Burkina Faso’dan Hizmet ve Sabır Dersi: Nîmet Hanım’ın Müslümanlık Nîmeti

Halime Demireşik’in Tuğba Şeker ile yaptığı röportajda, zorluklar ve yokluk içinde yaşayan Nîmet Hanım’ın, yaşama zevkinden vazgeçip başkalarına umut olma hikâyesi ve Burkina Faso’da evini mültecîlere açarak küçük bir Kur’ân kursu ile binlerce insana hizmet etmesi anlatılıyor.

Burası, adını bilmeseler de tasavvufu bir hayat düsturu hâline getirmiş; kendinde ne varsa olmayanlarla paylaşan, dünyanın en zor coğrafyalarından biri olan, güzel yürekli insanlar ülkesi, Burkina Faso…

YOKLUKTA UMUT, SIKINTIDA SABIR: NÎMET HANIM’IN MÜSLÜMANLIK NÎMETİ

Benim yaşadığımda çok etkilendiğim ve röportajı okuyan okuyucularımıza, Türkiye’de gittikçe artan seküler hayatın konforunu sorgulatacak ve İslâm nîmetinin kadrini bilmeye götürecek birkaç hâtıra daha paylaşmak isterim, izniniz olursa…

Tabi, çok memnun oluruz.

Yaşama zevkinden vazgeçip yaşatma zevkine varan Burkinalı Nîmet Hanım’dan bahsetmek istiyorum önce…

Burkina Faso her ânı, her mevsimi ile zor bir coğrafya. Ülke halkı iklimin, ülke şartlarının, coğrafyanın (ülkenin bulunduğu konumun), hastalıkların, açlığın ve susuzluğun zorlukları ile uğraşırken bir de ülkede yaşanan siyasî boşluklar ve iktidarın sürekli el değiştirmesi; buna bağlı olarak gelişen terör hâdiseleri yüzünden başlarını kaldıramayacak duruma gelmişler. Terör sebebi ile yerinden, yurdundan edilmiş iki buçuk milyon Burkinalı, kuzey bölgesinden şehir merkezine doğru kaçarak hayata tutunmaya çalışıyorlar. O bölgede köyü olan, şehir merkezinde yaşayan tanıdığımız Burkinalıların çoğu, evinde mültecî akrabalarını ağırlıyor.

Şehbal Kültür Merkezimizin idarecisi Nîmet Hanım da köyünde terör yaşanan vakıf personellerimizden bir tanesi. Bu sebeple köyünden kaçıp şehir merkezine gelen yüzlerce köylüsünü evinde ağırlıyor. Bu kadar kişi için tabiî ki evin içinde yer kalmamış. Bahçede yaptırdıkları üstü kapalı bir çardağın altında barınıyor bunca insan... Üstü teneke ile kapatılmış bir çardak altında hayata tutunmaya çalışan yüzlerce insan. Eşya yok, giysi yok, yiyecek yok. Gidecek yer yok. İnsan gözüyle görmese, inanmaz bu manzaraya…

Şehbal müdîremiz Nîmet Hanım, çok güzîde bir insan... Şehbal kursumuzu gayretleri ile binlerce insana ulaştırdığı gibi, evindeki mültecîlere de kol kanat germeyi bir vazife bilmiş. O, âdeta Osman Hocamızın, “yaşama zevkinden vazgeçip yaşatma zevkine varmak” sözünün idrâkine ermiş, bunu hayatına şiâr edinmiş.

Bu idrâkte olmasaydı; onlarca değil, yüzlerce akrabasını evine alıp onların maddî-mânevî ihtiyaçlarını gidermek için çabalamazdı. Nîmet Hanım, onlara sadece başlarını sokacakları bir yer vermekle kalmamış, aynı zamanda yaşadıkları bu zorlu imtihanların üstesinden gelerek ruhlarının yaralarını sarıp mânevî olarak da gıdalanabilsinler diye, evinin bahçesinde küçük bir Şehbal Kur’ân Kursu açmış. O akraba evi, onlar için birer “Dârü’l-Erkam” olmuş âdeta. Onlara, başta Kur’ân-ı Kerîm ve dînî ilimler olmak üzere sabun îmâlâtı, kına yakma, dikiş gibi kurslar da açarak kendilerini geçindirebilecek parayı kazanmaları için bir imkân oluşturmaya çalışıyor. Haftanın altı günü açık olan vakfımıza bağlı Şehbal Kursumuzda binlerce talebe yetişmesine vesîle olmaya çalışırken, bir taraftan da evinde yüzlerce mültecî ile maddî-mânevî ilgileniyor.

