Aziz Mahmud Hüdayi Hazretleri’nin Hayatı

Azîz Mahmud Hüdâyî Hazretleri kimdir? Hayatı, soyu, tahsili, kadılığı, ailesi, Üftâde Hazretleri’ne intisabı, şeyhliği, Osmanlı sultanları ile ilişkileri, menkıbe ve kerametleri, eserleri, hac yolculukları ve vefatı hakkında detaylı bilgiler yazımızda...

Tasavvuf tarihinde Azîz Mahmûd Hüdâyî olarak tanınan Hz. Hüdâyî’nin gerçek adının “Mahmûd” olduğu, hem kendi eserlerinden hem de dönemin kaynaklarından anlaşılmaktadır. “Azîz” unvanı, Hz. Hüdâyî’nin kendi eserlerinde geçmemekle birlikte, biyografi yazarları tarafından saygı ifadesi olarak kullanılmıştır.

AZİZ MAHMUD HÜDAYİ HAZRETLERİ’NİN HAYATI

Azîz Mahmud Hüdâyî Hazretleri Kimdir?

“Hüdâyî” İsminin Anlamı

“Hüdâyî” ismi, Hz. Hüdâyî’nin şiirlerinde kullandığı mahlastır ve şeyhi Üftâde (ö. 1580) tarafından verilmiştir. “Hüdâyî” kelimesi, “hidâyet” ve “doğru yol” anlamına gelen “hüdâ” kelimesine “-yâ-i” nispet eki eklenerek “doğru yola mensup” anlamını kazanmıştır. Arapça’da “Hüdâî” olarak telaffuz edilen isim, zamanla hemzesinin yâ’ya dönüşmesiyle “Hüdâyî” şeklinde kullanılmaya başlanmıştır. Bursalı Hakkı (ö. 1727)

“Bilen bulan Hudâ’yı

eş-Şeyh Mahmûd Hüdâyî”

diyerek bu kullanışı tercih etmiştir. Hemen bütün eserlerde benimsenen bu tarzı biz de benimseyerek “Hüdâî” yerine “Hüdâyî” şeklinde kullandık. Hüdâyî’nin babasının Fadlullah b. Mahmûd adında biri olduğu bilinmekle birlikte, mesleği ve vefat tarihi hakkında bilgi bulunmamaktadır. Ancak, gerek Hüdâyî’nin eserlerinde gerekse diğer kaynaklarda babasından bahsedilmemesi, onun “ilmiyye” veya “sûfîyye” sınıfından olmadığı sonucunu doğurmaktadır.

Bursalı İsmail Hakkı:

“Şeyh Hüdâyî, Cüneyd-i Bağdadî soyundan olmak üzere kendi lisanlarından meşhûr ve mütevâtirdir. Ve siyâdetleri dahi vardır. Ve lâkin yedlerinde senedleri olmadığı ecilden destar-bend-i sefîd olurlar imiş. Sonra zaman-ı mükâşefelerinde Cenâb-ı nübüvvet cânibinden işâret olunmağla yeşil destar sarınmışlar. Ve hâlâ Üsküdar’da türbe-i şerîfleri sandukası serinde imâmeleri ahdardır.” diyerek onun “seyyid” olduğuna işaret etmektedir.

Bizzat Hüdâyî:

“Ceddim u pîrim sultân

Sensin ya Rasûlallah”

diyerek peygamberin kendisinin ceddi bulunduğunu, ayrıca Tecelliyât adlı eserinde kaydedilen:

“1012 Receb’in 18. gecesi ulemâyı sultânu’l-vakt meclisinde gördüm. Andan sonra kendimi meclis-i Rasûl (s.a.)’de gördüm. Sen vârisimizsin deyu buyurdular.”

“1013 Cemâziye’l-âhır’ın dördüncü günü (Pazartesi) ulemâyı sultân meclisinde gördüm. Andan Hazret-i Peygamber (s.a.) meclis-i şerîflerinde oturdum. Sultân-ı Kevneyn saâdetle buyurdular ki: Sen bizim vârisimizsin.”

