Aziz Mahmud Hüdayi Hazretleri’nin Muhibbi ve Müridleri
Sultanlardan halka, herkesin gönlünü fetheden büyük alim, Aziz Mahmud Hüdayi Hazretleri'nin muhibbi ve müridleri arasında kimler vardı? Onların hayatlarını ve manevi yolculuklarını bu yazıda keşfedin.
Hz. Hüdâyî’nin vaaz ve irşâd meclisleri pâdişâhtan gedâya her zümreden kimselerle dolup taşardı. Bu yüzden devrin pâdişâhlarından başlamak üzere geniş halk tabakaları ondan feyz almışlardır.
AZÎZ MAHMÛD HÜDÂYÎ HAZRETLERİ’NİN MUHİBBÎ VE MÜRİDLERİ
Târîhen Hz. Hüdâyî’nin sohbetlerine devâm edip ondan feyz aldığı bilinen “tarihî şahısları” şöylece sıralayabiliriz:
1 – Halil Paşa (1039/1629)
Halil Paşa, Maraş’ın Zeytin kasabası devşirmelerinden olup III. Murad’ın musâhibi, Beylerbeyi Vak’ası’nda katledilen Beylerbeyi Mehmed Paşa (997/1589)’nın kardeşidir. Enderun’dan yetişerek önce “Çakırcıbaşı”, bilâhare de 1016/1607’de Maryol Hüseyin Ağa yerine “yeniçeri ağası” oldu. 1018/1609’da Hafız Ahmed Paşa (1041/1632)’nın yerine Kuyucu Murad Paşa (1020/1611)’nın inhâsıyla Cezâyir Beylerbeyiliği rütbesiyle “kapdan-ı deryâ” ta’yîn edildi.
İlk kapdan-ı deryâlığı zamânında donanma ile Akdeniz’e açıldı. Floransalı ve Maltalı korsanlarla “karacehennem” denilen “Malta şövalyelerini” te’dîb ederek Kıbrıs Adası etrafında dolaştı ve Mısır yolunu açtı. Bunun üzerine de kendisine “ikrâmen” vezîrlik verildi.
Halil Paşa 1019/1610’da azledilinceye kadar deniz seferlerine çıkmış ve üç sene kadar süren kapdân-ı deryâlığında büyük küçük elliden fazla gemi zabtetmiştir. 1022/1613’de ikinci def’a kapdân-ı deryâlığa getirilince tekrar Malta Adası’na asker çıkararak etrafı vurdurmuş ve oradan Mağrib (Trablusgarb) tarafına geçmişti. Orada da eşkıyânın reisi durumunda bulunan Sefer Dayı’yı katlettikten ve ortalığı yatıştırdıktan sonra İstanbul’a dönmüştü.
Halil Paşa, 1026/1616’da Öküz Mehmed Paşa (1027/1618) yerine vezîr-i a’zam ve serdâr-ı ekrem oldu ve İran seferine me’mûr edildi. Fakat bu seferde matlûba muvâfık hizmet göremediğinden azledildi. Halil Paşa’nın bu ilk sadâreti iki yıl, iki ay, bir gün sürdü. Böylece Halil Paşa I. Ahmed’in son, I. Mustafa’nın ilk saltanatının tek ve II. Osman’ın da ilk sadrazamı olmuş oluyordu.
Sultân I. Ahmed’e dâmad olduğu bilinen Halil Paşa’nın Hz. Hüdâyî ile olan münâsebetinin ne zaman başladığını bilemiyoruz. Ancak İran seferinden sonra sadâretten azledilince şeyhi Hüdâyî Efendi’nin dergâhına çekilip bir müddet uzleti ihtiyâr ettiğini görüyoruz. Gerçi Halil Paşa, İran Seferi’nde iken pâdişâh olan II. Osman, babası I. Ahmed’in yerine kendisinin tahta çıkarılmayıp I. Mustafa’nın sultân ilân edilmesinden dolayı sadrazama biraz gücenik bulunuyordu. Ancak bu kırgınlık Azîz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri’nin tavassutuyla izâle edilmişti.
Sultân’la aralarındaki kırgınlığın izâlesinden sonra tekrar Halil Paşa 1029/1620’de üçüncü def’a kapdân-ı deryâ oldu. Halil Paşa daha önceki deniz zaferlerine benzer bir başarıyı bu üçüncü def’aki kapdân-ı deryâlığında kazandı. İstanbul’dan donanmâ-yı Hümâyûn ile İtalya Seferi’ne çıktı ve İspanya’nın Manfredonia limanını aldı. Halil Paşa bu zaferini bir mektupla şeyhi Azîz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri’ne bildirdi.