“-Kimi zaman evde yatacak, dinlenecek yer bile bulamıyorum!” diyor haklı olarak… Yine, “Bazı aylarda aldığım maaşı hiç görmüyorum bile!.. Hemen evimdeki misafirlerin ihtiyaçlarına harcamak durumunda kalıyorum.” sözlerine de şâhit olduk.

Bütün bunlara rağmen misafirlerine bir gün, iki gün değil; benim gözümle şahit olduğum tam dört yıldır bakıyor, onların her şeyi ile ilgileniyor, hiç şikâyet etmeden…

“-Rabbim, onları bana emânet etti. «Senin imkânın var!» dedi.” diyor.

Görseniz evini de… İki odalı, mutfağı olmayan bir yer ev. Ama geniş yüreği ile o bahçeye yüzlerce mültecî sığdırıp, onlara maddî-mânevî rehberlik yapıyor.

Ülkede yaşanan mültecî krizini sürekli Burkinalı tanıdıklarımızdan duyuyor, zaman zaman mültecî kamplarını ziyaret ediyorduk. Özellikle de Nîmet Hanımın evinde mültecîler için yaptığı Kur’ân kursu faaliyetlerinden haberdar oluyordum.

Ancak dünya medyasında, yaşanan bu dramdan hiç bahsedilmemesi, dünyanın bu trajediden haberinin olmaması, içimi acıtıyordu. Bu sebeple sürekli duyup, zaman zaman da yardım götürmek için ziyaret ettiğim müdîremizin evine gidip bazı mültecî hanımlarla, yaşadıkları zorluklara dair röportaj yapma fikri doğdu içime...

Bunu vakfımızın yetkililerine duyurmak ve bu hususta yapılan çalışmalara daha fazla ağırlık verilmesine vesîle olmak maksadıyla yapacaktım. Gidip ziyaret ettiğimde ilk olarak karşıma, üç yaşlarında, sadece üstünde bir tişört olan çocuğu ile bir hanım oturdu. Ardından, yaşadıkları hadiseleri, buraya nasıl geldiklerini anlatmasını istedim, kamerayı açıp... Donuk gözlerle anlatmaya başladı:

Bir gün köyü bir terörist grubun bastığını, önce evin hemen yanlarında bulunan ekin ektikleri bahçeleri ateşe verdiklerini, teröristleri gördükleri gibi eve koşup kaçmak için yanlarına eşya almak üzere girdiklerinde arkalarından bir teröristin gelip eve girdiğini, balta ile onun ve dört çocuğunun yanında eşinin kafasını kestiğini, büyük oğlu teröristle mücadele ederken, evlerinden kaçabilen diğer köylülerle birlikte üç çocuğu ile çıkıp kaçtığını anlattı.

Yanlarında ne yiyecek ne de su olduğu hâlde, günlerce yol yürüdüklerini, bu yolculuk yani şehir merkezine kaçış sırasında, diğer iki çocuğunu kaybettiğini ve elinde sadece en küçük çocuğunun kaldığını, yolda kaybettiği çocuklarına, evde bıraktığı oğluna ne olduğunu bilmediğini söyledi.

O anlattıkça hıçkırıklar boğazıma diziliyordu ve en sonunda dayanamayıp ağlamaya başladım. Onların karşısında kendimi tutamayınca kaydı da kestik. Sonra devam etmek üzere o gün yanlarından ayrıldım. Ama günlerce o hanımın anlattığı sahneler gözümün önünde canlandı durdu. Onun donuk bakışlarının sebebini düşündüm durdum. Belki de çok ağlamıştı, artık hâli kalmamıştı. Ya da artık o acıyı hissetmemek için duyarsızlaşmıştı, kendi bile bilmeden...

Hayatımda yaşadığım en zor günlerden biriydi. Bu coğrafyada ne acılar yaşanıyordu, dünyanın haberi olmadan… Nereye baksak trajedi, nereye dönsek bir dram ile burun buruna geliyorduk. Bu acılar ile yaşamaya gayret eden insanların karşısına, çok şükür ki, kendi şartları da onlardan çok üstün olmadığı hâlde, yaşadığı şartları bahane ederek bu dramlara bîgâne kalmayı kabul etmeyen, kendini onlardan mes’ûl hisseden Nîmet Hanım gibi, yüce gönüllü, hizmet ehli insanlar çıkarıyor Cenâb-ı Hak...