Şeklindeki ifâdelerle Peygamber (s.a.)’in vârisi olduğunu belirtmektedir. Bu ve benzeri ifâdelerdeki Hz. Peygamber (s.a.)’de müntehî nesebin sulbî olabileceği gibi ma’nevî olması ihtimâli de uzak değildir. Nitekim Peygamberimiz (s.a.), “Ben size babanız menzilesindeyim” buyurmakla ma’nevî nesebin varlığına ve peygamberlerin ümmetlerinin ma’nevî babaları olduğuna işaret buyurmuşlardır. Ayrıca bu ilginin Cüneyd-i Bağdadi vâsıtasıyla olduğunun ifâde edilmiş olması bu ihtimâli daha da te’yîd etmektedir. Çünkü Cüneyd-i Bağdâdî, Hz. Ali vâsıtasıyla gelen tarîkatların “serhalkası” kabûl edilmektedir. Ancak Hüdâyî’nin sâdık mürîdlerinden bulunan Halil Paşa (1039/1629)’nın vakfiyesinde Hüdâyî’den bahsedilirken “...mazhar-ı envar-ı sübhaniyye, zü’l-hasebi’z-zâhir sülâle seyyidu’l- mürselîn, mürşidü’s-sâlikîn ...” denilmesi ise bu mevzuya aydınlık getirmekte ve Hüdâyî’nin seyyid olma ihtimâlini kuvvetlendirmektedir.

Doğum Yeri ve Tarihi

Hüdâyî’den bahseden kaynaklardan bir kısmı onun Sivrihisar’da bir kısmı Koçhisar’da doğduğunu kaydederek iki değişik rivâyet ileri sürmek isteseler de Vâkıât bize Koçhisar’da doğduğuna ait kaydı te’yîd edici bilgiler vermektedir. Yine Vâkıât bize Koçhisar’ın Bursa’ya yedi-sekiz günlük mesafede ve tuz madeninin çıkarıldığı bir yer olduğunu, Lemazât da Koçhisar’ın “Anadolu’da Aksaray nâhiyelerinden bulunduğunu” bildirdiğine nazaran burasının bugün Ankara’ya bağlı Şereflikoçhisar olduğu anlaşılmaktadır.

Hüdâyî’nin doğum yeri Koçhisar olmakla beraber yetiştiği ve büyüdüğü memleket ise Sivrihisar’dır. Hüdâyî Vâkıât’ında sık sık Sivrihisardan bahsetmektedir. Koçhisar’da dünyâya gelen Hüdâyî’nin Sivrihisar’a ne zaman ve hangi şartlarla gitmiş olduğuna dâir herhangi bir bilgiye sahip değiliz. Ancak Hüdâyî’nin vefâtından yirmi dokuz yıl sonra (1077/1666) yazılmış bulunan Hasan Rızâyî (1050/1669) Dîvân’ındaki şu ifâdeler bu ibhâmı biraz olsun kaldırmaktadır:

Dahî hısn-ı hasînde vâlideyni

Koçhisârî biri Seferîhisârî

Selâmet var tarîkında efendi

Özü pak valideyni pak-dârî

Bu beyitlerden anlaşıldığına göre Hüdâyî’nin ebeveyninden birisi Koçhisarlı, birisi Sivrihisarlıdır. İhtimâl babası Sivrihisarlı, annesi Koçhisarlı olup annesinin sıla için memleketine gittiği bir sırada anasının diyârı olan Koçhisar’da doğmuş olmalıdır.

Hüdâyî’nin doğum yeri ve memleketi husûsunda olduğu gibi, doğum târihi hakkında da kaynaklar muhtelif rivâyetler serdetmektedirler. Harîrîzâde Kemâleddin, 948/1543 târihinde doğduğunu söylerken Gülşen Efendi, 950/1545 yılında doğduğunu kaydetmektedir. Hüdâyî’nin vefâtında doksan ve daha yukarı yaşlarda bulunduğu rivâyeti nazar-ı i’tibâra alınırsa doğumunun 948/1543’ten sonra olmadığı ortaya çıkar. 

Tahsili

Hüdâyî’nin çocukluk yıllarına dâir sahip olduğumuz bilgi hemen yok denecek kadar azdır. Kendisi eserlerinde çocukluk yıllarından hiç bahsetmemiştir. Ancak ilk tahsîline memleketi Sivrihisar’da başladığını Vâkıât’tan öğreniyoruz.

Hüdâyî daha çok okumak, ilim ve irfânını artırmak için o devrin en büyük ilim merkezi olan İstanbul’a geldi. Ve zamanın tedris müesseselerinin temelini teşkil eden medreselerden Küçükayasofya’dakinde ikâmet ettiğini Tezâkir’de şöylece belirtmektedir:

“Merhum ve mağfur-leh ceddiniz Sultân Süleyman Han Hazretlerinin sâye-i saltanatlarında Siget (Zigetvar) seferinden iki yıl önce “Esrâr-ı Kur’ân-ı Hâkîm ve âsâr-ı Furkân-ı azîm” Küçükayasofya’da bu duâcınıza münkeşife olup husûsan bu “Yâ Sin ve’l-Kur’âni’l-Hâkîm” kıssası ıyân olup dâim yazmak hâtırasında oldukça mevâni’ zuhûr ederdi.”