Halil Paşa Genç Osman’ın hac hazırlıkları esnâsında “Donanmâ-yı Hümâyûn”u Lübnan’a götürmekle vazifelendirilmişti.
Genç Osman Fâciasından sonra I. Mustafa’nın ikinci def’a tahta oturması sırasında Vâlide Sultân vâsıtasıyla birkaç def’a vezîr-i a’zâmlık teklif edildiyse de Halil Paşa kabûl etmedi. 1030/1620’de kapdân-ı deryâlıktan azledildi; fakat altı ay sonra da dördüncü def’a kaptan oldu. 1032/1623 yılında tekrar azledilerek Malkara’ya gönderildi.
Halil Paşa, 1036/1626 yılında tekrar vezîr-i a’zam ve İran üzerine serdâr olunca şeyhine vedalaşmak üzere ziyarete geldiğinde Hz. Hüdâyî ona:
“– A, beyim, bir defa dahî serdâr olmuş idin.” demiş ve başka bir şey söylememişti. Halil Paşa, şeyhinin bu sözünden müteessir olduğu gibi mecliste bulunanlar da bunu Halil Paşa’nın bu işte muvaffak olamayacağına istidlâl etmişlerdi.
Gerçekten de Halil Paşa, İran üzerine olan bu seferinde önce Erzurum’da isyân etmiş bulunan Abaza Mehmed Paşa’yı muhasara etmişse de muvaffak olamadı. Bilâhare azledilen (1037/1628) Halil Paşa mütekâiden şeyhinin dergâhında münzevî bir hayât yaşayarak 1039/1629’da öldü.
Halil Paşa orta derecede başarılı bir hükümet başkanı olmakla beraber dört def’a yaptığı kaptân-ı deryâlığında yararlı hizmetler görmüş ve yüz ağartmıştır. Anarşi devirlerinde ise şeyhinin âsitânesine sığınarak onun himâyesiyle tehlikeleri atlatmıştır. Halil Paşa’nın çok zengin vakfı için hazırladığı Vakfiyesi’nde Hz. Hüdâyî’den “Azîzim ve mürşîdim ve âhıretim Merhûm Seyyid Mahmûd Efendi Hazretleri” şeklindeki ifadelerle bahsetmesi de bunu te’yid etmektedir. Yine Vakfiye’deki “Aziz-i Mezbûr Hazretleri’nin türbe-i şerîfleri civârında kendileri için binâ buyurdukları türbe-i şerîfe’de...” “Azîz-i Mezbûr’un câmi-i şerîfleri civârında binâ-yı türbe-i şerîfe” şeklindeki ifadeler Halil Paşa’nın Hz. Hüdâyî’nin câmii ve türbesi yakınına Sultân Ahmed Câmiinin mimarı Mehmed Ağa’ya yaptırdığı zarif türbeye defnedildiğini göstermektedir.
Halil Paşa’nın türbesi yanında bir de “Kapıcı Tekkesi” nâmıyla meşhur bir tekkesi ve yanında türbe ve sebili vardı. Bunlardan başka Halil Paşa’nın Fatih’te bir camii ve pek çok hayır eseri vardı. Fatih’teki camii bugün mevcut değildir.
2 – Sarı Abdullah Efendi (1071/1661)
Sarı Abdullah Efendi’nin babası Mağrib şehzâdelerinden Mahmûd Bey’dir. İstanbul’a gelerek Halil Paşa’nın büyük kardeşi Beylerbeyi Mehmed Paşa’ya dâmad olmuştu. Bu izdivâcdan dünyâya gelen Abdullah Efendi, Halil Paşa’nın himayesinde büyüdü ve bu yüzden devrin ileri gelen âlim ve şeyhlerinden istifâde imkânına sâhip oldu. Yine Halil Paşa’nın delâletiyle Azîz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri’den feyz aldı.
Halil Paşa’nın ikinci sadâret ve serdârlığıında “tezkirecilik” vazîfesiyle İran Seferi’ne iştirâk etmiş; Reîsu’l-küttâb Mehmed Efendi (1036/1627)’nin Tokat civârında vefâtı üzerine de reîsu’l-küttâblığa terfî’ etmişti.
