Hâris b. Hişam ve Süheyl b. Amr’ın (r.a.) Hz. Ömer’in Meclisindeki İbretlik Hikâyesi

Hâris bin Hişam ile Süheyl bin Amr’ın (r.a.), Hazret-i Ömer’in (r.a.) meclisinde yaşadığı ibretlik hâdiseyi ve hatalarını telâfi etme gayretini okuyun.

Bir gün Hâris bin Hişam ile Süheyl bin Amr -radiyallâhu anhumâ- Halîfe Hazret-i Ömer'in yanında gittiler. Onu aralarına alarak oturdular.

SÜHEYL BİN AMR VE HÂRİS BİN HİŞAM’DAN (R.A.) NEFİS MUHASEBESİ DERSİ

Bir dönem sonra halîfenin yanında ilk Muhâcirler dönmeye başladı. Her bir Muhâcir geldikçe Hazret-i Ömer -radiyallâhu anh-:

“‒Şöyle biraz açıl ey Süheyl! Biraz ileri git de yer ver ey Hâris!” onları kenara alıyordu.

Daha sonra Ensâr olmaya başladı. Hazret-i Ömer yine Süheyl ile Hâris'e yeni gelen Ensâr'a yer vermelerini söyledi. Öyle ki onların fiyatları en sonuna kadar ulaştılar. (Hazret-i Ömer -radiyallâhu anh- meclisine gelen kişiler, İslâm'a girmedeki önceliğine ve fazîlet derecesine göre yakınına oturtuluyordu.)

Hazret-i Ömer'in yanından çıktıklarında Hâris, arkadaşı Süheyl'e:

“–Ömer'in bize yaptığını gördün mü?” dedi. Süheyl de:

"–Onu kınamaya hakkımız yok, asıl biz kendimize ayıplayalım. Bu durum başlığımıza kendimiz getirildik. O insanlar İslâm'a çağrıldıkları zaman hemen koştular, hiç beklemeden kabul ettiler; biz ise çağrıldığımızda yavaş davrandık, geri kaldık." dedi.

İnsanlar Hazret-i Ömer'in yanından dağılınca, Hâris ile Süheyl -radiyallâhu anhumâ- tekrar onun yanında varıp:

“–Ey Mü'minlerin Emîri, bugünlerde gördük. Ancak şunu da gösterdi ki bu durumu başlangıcımıza gelen yine biziz. Acaba bu hatâmızın telâfisi mümkün müdür?” dediler.

Hazret-i Ömer -radiyallâhu anh-:

“–Bunun telâfisi ancak şu şekilde olabilir.” dedi ve Rum tarafındaki cephelere işaretler yaptı.

Bunun üzerine onlar da cihâd için ayrılmak Şam'a gittiler ve bir daha da dönmediler. [1]

Hisse:

Güzîde sahabîler, karşılaştıkları muâmeleleri nefislerinin zâviyesinden değil, îman ve irfan görüşmelerin olgunluğuna ermiş, yüksek şahsiyetlerdi. Bunun için dâimâ “muâhezeyi nefsine, müsâmahayı gayriye” yönlendirmeyi, yani suç ve hatâları nefislerinden bilip kendilerinden başkasını hoş görmeyen îtiyad hâline getirmişlerdi.

Hakikî bir îmânın kazandırdığı ruh asâletini sergileyen Süheyl ve Hâris -radıyallâhu anhumâ- da gördükleri bu muâmeleyi -nice ham insanın yapacağı şekilde-izzet-i nefs ve gurur gösterisi yapmak yerine,mekte olan nefislerinin ıslahına vesîle kılmışlardı. Böylece başkalarını suçlama kolaycılığına kaçmak yerine, kendi hatâlarını kabul ederek onların telâfisine yönelme irâdesini sergilemişlerdi.

Hasan-ı Basrî -rahmetullâhi aleyh-:

“Kendini kınayan nefse yemin ederim.” (el-Kıyâme, 2) âyeti hakkında şöyle der:

“Mü'mini, ancak nefsini kınarken görürsün… O sürekli nefsini sorgular.

Fâcir (günahkâr) ise, sağa sola bakmadan (endişesiz bir şekilde) yürür gider; nefsini aslâ kınamaz.” (Ahmed, ez-Zühd, s. 228)

Dolayısıyla, hoşlanmadığı bir durumla karşılaştığında önceki kendi kusurlarını gözden geçirip hatâlarını telâfi derdine düşmek, mütevâzı ve sâlih müʼminlerin tavrıdır.

Buna mukâbil kendine hiç toz konduramayıp hatâ ve kusuru dâimâ başkalarında saklamak ise gurur ve kibir alâmetidir, şeytânî bir tavırdır.

Nitekim Şeytan -aleyhillâne-, Cenâb-ı Hakkʼın emrine îtiraz edip Oʼna karşı ilk isyânı oyununda, günahını îtiraf edip af dileyeceği yerde; gurur, kibir ve enâniyetinin esiri olup olmadığı konusunda ısrar etti, günahından pişmanlık duymadı. Böylece Cenâb-ı Hakk'ın gazabına ve lânetine dûçâr oldu.

Hazret-i Âdem -aleyhisselâm- ile Hazret-i Havvâ Vâlidemiz ise, Allâh'ın yasakladığı ağacın meyvesinden tadarak, ilahî emre itaatsizlik ettiklerinde, hemen nefislerini kınayıp gerçekte samimiyetle îtiraf yaptılar:

“Dediler ki: «Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan, mutlakâ ziyan olanlardan olabiliriz.» (el-Aʻrâf, 23)

Yanlıştan dönme fazîletini sergileyip, pişmanlık ve mahcûbiyet içinde, Cenâb-ı Hakk'ın rahmetine ve mağfiretine sığındılar. Tevbe ve istiğfarları Cenâb-ı Hak tarafından kabul olununca da ilahî lûtfa nâil oldular.

Bu doğrultuda tasavvufî terbiyenin en büyük gâyesi de, Rabbine karşı nefse haddini bildirmektir.

Dipnot:

[1] Ali el-Müttakî, Kenzü'l-Ummâl, 14/67, no: 37953; Hâkim, el-Müstedrek, 3/318, no: 5227.

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Kıssaların Diliyle Müminlerin Gönül Ufku, Erkam Yayınları

İslam ve İhsan

MUHACİR VE ENSARIN FAZİLETLERİ

Muhacir ve Ensarın Faziletleri

ENSAR VE MUHÂCİR ARASINDAKİ KARDEŞLİK NASIL BİR FAZÎLET TABLOSUYDU?

Ensar ve Muhâcir Arasındaki Kardeşlik Nasıl Bir Fazîlet Tablosuydu?

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.