Bu ifâdelerden Zigetvar Seferi (974/1566)’nden önceki yıllarda Hüdâyî’nin burada ilim tahsîli ile meşgul olduğu anlaşılmaktadır.

Hüdâyî, İstanbul’daki medrese tahsîli esnâsında bir yandan ulemâdan Nâzırzâde Ramazan Efendi (984/1576)’nin talebesi olurken bir yandan da Halvetî meşâyıhından Nureddînzâde Muslihuddîn Efendi (981/1573)’nin sohbetlerine devâm ediyordu.

Hüdâyî, Nureddînzâde’nin kendisinin şeyhi ve mürşidi olduğunu Tezâkir’de şöyle anlatmaktadır: “Merhum bizim Sofyalı Bâlî Efendi (960/1553), şeyhimiz şeyhidir. Şeyh-i Ekber‘in Füsûs’un şerhetmişlerdir, tamam. Ceddiniz Sultân Süleyman Han evâilinde ve bizim şeyhimiz Nureddînzâde (981/1573) Efendi merhum duâcınız, Sadreddîn Konevî (673/1274) Hazretlerinin Nüsus’un şerhetmişlerdi.”

Resmî Vazifeleri

Hüdâyî medrese tahsîlini ikmâl edince derslerine devâm ettiği Nazırzâde’ye muîd oldu ve uzun yıllar hocasının yanından ayrılmadı. Nazırzâde Edirne’deki Selimiye Medresesi’ne müderris olunca Hüdâyî’yi de muîdi sıfatıyla beraber götürdü (978/1571). Hüdâyî aynı yıl içinde mülâzâmete de nâil olmuş ve müteâkıben hocası Nazırzâde’ye Mısır ve Şam kadılıklarında nâib olmuştu.

Hüdâyî’nin hocası ile beraber Mısır ve Şam’da ne kadar kaldığını kesin olarak bilemiyoruz. Ancak 981 Muharrem/1573 Mayıs-Hazîrân aylarında Bursa’ya ta’yîn edildiğine göre Mısır ve Şam’da cem’an iki üç yıl kadar kalmış olmalıdır. Hüdâyî Mısır’da bulunduğu sırada Halvetîyye’den Mehmed Demirtaşî’nin halîfelerinden Kerimuddin Halvetî (986/1577)’ye intisâb etti. Hüdâyî’nin Mısır’da iken intisâb ettiği bu Halvetî şeyhinin kim olduğu hakkında kaynaklarda -Tibyan hariç- herhangi bir bilgiye rastlayamadık.

Hüdâyî’den bahseden kaynaklardan Müstakimzâde Sa’deddin Süleyman Efendi (1202/1787)’nin Menâkıb-i Melâmiyye’si ile Ayvansarayî Hâfız Hüseyin Efendi’nin Hadîkatu’l-Cevâmii onun Kerîmuddin Halvetî’den usûl-i esmâ gördüğünü; Hocazâde Ahmed Hilmi (1332/1913)’nin Ziyâret-i Evliyâ’sı ise bu zât vâsıtasıyla Desûkıyye, Ârifiyye, Çeştiyye, Arûsiyye, Şâzeliyye, Kâdiriyye, Medyeniyye, Bedeviyye Sütûhıyye tarîkatlarından hissemend olduğunu ifâde etmekte ise de bu kayda Hüdâyî’nin muâsırı kaynaklarda rastlayamadık.

Hüdâyî 981/1573’te hocası Nazırzâde’nin yanında yine “nâib” sıfatıyla Bursa’ya ta’yîn edildi. Hocası Bursa mevlevîyetine getirilirken o da Ferhadiye Medresesine müderris ve mahkeme-i suğra olarak bilinen “Câmi-i Atik” mahkemesine nâib oldu. Hüdâyî’ye bu hizmetlerine mukâbil yevmi otuz akçelik maaş bağlandı.

Medrese tahsîlini ikmâl ederek nâiblik müderrislik pâyelerini ihrâz etmiş bulunan Mahmûd Efendi, Bursa’da bir yandan halka “Hukûk-ı İslâmiyye” çerçevesinde adâlet dağıtırken bir yandan da memleketin gençlerine ilim öğretiyordu. Diğer taraftan ise gönlündeki “ilâhî aşk” ateşinin cezbesiyle tasavvufa karşı olan meyli netîcesi Bursa’nın büyük mürşidi Hz. Üftâde /988/1580)’nin Kaygan Câmii’ndeki vaazlarına devâm ediyordu.

