Modern Zamanlarda Yalnızlık ve Sahte Dostluklar

Modern hayatın kalabalıkları içinde yaşanan yalnızlık, sahte dostluklar ve sahici ilişkilerin önemi ele alınıyor.

Bir kafenin eşiğinden içeriye adım atıldığında, insanı önce bir kalabalık karşılar. Adım başı bir masa, her masada insanlar… Dışarıdan bakıldığında burası bir şenlik yeri, âdeta bir arı kovanı zannedilir. Lâkin bir an durup da basîret gözüyle baktığınızda, gürültülü hengâmenin, bu yalancı devingenliğin ardındaki kaskatı, dipsiz ve ürpertici sükûtu, ruhun o hazîn gurbetini fark edersiniz.

MODERN İNSAN VE “BİRLİKTE YALNIZLIK” HÂLİ

İşte modern zamanların hüzünlü tecellîsi olan “birlikte yalnızlık”, tam da bu masaların üzerinde boy verir. Yan yanadır bu insanlar, omuz omuzadırlar; lâkin her biri kendi iç dünyasının karanlığına çekilmiş, kalbî râbıtalarından kopmuş birer gurbetzede gibi sessizdir. Bir yanda kulaklarında kablolar, önlerinde parıl parıl yanan büyülü ve soğuk camlara gömülmüş olanlar... Diğer yanda ise bu buz gibi sessizliğin hemen yanı başında hararetle konuşanlar: Ellerinde kahve fincanları, sırtlarında asrın modasına uygun fiyakalı urbaları... Bu masalara kulak kabarttığınızda duyduklarınıza şaşar kalırsınız:

Kimi, bir başkasının hâlini dile dolayıp gıybetin karanlık dehlizlerinde ruhunu lekeliyor; kimi, ne başı ne sonu belli olan, ruhu hiçbir ulvî limana ulaştırmayacak beyhûde lakırdılarla ömür sermayesini zayi ediyor; kimi de hayatındaki sözde muvaffakiyet ve iyilikleri birer gösteriş vesilesi yaparak, muhatabının gıpta dolu bakışlarında kendi nefsini emzirip tatmin etme derdine düşüyor.

Biri koca iktisat nizâmlarını yerle yeksan ediyor. Bir başkası ise insanlığın ahlâkını, toplumsal yapıyı kökten değiştirmenin sihirli formülünü fısıldıyor. Bir masadan kalkıp ötekine geçseniz, orada da hükûmetler devrilip yenileri kuruluyor. Dışarıdan bakıldığında manzara tam olarak şudur: Herkes her şeyi biliyor! Herkes en doğru analizi yapıyor, herkes dünyayı kurtaracak o tılsımlı güce sahipmiş gibi böbürleniyor.

KAFELERDE SAHTE BİLGELİK VE MODERN YALNIZLIK

Eskilerin meşhur kahvehâneleri, ağırlıkların kapı eşiğinde bırakıldığı, yabancıların birbiriyle sohbet ettiği sıcak bir cemiyet meydanıydı. Oraya giren, kendi dar sınırlarından çıkıp bir başkasının dünyasında neşvünemâ bulur, ruhunu zenginleştirirdi. Oysa modern dönemin insanı, sığındığı kafelerde bir başkasının sesini duymak yerine sadece kendi nefsinin akislerini aramaktadır.

İnsanın kendi borçları veya içsel yalnızlığı yerine Ortadoğu’nun kaderini ya da küresel enflasyonu tartışması, esasen acziyetini gizlediği bir "sahte bilgelik" sığınağıdır. Kişisel hayatındaki bu yetersizliği tolore edemeyen zihin, kontrol edebileceğini sandığı devasa meselelere kaçar. Büyük meseleler üzerine konuşmak güvenlidir; çünkü kimseye ruhunuzun kapılarını gerçekten açmanız, kırılganlıklarınızı göstermeniz gerekmez.

MODERN MECLİSLERDE KAYBOLAN EDEP VE MAHREMİYET

Nefislerin bu sahte sahnesinde, "Biz burada İslâmî mevzûları konuşuyoruz, ne var bunda?" diyerek vicdanlarını teselli etmeye yeltenenlerin fısıltıları da eksik olmaz. Lâkin sormak gerekmez mi; geçmişte meseleler böyle mi müzâkere edilirdi? Hakîkat, her köşesi kırpılmış, başı sonu meçhûl o soğuk ekran videolarının sığlığında, kısırlaştırıcı kavgaların kucağında mı aranırdı?