Seferi müteâkıp Halil Paşa azledilince o da dayısı ile beraber Hüdâyî Dergâhı’nda inzivâyı ihtiyâr eyledi. Halil Paşa’nın vefâtından on sene sonrasına kadar burada kaldı. 1047/1637’de rikâb-ı hümâyûn reisliği sıfatıyla Sultân IV. Murad ile Bağdad’ın fethine iştirâk etti.
1071/1661’de vefâtına kadar sırasıyla “reîsu’l-küttâblık” (1051/1641), Anadolu cizye muhâsebeciliği (1051/1642), piyâde mukâbeleciliği (1060/1650), mefsûh mukâtaacılığı (1065/1655) vazîfelerinde bulundu.
Topkapı’da medfûn olan bu zâtın on kadar eseri vardır.
Sarı Abdullah Efendi’nin nisbeti Hz. Hüdâyî’ye olmakla beraber melâmî ricâlinden İdris-i Muhtefî (1024/1615)’nin tarîkına mensûb olduğu da bilinmektedir. “Abdî” mahlâsıyla şiirler yazan Sarı Abdullah Efendi, Hz. Hüdâyî’nin bir şiirini de tahmîs etmiştir:
Sana senden yakîndir Hak sakın olma dilâ gâfil
Hemân senlikdürür ancak bu ortada olan hâil
Gözün aç anla manâyı bu zevkile olur hâsıl
Muhît-i bahr-i tevhîdi bilüb ummân-ı bî-sâhil
Vücûdun katresin mahv it eğer oldunsa ehl-i dil
*
Huşûnet etmesin nefsin riyâzat çektirip nerm it
Gider koma keder dilde müsâffâ kıl safâ bezm it
Şarâb-ı aşkı nûş idüb anınla cânını germ it
Mecâza bakma ey sâlik hakîkî matlaba azm it
Ki zîrâ zıll-i zâilde ikâmet eylemez âkıl
*
Abes ümniyyeler idüb mülevves levne boyanma
Uyup ğûl-i beyâbâna nedâmet âdına yanma
Enâniyyet ile kimse Hakk’a vâsıl olur sanma
Şeb-i firkatteki kesret hayâl-i zıldir aldanma
Serâbı ko sarâya bak sarây-ı sırra ol vâsıl
*
Su üzre nakşolan cismin hayâline sen aldanma
Binâsı bâd ile olan vücûd kasrına aldanma
Temevvüd eyleyen deryâyâ bak emvâca aldanma
Hemân sen Sâniin gör kim anın zînetine aldanma
Güneş tâbında çün şebnem bilirsün kim olur zâil
*
Nice bir Abdiyâ ğussa-i ğam dildâr ile furkat
Seyâhat kıl sülûk ile vücûdundan idüb uzlet
Gidince ikilik senden hemân yüz gösterir vahdet
Hüdâyî vahdete bak kim sana mâni değil kesret
Olur mu âftâba hiç vücûdu zerrenin hâil
Elbette, verdiğiniz metindeki eksik harfleri tamamlayarak düzenlenmiş hali aşağıdadır:
3 – Oğlanlar Şeyhi İbrahim Efendi (1066/1655)
Hz. Hüdâyî’den feyz alanlardan biri de Oğlanlar Şeyhi İbrahim Efendi’dir. Eğridereli olan bu zât Hakîkîzâde Osman Efendi (1038/1628)’nin halîfesi olmakla beraber İstanbul’a gelince Hz. Hüdâyî, Abdulmecid Sivasî ve Hüseyin Lâmekânî’den inâbe alarak istifâde etmiştir.
1066/1655’de vefât eden İbrahim Efendi genç yaşında şeyh olduğundan “Oğlan Şeyh” veya “Oğlanlar Şeyhi” diye meşhur olmuştur. Aksaray’da dergâhında medfûndur.
4 – Şeyh’ul-islâm Hocazâde M. Es’ad Efendi (1034/1625)
Es’ad Efendi, Tâcu’t-tevârîh sahibi Hoca Sa’deddin Efendi (1008/1599)’nin ikinci oğludur. Babasından ve devri ulemâsından ikmâl-i tahsîl ederek 1001/1593’de Süleymaniye Dâru’l-hadîs müderrisliğine ta’yin edildi. Edirne ve İstanbul kadılıklarında bulunduktan sonra 1024/1615’te birâderi Mehmed Efendi’nin yerine şeyhu’l-islâm oldu.
Es’ad Efendi, kızı Akîle (Ukayle)’yi II. Osman’a nikâhlayarak pâdişâha kayınpeder olmuştur. Bu nikâh merâsiminde Azîz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri, sultânın vekîliydi.