Üftâde Hazretleri’ne İntisabı

Nâiblik ve müderrislik vazîfelerine devâm etmekte olan Hüdâyî, İstanbul’da talebeliğinde ve Mısır’da bulunduğu yıllarda tarîkata girmiş, bilâhare de tarîkat muhîtinden evlenerek erbâb-ı tarîka sıhrî bir yakınlık peydâ etmişti. Gençlik yıllarını böylece tarîkat muhiti içinde geçirmekte olan Hüdâyî, Bursa’ya yerleştiğinin üçüncü yılında hocası Nazırzâde’nin vefâtı (984 Şaban/1576 Ekim)’ndan sonra gördüğü rü’yâlar (bk. Menkabe ve kerâmetleri blm.)’daki ba’zı ma’nevî işaretlerle daha önce vaaz ve irşâd meclislerine devâm etmekte olduğu Üftâde Efendi (988/1580)’ye intisâb ederek (984 Zü’l-Kâde/1576 Aralık) “gam ve belâ mesleği” kabûl ettiği müderrislik ve nâiblik’ten ayrıldı.

Hüdâyî müderrislik ve kadılık için:

Müderrislik ğam u derd ü belâdır

Kazâ hod canib-i Hakk’tan kazâdır

*

Mansıb olsa kadılar hiç kimseye kılmaz nazar

Kim denilmiştir “İzâ câe’l-kadâ amye’l-basar”

demektedir. Otuz altı yaşında kendisine bey’at etmiş bulunan Hüdâyî’den mürşidi Hz. Üftâde, evvelâ mal ve mülkten, ikinci olarak memûriyet (nâiblik ve müderrislik)’ten ferâgat etmesini, üçüncü olarak da nefsini ayaklar altına almasını istedi. Hüdâyî’de bütün bunları tereddüdsüz kabûl ederek onun irşâd halkasına katıldı.

Hüdâyî, bey’at ederken mürşidine verdiği sözleri yerine getirerek önce mal ve mülkünü fukarâya dağıttı. Sonra da memûriyeti terk etti. Arkasından da nefsini ayaklar altına alabilmek için çok sıkı bir riyâzata başladı.

Riyâzatı esnâsında bir elmayı koklayıp üç  günde bir iftar ettiği rivâyet edildiği gibi bizzat kendisi “riyâzat günlerinde sâdece kuru ekmekle iktîfâ ettiğini” ve bu yüzden yolda dirilerden çok ölülerle karşılaştığını kaydetmektedir. Yine bir gün şeyhini ziyârete giderken hâl-i hayâtında müezzin olarak tanıdığı ve vefât etmiş bulunan bir zâta rastlamış, durumu şeyhine anlatınca o da:

-Riyâzatla rûhunu kuvvetlendirdin; ben de intisâbımın ilk yıllarında çarşıda dirilerden çok ölülerle karşılaşırdım, cevâbını vermişti.

Hilafeti

Hüdâyî’nin, şeyhi yanında çok sıkı bir seyr u sülûke tâbi’ tutularak üç sene gibi kısa bir zamanda hılâfet alacak seviyeye yükseldiğini görmekteyiz. Seyr u ikmâlden sonra şeyhinin kendisine irşâd ve hilâfet teklîfine karşı Hüdâyî’nin müstenkif tavrı Vâkıât’ta şöyle anlatılmaktadır:

“İrşâdı kabûl eylersen Allah’tan bil, Allah Teâlâ ise nâ-ehil olana irşâd vermez. Beni ortadan kaldırın. Zîrâ benden sonra ğayrı şeyh ile sohbet edemezsin. İmdi irşâd sana lâzım oldu. İle’l–ân beş kerre söylüyorum kabûl etmezsin.”

Tevazûundan irşâd vazîfesine yaklaşmak istemeyen mürîdine Hz. Üftâde bir başka zaman da “şeyhini bile geçecek” kemâle eriştiğini ifâde etmiş ve bu vazîfeyi kabûl etmesini istemişti. Bir başka gün de :

“Ramazan gelince hazırlan, ehlin ile Ali Çelebi ile ihtiyârınla Sivrihisar’a. Zîrâ bir zamandan beri gönlüme seni mevlidin olan Sivrihisar’a göndermek hutur ederdi.” diyerek Hüdâyî’yi akrabâ muhîti olan Sivrihisar’a halîfe olarak göndermeye iknâ eden Hz. Üftâde: “İstersen sana bir tâc giydireyim, ya Emir Sultân’ın tâcı, yahut Baba Yûsuf Efendi, veya Hacı Bayram üslûbunda.” demiş, Hüdâyî de:

“Hacı Bayram tâcı giydir” demişti.

