı emret, kendin de ona sabırla devam et!..” (Tâhâ, 132) buyurmaktadır. Âyet-i kerîme muktezâsınca, çocuklarımıza kulluk şuuru kazandırmalı ve onları ibadete alıştırmalıyız.

Yine çocuklarımızı havâîlikten, haşarılıktan, lüzumsuz gezintilerden, eve geç gelmelerden, kötü arkadaşlardan, velhâsıl mânevî dünyalarını zaafa uğratacak her türlü menfîlikten korumalıyız.

Yavrularımız arasında adâlete riâyet edip hasetleşmelerine meydan vermemeliyiz. Vakitleri geldiğinde -imkânlar müsâit olduğu takdirde- onları evlendirmeliyiz. Nitekim Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir defasında Hazret-i Ali’ye hitâben şöyle buyurmuştur:

“Yâ Ali, üç şeyi geciktirme! Vakti giren namazı, hazırlanan cenâzeyi ve dengini bulduğun bekâr hanımı.” (Tirmizî, Salât, 13/171)

Lâkin damat veya gelin alırken de mal, mülk, mevkî gibi fânî, dünyevî ve izâfî kıymetlerden ziyâde; îman, güzel ahlâk ve mânevî hayatı gözetmeliyiz. Zira îmânî ve ahlâkî duyguları itibariyle birleşmeyen eşlerin sonu, ya hazin ayrılıklar veya mezara kadar süren ıztıraplar olur.

Kadının aile ve cemiyetteki ehemmiyetine binâen, kız çocuklarına daha husûsî bir îtinâ gösterilmesini isteyen Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“Her kim iki kız çocuğunu bulûğ çağına gelinceye kadar büyütüp terbiye ederse, kıyamet günü o kimseyle ben, şöyle yan yana bulunacağız.” buyurmuş ve parmaklarını bitiştirmiştir. (Müslim, Birr, 149)

Diğer bir hadîs-i şerîflerinde ise şöyle buyurmuşlardır:

“Her kim kız çocuklarını yetiştirme hususunda bir sıkıntıya uğrar da onları (sırât-ı müstakîm üzere, yani hayırlı bir yolda) iyi yetiştirirse bu çocuklar onları Cehennem ateşinden koruyan bir siper olur.” (Müslim, Birr, 147)

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, kızı Fâtıma c’nın evinde kaldığı bir gün, Hazret-i Hasan ve Hazret-i Hüseyin, kendisinden su istemişti. Allah Rasûlü önce Hazret-i Hasan’a su verdi. Hazret-i Fâtıma, Peygamber Efendimiz’in Hazret-i Hasan’ı daha çok sevdiği kanaatine vardı.

Efendimiz ise:

“–Hayır, ilk önce Hasan su istedi.” buyurdu. (Bkz. Ahmed, l, 101) Sonra da şunu ilâve etti:

“–İkram ve ihsanlarınızda çocuklarınıza eşit muâmelede bulunun. Eğer ben birini üstün tutacak olsaydım, kızları üstün tutardım.” (Heysemî, IV, 153; İbn-i Hacer, el-Metâlibü’l-Âliye, IV, 69)

Güçlü toplumlar, güçlü ailelerden meydana gelir. Güçlü aileler de daha ziyâde mânevî eğitim görmüş; yani nefs engelini aşmış, fazîletli annelerin eseridir. Bunun en güzel numûneleri, hanım sahâbîlerdir. Onlar yavrularının gönüllerini, Rasûlullah Efendimiz’in muhabbetiyle yoğurmuşlardır. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i görmekte geciken veya O’nunla uzun zaman görüşmeyen evlâtlarını îkaz etmişlerdir. Nitekim Huzeyfe t, bir hâtırasını şöyle anlatmıştır:

Annem bana sordu:

“–Peygamber Efendimiz’le en son ne zaman görüştün?”

Ben de:

“–Birkaç günden beri O’nunla görüşemedim.” dedim. Bana çok kızdı ve fena bir şekilde azarladı. Ben de:

“–Dur, kızma anneciğim! Hemen Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in yanına gideyim, O’nunla beraber akşam namazını kılayım, sonra da hem benim hem de senin için istiğfar etmesini O’ndan talep edeyim.” dedim… (Tirmizî, Menâkıb, 30/3781; Ahmed, V, 391-392)

İşte evlâtlarını böyle terbiye eden o anneler; hakkı, hayrı ve hidâyeti bütün cihâna yayan örnek bir nesli yetiştirmiş olmanın gönül huzuruyla Rab’lerine kavuştular. Bugün de sahâbî aşk ve heyecanıyla evlâdına Allah ve Rasûl’ünü tanıtıp sevdirerek o mübârek neslin izinden yürümek, her mü’min anne-babanın vazifesidir. Ve böyle anne-babalar, cidden engin bir muhabbete, derin bir saygıya ve ömürlük bir teşekküre lâyıktır.

Rabbimiz de bu anne-babalar için şöyle buyurmaktadır:

“Ey âyetlerimize inanan (onları yaşayan, yaşatan) ve Müslüman olan kullarım! Bugün size korku yoktur. Sizler üzülmeyeceksiniz de. Siz ve eşleriniz, sevinç ve mutluluk içinde Cennet’e giriniz!” (ez-Zuhruf, 68-70)

 Dipnotlar [1] Bkz. el-Kasas, 76-83.  [2] Bkz. el-Kehf, 32-44.

Kaynak:

İslam ve İhsan

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.