Genç Osman Vak’asında Hz. Hüdâyî ile beraber pâdişâhı çok îkaz etmişse de dinletememiş ve hacca gitme niyetinden onu vazgeçiremeyince şeyhu’l-islâmlıktan istifâ etmişti. Bilâhare tekrar getirildiği (1032/1623) bu makâmdaki hizmetini 1034 Şa’bân/1625 Mayıs’ında vefât edene kadar devâm ettirdi. Kabri Eyüb’de babasının yanındadır.
Es’ad Efendi, zâhirî ilimlerin yanısıra ma’nevî ilimlere de merâk sararak Azîz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri’ne intisâb etmiş ve hattâ rivâyete göre ondan hilâfet bile almıştır.
Hocazâde’nin Hz. Hüdâyî’yle yakınlıkları babaları zamanında başlamış, babasının ve ağabeyi Mehmed Efendi’nin cenâze namazlarını da Hz. Hüdâyî kıldırmıştır.
5 – Okçuzâde Mehmed Şâhî Efendi (1039/1629)
Mehmed Şâhî Efendi, Okçu Mehmed Paşa’nın oğludur. 970/1563 yılları civârında dünyâya gelmiş; ilim yoluna sülûk ederek Nakîzâde’ye muîd olmuştu. 1004/1596’da İbrahim Paşa sadârete geçince Mehmed Şâhî Efendi tezkireciliğe ve sadâret başkâtipliğine getirildi; bilâhare de Mûsâ Çelebi yerine “reîsu’l-küttâb” oldu (1005/1597).
1006/1597’de “defterhâne-i hümâyû” emirliğine ta’yin edildi ise de aynı sene azlolundu. Bir ara (1008/1599) “dîvân-ı pâdişâhî tuğrakeşliği”ne de getirilen Mehmed Şâhî Efendi, 1033/1623 yılında ihtiyâr-ı uzlet edinceye kadar Mısır defterdarlığı; defter eminliği ve nişancılık vazîfelerinde bulundu. 1039/1629 yılında vefât etti.
Mehmed Şâhî Efendi, âlim, şâir, münşî, edîb bir zât olup Ahsenu’l-hadîs ve Nazmu’l-mübîn min âyâti’l-erbaîn adında iki eseri vardır.
Hz. Hüdâyî’den feyz alan ve onun meclislerinin müdâvimi bulunan bu zâtın Hüdâyî’ye ne zaman intisâb ettiğini bilememekle beraber eserinde ondan çok sitayişkâr bahsettiğini görmekteyiz:
“...Kümmel-i evliyâ’nın serbülendi. Hz. Üftâde (k.s.)’nin hizmet-i pür-mevhibetlerinde tekmîl-i tarîkat buyurdular. Otuz yıldan ziyâdedir ki, seccâde-i irşâda vaz-ı kadem ve ziyâfethâne-i ...de bast-ı bisât-ı naîm edip meşâhir-i kasabat ve bilâd’a irsâl-i hulefâ-i sâhib-i irşâd ile yevmen fe-yevmâ ziyâ-ı da’vetleri âfâkgîr ve zümre-i ashâb ve ahıbbâ aktâr-ı sâire-i gabrâ’da tezâyüd-pezîr olmaktadır. Binâ-i sebât ve temkinleri bir mertebe râsih ve rekîndir ki,
‘Ashâb-ı kerâmât gizlidir.’ mazmûnu üzre şahbaz-dil pür-safâları beste-i dâm-ı evliyâ olmayıp mihrâyan-ı bostân-ı gaybistân ile tegazzüle tenezzül muhaldir. Ve kâide-i istiğna ve vakârları bir vechile üstüvârdır ki, meclis-i hatîrlerinde fakîr ve vezîr beraber belki bî-serv-i sâmâna nevâziş ve meylânları ekser olup gerdenkeşân-ı rüzgâr huzûr-ı celâlet-medârlarında dembeste ve lâldir.
6 – Nev’izâde Atâullah Atâyî Efendi (1045/1635)
Atâullah Atâyî Efendi, Nev’î Yahyâ Efendi’nin oğludur. Asıl adı “Atâullah” olup 990/1582’de doğmuştur. İlim tahsîline önce babasından başlamış ve Kafzâde Feyzullah Efendi ile Ahîzâde Abdulhalim Efendilerden okuyarak kadılık ve müderrislik pâyelerini ihraz etmişti. Lofça, Varna, Tekirdağ, Tırnova kadılıklarında bulundu. Son me’mûriyeti olan Üsküp kadılığından azledildikten sonra İstanbul’a gelerek 1045/1635 yılında vefât etti. Şeyh Vefâ türbesi haziresinde babasının yanında medfûndur.