Bu sûretle Hüdâyî , genç yaşta tahsîl için ayrıldığı memleketine olgun bir yaşta, zâhirî ve bâtınî ilimleri tahsîl etmiş olarak halîfe-i mürşid sıfatıyla dönüyordu. Zâten bir hayli özlemiş olduğu memleketini rü’yâsında görüyor, sıla hasreti burnunda tütüyordu. Hüdâyî çoluk çocuğu ve kayını Ali Çelebi ile beraber Sivrihisar’a gitti. (987 Zilhicce/1580 Ocak)

Bursalı İsmail Hakkı, Hüdâyî’nin Sivrihisar’a “Halvetî erenlerinden olup ve daha önce kendisinden bir miktar tarîk-ı esmâ ve tecelliyât-ı ilmiyye’den bir hayli mertebe kat’ettiği Baba Yûsuf Efendi’yi ziyâret etmek istediğini fakat onun vefât etmiş olmasından dolayı kabrini ziyâret ettiğini” söylemektedir. Fi’l-vâkı’ Hüdâyî de Vâkıât’ında yer yer Baba Yûsuf Efendi’den bahsetmektedir. Ancak Sivrihisarlı Baba Yûsuf Efendi, Akşemseddîn’in halîfelerinden olduğuna ve 918/1512 yılında vefât ederek Eyyub Sultân’a defnedildiğine göre Hüdâyî ile bu zâtın görüşebilmesi târîhen mümkün değildir. O takdirde ya bir başka Baba Yûsuf vardır ve Hüdâyî onunla görüşmüştür, ya da Hüdâyî, hemşehrisi bulunan bu zâtın talebelerinden feyz almış ve hürmeten ondan da bahsetmiştir.

Hüdâyî Sivrihisar’da altı ay kadar kalabildi ve 988 Cemâdelûlâ 2/ 1580 Hazîrân 16’da şeyhini ziyâret için tekrâr Bursa’ya geldi.

Hüdâyî Bursa’ya bu gelişinde Nakibu’l-eşrâf Yahyâ Efendi’nin evinde misafir kaldı. Ve birkaç gün daha şeyhine hizmet etmek fırsatı buldu. Bu arada şeyhi Üftâde Efendi, 988 Cemâdalâhır 12/1580 Temmuz 26’da vefât edince artık Hüdâyî’yi, Bursa’ya cezbeden kuvvet zail olmuş; o da bu üzüntü ile tekrâr memleketine çoluk çocuğunun yanına dönmüştü.

Şeyhliği

Rumeli Tarafına Seyahati ve Orada İkâmeti

Memleketinden çoluk çocuğunu alan Hüdâyî’nin buradan Rumeli tarafına geçtiğini ve orada bir müddet seyahat edip ikâmet ettiğini pâdişaha gönderdiği mektuplardaki kendi beyanlarından öğreniyoruz:

“...Bu âciziniz de Rumeli’nde iken ve bunda geldikten sonra fukarâ ile ziyâde mukayyed olup çok belâ çekmişizdir. Âdil Giray Han, Kızılbaş’a tutsak olduğunda ve şehit ettiklerinde ben duâcınız kemâl-i tekayyüdümüzden ol inkisâr eseriyle münkesir olup Baba da mevt mertebesinde marîz olup güçlükle def’ettik.”

Kırımlı Âdil Giray’ın Safevîler tarafından esîr edilip bilâhare de şehîd edilmesi 987/1579 târihîne tesâdüf etmektedir. Hüdâyî Bursa’dan ayrılıp sonra Rumeli’ne geçtikten sonra o günün haberleşme imkânlarına göre bu haberin ancak altı ayda Hüdâyî’ye ulaşmış olabileceği düşünülürse Hüdâyî’nin şeyhinin vefâtından sonra Rumeli tarafına geçmiş olduğu anlaşılmış olur.

Hüdâyî’den bahseden kaynaklardan sâdece Ankara D.T.C.F. Kütüphânesi (İsmail  Sâib I. 5025)’de bulunan ve müellifi eser üzerinde kayıtlı bulunmayan Menâkıb-ı Hüdâyî adlı bir risâlede onun Rumeli’nde bulunduğundan bahsedilmektedir:

Çünkü bildin bu tarîkın hâlini

Dinle şerh idem hakikat kâlini

Çün eizze bize hizmet eyledi

Rumeli’ne seyre da’vet eyledi

Zağraeskisi’ne hem bulduk vusûl

Ol vilâyetler bizi kıldı kabûl

......................................

Anda bir câmi binâ ettik nazîm

Arsası zîbâ, hevâsı hoş selîm

Nice âşık kıldı bize irtibat

Her birisi kalb-i sâfi pür-neşât

Bu ifâdelerden Hüdâyî’nin Eski Zağra’da ikâmet ettiği ve orada bir câmi yaptırdığı anlaşılmaktadır. Müteâkip sahifede de Hüdâyî’nin burada Fethü’l-Bâb ve Refu’l-Hicâb adlı eserini yazdığı ifâde edilmektedir. Ancak diğer kaynaklarda rastlayamadığımız bu bilgileri ihtiyatla kaydediyoruz.