Nîmet Hanım, çocukken Franco-Arap denilen, “medrese” olarak bilinen yerlerde eğitim görmüş. Evlenince beyi ile eğitim almak üzere Suriye’ye gitmiş. Dînî ilimler alanında kendini geliştirdiğini, ancak içindeki boşluğun bir türlü dolmadığını, seneler sonra İstanbul’a gidip Osman Hocamızın sohbetlerini dinledikten sonra dünyadaki diğer müslümanlardan mes’ûl olduğunu hissettiğini söylüyor.

“-O kadar ilim öğrendim, ancak kimse bana bu şuuru vermemişti. Osman Hocamızdan sonra hayata bakışımı ve mes’ûliyetlerimi sorguladım. Ümmete ve ülkeme durmadan hizmet etmem gerektiğini fark ettim!” diyor.

Rabbim bizlere de böyle bir hizmet aşkı ve heyecanı lûtfetsin…

Burkina Faso’da, yaşanan mültecî krizi sebebiyle şehir merkezinin içinde bazı bölgelerde, merkeze yakın bazı şehirlerde mültecî kampları mevcut. İnsanın hayatında görebileceği en ağır manzaralara şâhit oluyorsunuz her ziyaret ettiğinizde... Vakfımız da çok şükür bu drama kayıtsız kalmayıp sıklıkla, özellikle gelen misafirlerimiz ile oralara insânî yardım götürüyor.

Yine böyle bir mültecî kampı ziyaretinde, evini ve eşyasını bırakıp koşarak çıktığı köyden şehre ulaşmış insanlara giyecek ve yardım kitleri dağıtmak için yola koyulmuştuk.

“-Geldik.” dediğimiz yerde, yüzlerce insan vardı. Ancak yakınlarında bulunan birkaç sazlık ve de naylon çadır hâricinde hiçbir şey gözükmüyordu. Sıraya dizilmiş insanlara yardımları dağıttıktan sonra, orada bulunan hanımlardan biri, ısrarla bize kaldıkları yeri göstermek istedi.

Dışarısında; altında ateş yakılan, üstüne tencere konmuş bir bahçe ocağı, birkaç kap kacak olan naylon bir çadırın içine götürdü bizi... Çadırın bir tarafından diğer tarafına bağlanmış bir ip üzerine asılmış birkaç kıyafet hâricinde hiçbir şey yoktu.

Gördüğümüz manzara karşısında ne diyeceğimizi bilemedik. Burada bu kadar insan nasıl yaşıyordu; ne yiyip ne içiyorlardı. Bizim bile o dağıtım yaptığımız birkaç saat içinde 50 dereceyi bulan sıcaklıktan dilimiz damağımıza yapışmıştı. Ya onlar ne yapıyorlardı?

Konuşamadığımızı anlayan, ama hâlini sormak istediğimizi fark eden yanımızdaki Burkinalı Hanım arkadaşımız, o hanıma kendi sordu. O da yaşadıkları dramı anlatmaya çalıştı, yorgun ve üzgün gözlerle… Sonra hayatımızı nasıl bir şükürsüzlük, şımarıklık içinde geçirdiğimizi daha iyi anlamamızı sağlayan şu cümleleri ekledi.

“-Kimsenin belli bir çadırı bile yok burada… Bu birkaç çadırda çocuklar ve hanımlar kalıyor. Çoğunluk dışarıda şu gördüğünüz bomboş düzlükte yatıyor. Hayatımız çok zor. Çoğumuzun eşleri ve çocukları, teröristler tarafından öldürüldü. Köyümüz yakılıp yıkıldı. Artık kimsemiz yok! Dünyada yapayalnızız. Ama ben biliyorum ki, bize bu sıkıntıları veren Rabbim bizleri imtihan ediyor. Biz dünyada rahatlık göremedik, ama inşâallah âhirette en güzelini bize verecek. Bu dünyada rahat yaşayanlar da orada rahat yaşayamayacak! Ben o günü bekliyorum. Allâh’a bize bu imtihana dayanmamız hususunda sabır vermesi için duâ ediyorum.” dedi.