Şimdilerde pek modadır; bazısı duvarlarına hat levhaları asar, köşesine eski kitaplar yığar; adına "kültür merkezi", "sufi meclisi" yahut "kitap kahvesi" der. Buralarda güya kitaplar okunur, filmler üzerine derin tahliller yapılır, tasavvufi sohbetlerin demine erilmek istenir. Heyhat! Gürültü pazarında hikmet satılır mı hiç? Arka planda durmaksızın çalan o mekanik müziklerin gürültüsü altında, masaların dip dibe, nefes nefese dizildiği bir hengâmede gönül hangi limana sığınsın? Yan masadaki yabancının kulak kesildiği, her fısıltınızın bir başkasının mahremine sızdığı böyle bir kargaşa ikliminde sahici bir dostluk yeşerebilir mi?

Nitekim bu zihnî sığlık ve vicdanî teselli, rûhî hayatımızda sadece fikir düzeyinde kalmamış; kontrolsüz toplumsal savrulmaya da bir kılıf teşkil etmiştir. Öyle ki modernleşmeyle birlikte kadın ve erkeğin kuralsızca bir arada bulunması (ihtilât), kitlelere "çağdaşlaşma ve özgürleşme" müjdesi gibi takdim edilir. Hele ki bu dijital ve modern sahnelerde birbirlerine "abla-kardeş" yâhut "dost ve ahbâb" gibi sun’î unvanlar bahşederek, sınırları hiçe sayan bu ihtilâtı bir özgürlük nişanesi olarak yaşamak; hikmetin bu rüsvaylığa razı olacağını sanmak ne büyük bir talihsizliktir.

Hakîkat; kalbî bir rikkat, edeb ve mahremiyet isteyen o nâzenin güzelliğiyle, bu cüretkâr ve vitrinleşmiş lakırdıların semtine hiç uğrar mı? Kendini kandırmanın bu modern kapısında, asıl kaybedilenin mukaddes edep ve iffet olduğu ne zaman idrâk edilecektir; bilinmez…

SAHİCİ DOSTLUKLARLA YALNIZLIĞA KARŞI ŞİFA BULMAK

Bugünün insanı, betondan kafelerde ve akan malûmat selinin girdabında, geçmiş asırların dervişlerinden çok daha sinsi bir buhranın pençesinde kıvranmaktadır. Oysa dost meclislerinde bir fincan kahvenin buğusunda hasbihâl eylemek, rûhî sıhhati muhafaza etmek adına elzem bir sığınaktır; lâkin asıl mesele, bu meşrû dinlenme ihtiyacını rûhu çürüten sahte bir tiyatro sahnesine dönüştürmemektir. Bundan dolayı maksadımız, kafeleri toptan inkâr edip insanı münzevîliğe zorlayan bir dâvet değildir; zira asıl sorun fizikî yapılarda değil, modern vitrinlerin ardında kaybettiğimiz o fıtrî ve ulvî râbıtalardadır.

Hakiki şifâ; riyakâr maskeleri korkusuzca masaya bırakıp, ruhun bütün çıplaklığıyla "Dostum, ben de korkuyorum, ben de acizim" diyerek bir gönle fısıldayabilmektedir. Kalabalıkların gürültüsü içinde kalbimizi açacağımız samimi bir dostumuz yoksa, asrın modası olan sahte hasbihallerin rûha lütfedeceği hiçbir hayır ve feyiz yoktur.

Bu sığınakları birer teşhir panayırı olmaktan kurtarmak için; öncelikle meşrû neşemizi soğuk ekranlara kurban etmeyen "göz göze" bir iletişim kurulmalı, modern roller kapıda bırakılarak kırılganlıkların paylaşıldığı maskesiz bir emniyet iklimi oluşturulmalı ve nihayetinde paylaşım vitrinden kurtarılarak yaşanan ânın mahremiyetine sadık kalınmalıdır.

Kalplerimizin birbirine değdiği sahici vahalar inşa etmek, neticede şu kritik karar düğümüne bağlıdır: Bir sonraki buluşmanızda masaya dijital bir vitrinin kusursuz mankeni olarak mı oturacaksınız, yoksa o ıslak paltoyu çıkarıp dostunuzun gözlerinin içine bakarak şifa mı bulacaksınız?

Kaynak: Mehmet Kırtorun, Altınoluk Dergisi, Sayı: 486

İslam ve İhsan

GERÇEK DOSTLUK İLE İLGİLİ HİKAYE

Gerçek Dostluk ile İlgili Hikaye

GERÇEK DOSTLUĞUN ALAMETLERİ

Gerçek Dostluğun Alametleri

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.