Hüdâyî’nin Şeyh Olarak İstanbul’a Gelişi

Hüdâyî’nin Rumeli’nde ne kadar kaldığını bilemiyoruz. İstanbul’a geldiği zaman da ba’zı kaynaklar önce Küçükçamlıca’ya, bilâhare de Rûmî Mehmed Paşa Câmii’nin sol tarafında bir odaya yerleştiğini kaydetmekte iseler de yine mektuplarındaki ifâdelerinden İstanbul’a bu gelişinde de daha önce tahsîlini ikmâl ettiği Küçükayasofya’ya yerleştiği anlaşılmaktadır:

“Şaban Efendi Zâviyesi’nde halîfesi olan Şeyh Mehmed Efendi duâcınıza tezkire-i şerîfenizi tenhada irsâl edip devâm-ı devletiniz ve izdiyâd-ı izzetleriniz için duâlar ettirdik. Ve dâim duâya iştigal taahhüd eylediler. Mürtad ve mücâhid duâcınızdır. Geleliden berü bizim Küçükayasofya’da sûfîlerle îtikâfa girmişlerdir. Yoldaşlar ile bile ziyâde hazzettiler.”

Ayrıca Hüdâyî Âsitânesi meşâyıhından Abdurrahman Nesib Efendi (1258/1842)’ye âid bir mecmua “Hüdâyî’nin 992/1584 târihînde Küçükayasofya’da şeyh olup sekiz sene mürûrunda Üsküdar’ı teşrif ve Küçükayasofya’yı asâdaları Filibeli İbrâhim Efendi’ye tevcîh ve kasr-ı yed buyurdukları” kaydedilerek Hüdâyî’nin şeyh olarak Küçükayasofya’da hizmet gördüğü sarâhaten beyân edilmiştir.

Bu mektup ve bu kayıt bize Hüdâyî’nin Küçükayasofya’da bir müddet kaldıktan sonra Üsküdar tarafına geçtiğini göstermektedir.

Ferhad Paşa ile Tebriz Seferi’ne İştirâki

Yine Hüdâyî’nin mektuplarından onun Ferhad Paşa (1004/1595) ile beraber Îran seferine iştirâk edip Tebriz’e kadar gittiğini öğreniyoruz:

“...Ferhad Paşa kulunuz Tebriz’e girdiği vaktin bilece bulunduk idi. Dahi gayrilerde nice haller olmuştur.”

Îran ahvâlinin iyiden iyiye bozulması üzerine serdâr-ı ekrem olan Ferhad Paşa 80.000 kişilik ordusuyla Tebriz’e girmiş ve burasını Safevîlerden temizledikten sonra bir müddet de îmârı ile meşgul olmuştu. Ferhad Paşa’nın bu seferi III. Murad zamanı ve 994 Ramazan 15/1586 Ağustos 30 târihîndedir.

Aslında Hüdâyî, Pâdişah’ı Safevîler kızılbaşlar ve Sîmâvna-kadısıoğlu’nun te’dîbine teşvîk etmişti. Fikrinin isâbetini, davasında samîmîyetini göstermek için elbette bu sefere iştirâk etmesi gerekirdi. Hüdâyî’nin bu sefere iştirâki ile ilgili kendisinden menkul bir haberden başka bir bilgiye sahip değiliz. Bu bakımdan seferde ne gibi hizmetleri olduğunu bilemiyoruz. Hüdâyî bir başka mektubunda da bu seferden bahsederek; bu seferin kendisine bir eser yazmağa bâıs olduğunu kaydetmektedir.

Hüdâyî’nin Vâizlik Hizmetleri

Azîz Mahmûd Hüdâyî, İstanbul’da Küçükayasofya’daki ikâmeti esnâsında ilim ve devlet adamlarına kadar uzanan geniş bir muhît edinmiş, pâdişaha karşı da samîmî bir yakınlık temin etmişti.

Hüdâyî, Küçükayasofya’dan sonra Üsküdar’ı makarr-ı ikâmet seçerek Rûmî Mehmed Paşa civârında da ikâmet etti. Bu ikâmeti ihtimâl, yerini 998/1589 yılında satın aldığı âsitânesini inşâ ettirmek için olmalıdır. İnşâat aynı yıl içinde başlayıp 1003/1594 yılında tamamlanmıştı.