Biz ne diyeceğimizi bilemeden, nemli gözlerle bir müddet sessiz kaldık. Gerçekten buna îman etmiş ve tesellî olmuş bir yüreğe bizim söyleyeceğimiz bütün cümleler çok hafif kalacaktı. Tek düşündüğümüz; “Biz, onlarla nasıl aynı Cennet’e girecektik!..”

Yanlarından ayrılırken, elimi tutup:

“-Sizin geleceğinizi biliyordum.” dedi. “Çok duâ ettim, «Sabredemediğimiz yerde sen bize yetiş Allâh’ım!» dedim. Siz bizi hiç yalnız bırakmayın olur mu?” dedi.

Diyecek sözün kalmadığı bir andı. Söyleyecek hiçbir şeyim yoktu. Onlar bize derin bir sabır dersi veriyorlardı. Yakınları ölmüş, yanlarında bir tek eşyalarını alamadan evlerini bırakıp yola düşmüşler; haftalarca, belki aylarca süren yollardan sonra gelip Burkina’nın çöl gibi bir arazisinde susuzluk, açlık ve yoklukla imtihan ediliyorlardı. Ama sabrı bize onlar öğretiyordu.

En ufak düzenimiz bozulunca, istediğimiz dünyalık bir şey olmayınca üzülen bizlere, o metânetleri ile ders veriyorlardı. Gören gözler için Burkina’nın, Afrika’nın her yeri ayrı bir dershane…

Ve içimizde, o manzaralardan sonra tekrar umut çiçeklerini açtıran, oradaki birkaç çadırdan biri olan bir çadıra doğru yol aldık. Sazlıkla etrafı ve üstü kapatılmıştı. İçeride hiçbir şey yoktu. Her yaştan çocuklar oturmuştu yere...

İçlerinden yirmili yaşlarda bir gencin aklına mültecî çocuklara okul yapmak gelmişti. Maddî, mânevî ve psikolojik olarak zor durumda olan bu çocuklara ve gençlere o yoklukta bir şeyler öğretmeyi düşünmüştü, düşündürmüştü Rabbim… Kendinden geçmiş, kendi sıkıntılarını aşmak için yol bulmuştu kendine… Hem Kur’ân eğitimi, hem de diğer dersleri vermeye niyet etmiş ve oradaki halk ile bir alanın etrafını çevirip üstünü kapatmıştı. Ne masa, ne sıra, ne okul malzemesi vardı ortada. Ama onlarca mültecî çocuğun koşarak geldiği bir okul vardı orada…

Çocuklarla konuşup yanımızda getirdiğimiz hediyeleri teslim ederek nemli gözlerle çıkmıştık çadırdan… Dünya, kendi nefsini bırakıp, çevresindeki diğer insanlardan kendini mes’ûl hisseden bu kalpler yüzü suyu hürmetine dönüyordu. Bu kadar yokluk ve çaresizlik içinde oradaki çocuklara umut olmak…

Burası, adını bilmeseler de tasavvufu bir hayat düsturu hâline getirmiş; kendinde ne varsa olmayanlarla paylaşan, dünyanın en zor coğrafyalarından biri olan, güzel yürekli insanlar ülkesi, Burkina Faso…

Hepimize pek çok ibretler düşen bu röportaj için bize çok kıymetli zamanınızı ayırdınız. Size ve gönül dünyamızı bu mahrumiyet bölgelerine ulaştıran bütün kardeşlerimize, sizin şahsınızda çok teşekkür ederiz.

Bu hizmetleri tanıtmaya vesîle olduğunuz için asıl biz teşekkür ederiz hocam. Hizmet yolculuğumuzun, nasıl bir nîmet olduğunu sizinle paylaşırken bir kere daha yakînen idrâk ettim. İnsan günlük telâşe içinde bazen neler yaşadığını, nereden nereye geldiğini unutuveriyor. Rabbim bu nîmeti elimizden almasın. Bizi hizmetten mahrum etmesin. Âmîn.

Kaynak: Halime Demireşik, Altınoluk Dergisi, Sayı: 474

İslam ve İhsan

MÜSLÜMAN OLMAK NEYİ GEREKTİRİR?

Müslüman Olmak Neyi Gerektirir?

GERÇEK DİNDARLIĞIN ÖLÇÜSÜ: EMANET VE SÖZÜNDE DURMAK

Gerçek Dindarlığın Ölçüsü: Emanet ve Sözünde Durmak

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.