Şöhretini Üsküp kadılığı esnâsında yazdığı Hadâiku’l-hakâik fî tekmileti’ş-şakâik adlı Şakâik Zeyli’ne borçludur. Bundan başka eserleri de bulunan Atâyî, Azîz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri’ne müntesib idi. Atâyî’nin eserinde, Hz. Hüdâyî’nin terceme-i hâlini yazarken kullandığı ifadeler şeyhe olan hayranlığını göstermektedir: “Hz. Azîz, mensûcu’l-beyân, nesîc-i vahd ve müfred-i zaman, vâsıl-ı genîne-i esrâr-ı hakîkat, şem-i mihrâb-ı mücâhede, zücâc-ı kalb-i âgâhî, mısbâh-ı mişkât-ı feyz u irşâd, cevher-i zihn-i vikâdî, şeb-çerâğ-ı rehnümâ-yı ibâd, kân-ı ibdâ’ vu îcad, feyz-nigîn-i kürsî-i vaaz...”
7 – İznikli Hüsrevzâde Ali Çelebi (1018/1609)
Ali Çelebi, meşhur Şeyh Edebâlî ahfâdından ve erbâb-ı zeâmettendir. Belgrad ve Bağdad seferlerine iştirâk ettikten sonra III. Mehmed zamanında İstanbul’a gelerek Südlüce’ye yerleşti. Tefsîr, tasavvuf, kimya ve kelâm ilimlerinde vukûf sahibi idi. 1018/1609 tarihinde vefât ederek Eyüb türbesi harîmine defnedildi.
Azîz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri’nden inâbe almış bulunan Ali Çelebi, şeyhine yazdığı mektubunda söze ... ifadeleriyle başlayarak şeyhine olan bağlılığını izhâr etmiş; Hz. Hüdâyî de cevâbî mektubunda ... diyerek tevazû’da da ummânlığını göstermiştir. Ali Çelebi’nin otuz kadar eseri vardır.
8 – Mehmed Muızzuddin Celvetî (1033/1623 ?)
Hz. Hüdâyî’den feyz alanlardan biri de Mehmed Muızzüddin Efendi’dir. Hüdâyî’nin Câmiu’l-fadâil ve Kâmiu’r-rezâil, Miftâhu’s-salâh ve Mirkâtü’n-necâh, Keşfu’l-kınâ an vechi’s-semâ gibi risâlelerini ve Vâkıât’ın ba’zı kısımlarını terceme etmiştir.
Süleymaniye Kütüphânesi Mihrişah Sultân kitapları (Nu: 253) arasında yer alan bu eserlerin üzerinde bulunan 1033/1623 tarihîne nazaran Muızzüddin Efendi’nin bu tarihten sonra vefât ettiği anlaşılmaktadır.
9 – Alaşehirli Veysî (Üveys b. Mehmed) (1037/1628)
Veysî Efendi, Alaşehirli Mehmed adında bir kadı efendînîn oğludur. Eski tarz inşâ yazanların reisi ve pîri sayılmaktadır. Memleketinde başladığı tahsîlini İstanbul’da ikmâl ederek Mısır, Anadolu ve Rumeli’nin muhtelif bölgelerinde nâib olarak hizmet gördü. Üsküp’de sekizinci nâibliği esnâsında 1037/1628 tarihînde vefât etti.
Evliyâ Çelebi, Hz. Hüdâyî’ye “mu’tekıd bulunan” bu zâtın Hz. Hüdâyî’nin vefâtına:
Veysî ki olmuştu teğazzülde bî-bedel
Ta’yîn-i sâl fevtine târîhtir “ğazel” (1037) diyerek tarih düştüğünü kaydediyorsa da bu tarih beyti, 1037’yi gösterdiği gibi bunun Veysî için Atâyî tarafından söylendiğini Atâyî kendisi belirtmektedir.
Veysî Efendi’nin en mühim eseri, Dürretü’t-tâc fî sîreti sâhıbi’l-mirâc adlı siyeridir.
Kaynak: Prof. Dr. Hasan Kamil Yılmaz, Aziz Mahmut Hüdayi, Erkam Yayınları










YORUMLAR
-
İlk yorumu yapan siz olun!