Hüdâyî’nin hankâhının inşâsından önce pâdişah tarafından yapılan Ali Paşa Zâviyesi’ne şeyh olma teklîfini reddetmiş olması, belki böyle bir zâviyeyi bizzat yaptırmayı arzu etmiş olmasındandır. Nitekim pâdişaha yazdığı cevâbî mektubunda: “Ali Paşa Zâviyesi’ne şeyh olmadığı ko. Âlem-i kübrâda aliyyu’l-âlâ ve makâm-ı mahmud zâviyesine şeyh oluruz bi-iznillah.” diyordu.

Hüdâyî, İstanbul’da bulunduğu bu devrede ilim ve siyâset çevrelerinde haklı bir şöhrete sâhip olmuş; fakat o, gerçek vazîfesinin vaaz ve irşâd olduğunun şuuru içinde bu hizmete devâm etmek istiyordu. Zîrâ şeyhi ona: “-Sana vâizliği min-ındillah verdik. Vâiz, Hazret-i Peygamber’in esmâsındandır.” demişti.

Şeyhinin kerâmeti zâhir oluyor ve Hüdâyî , Fâtih Câmii vâizliğine ta’yîn ediliyordu. Kaynaklar her ne kadar onun bu vazîfeye ta’yîninin Rumeli Kazaskerî Sunullah Efendi (1016/1607)’nin delâletiyle olduğunu kaydediyorsa da Hüdâyî, “...Hâlâ münâsebet-i seniyeniz ve Fâtih-i Kostantiniyye Sultân Mehmed Han Gâzî Şehîd-i Şerîf Câmi-i Şerîf’inde vaaz vazîfesi beyne fuhûli’l-ulemâ nasib olmuştur.” diyerek bu vazîfenin bizzat pâdişah tarafından verilmiş olduğunu tevsik etmektedir.

1002 Cemâda’l-âhır 11/1594 Mart 6’da Hüdâyî’ye bu câmideki vâizlik, müfessir ve muhaddislik hizmetlerine mukâbil vaâkıftan yevmî “yüz akçe” maaş bağlanmıştı.

Hüdâyî, hankâhının inşâatı tamamlandıktan sonra da Fâtih Câmii’ne hemen dört yıl kadar devâm etti. Fakat 1007/1599 yılında hankâhının mescidine bir minber ilâve etmek sûretiyle hizmetini buraya teksif etti. Fâtih Câmii vâizliğini gerek yolunun uzaklığı ve gerekse diğer vazîfeleri sebebiyle bırakmak zorunda kaldı. Bunun yerine Üsküdar Mihrimah Sultân (İskele) Câmiinde Perşembe günleri vaaz etmeyi kabûl etti.

Hüdâyî, bu sûretle artık İstanbul tarafındaki hizmetini tamamen Üsküdar’a kaydırarak kesif bir irşâd hizmetine başlamış bulunuyordu. Zâviyesi câmiinde ilm-i fıkıh anlatırken tekkesinde de susayan gönüllere tasavvufun hayât iksîrinden damlalar serpiyordu. Yorgun gönülleri dinlendiriyor; Hakk’a yaklaştırıyordu.

Bir yandan da yazdığı tasavvufî-ilmî eserlerle ilim ve tasavvuf dünyâsına hizmetten geri durmuyordu.

O’nun dergâhı en fakîrinden en zenginine ve en üst kademedeki devlet ricâline kadar her zümreden halk ile dolup taşıyor, devrin pâdişahları ona hürmet ve teveccühte kusur etmiyordu.

Hüdâyî, Sultân Ahmed Câmii’nin inşâsı tamamlandıktan (1026/1617) sonra orada da her ayın ilk Pazartesi vaaz etmeyi kabûllenmişti.

Hüdâyî’nin Osmanlı Pâdişahları ile Münâsebeti

III. Murad (982/1574-100/1595) ve Hüdâyî

Hz. Hüdâyî’nin hayâtından bahseden kaynaklar onun Sultân Ahmed’le çok samîmî bir münâsebet içerisinde olduğunu hatta Sultân’ın kendisine intisâb ettiğini kaydetmektedirler. Menkabelerde “rü’yâ ta’bîri” ile başlayan bu münâsebetin zamanla daha ileri dereceye ulaşmış bulunduğu kaydedilmektedir.

Hüdâyî’nin pâdişahlara gönderdiği mektuplarını ihtivâ eden Tezâkir-i Hüdâyî’nin muhtevâsından bunların çoğunun Sultân III. Murad’a gönderildiğinin anlaşılması Hüdâyî’nin bu pâdişahla da çok yakın bir alâka te’sîs ettiğini göstermektedir.

Ayrıca Hüdâyî’nin Nâimâ Târihi’nde III. Murad devri meşâyıhı arasında zikredilmesi de onun devrindeki nüfûzunu göstermesi bakımından önemlidir.

III. Murad Osmanlı pâdişahları arasında vazîfe ve mesuliyet şuuruna layıkı vechile sahip olamamış, bu yüzden de bir “mirasyedi” rahatlığıyla Sokullu gibi bir devlet adamına mâlik olmanın nîmetini bile takdîr edememişti. Bu zaaflarının yanı sıra şiire merâklı, tasavvuf vâdisinde eser yazacak kadar bu ilme de âşinâ olan pâdişahın zaaf ve meziyetlerini mütehassıs bir hekim gibi gayet iyi teşhis etmiş bulunan Hüdâyî, her vesîle ile onu müşfikâne ve mütevâzıâne îkâz ediyor, adâlet, şerîat ve sünnet çerçevesinde bulunmaya teşvîk ederek şunları söylüyordu:

“...Re’si mie (yüzyılın başı) karîbdir. Kemâl-i adâletle tecdîd-i şerîat ve ihyâ-yı sünnet ve tervîh-i ıbadullah ve’l-ümmet eden ashâbı mieteyn olan ahad-i ümmet-i Muhammed akvâsından ve ekmelinden olmasının esbâbına mübâşeret ve tamâm-ı riayette kemâl-i gayret ve tena’um-i himmet ve azîmet zamanı gelmiştir.”

Bilhassa halkın ihtiyaçları mevzûunda pâdişahı daha ısrarlı bir üslûb ile hizmete terğib ve teşvîk ediyordu. Meselâ İstanbullulara odun te’mîni için pâdişaha şunları yazmıştı:

“Sakarya suyunu kesip odun çıkarmayı murad edinmişsiz. Halk-ı âmme ve hâssa ziyâde mesrûrlardır. İhtiyaç da zarûret de küllîdir. Ve odunun bedeli dahî yoktur. Her nesnenin bedeli bulunur saâdetlu pâdişahım, azîm hayırdır. Böyle hayır olmaz. “el-hayru la-yuahhar.” Merhûm ve mağfûr-leh ceddînîz Sultân Süleyman Han Hazretleri Kâğıthâne suyunu getirtip âmmeyi su ile ziyâfet etmişti. Sizler saâdetiniz odun ile...”

Hüdâyî böyle hayırlara pâdişahı teşvîk etmenin yanı sıra azledilen devlet memurlarının –durumlarına göre- yerlerine iâdelerine de tavassut ediyordu. Meselâ Kazasker Düğmecizâde’nin azli ile ilgili pâdişaha:

“...Duâcınız mevlânâ ve evlânâ Düğmecizâde Efendi Kazasker –zide adluh- müstakîm ve mütedeyyin duâcınızdır. Ortalığı küllî ıslah etmiştir. Haber-i su’ istima’ olundu, ihsân edip ibkâ idesiz. Saâdet-i dareyninize sebeb-i azîmdir. Hâlis muhlis duâcınızdır.” diyerek yerine ibkâ edilmesine tavassut etmişti.

Pâdişahın kendisine kürk hediye edecek kadar muhabbetle bağlı bulunduğu Hüdâyî, bu alâkayı asla istismar etmediği gibi şahsı adına gayet müstağnî bir tavır içinde idi. Nitekim kendisine pâdişah tarafından Ali Paşa zâviyesi şeyhliği teklîf edildiğinde bunu reddederken Ayasofya yakınlarında “arslan yatağı”olarak kullanılan bir yerin zâviye yapılmasını istiyor ve şöyle diyordu:

“...Şol büyük Ayasofya kurbunda olan arslanhâne, azîm binâdır. Nice nice büyük akçeler harcolunsa bu ma’kule binâ olmaz. Amma tekaddümden “mabed-i ıbadullahi’l-kadîm” olmak ihtimâlî de vardır. Alâmet ve asar anı verir. Bu ma’kule azîm binâ beytü’l-esed olmadan “beyt-i ıbadullahi’l-ahad” olmak evlâdır.”

Hüdâyî pâdişahın rü’yâlarını isâbetle ta’bîr ettiği gibi kendi rü’yâlarını da pâdişaha yazarak onu hayırlı işlere sevkediyordu:

“...Saâdetlû pâdişahım, bugün seherice beyne’n-nevm ve’l-yakaza bir hıtab varid oldu: 997’de düşman tahtı fetholunur, deyu. Uyandım, Kazvin hâtıra geldi. İnşâllah hayırdır.

İhtimâl bu rü’yânın pâdişaha yazılmasından sonra pâdişah, Gence üzerine doğru hareket eden Serdâr-ı Ekrem Ferhad Paşa kumandasındaki orduya hatt-ı hümayun gönderip Kazvin üzerine gidilmesini istemişti. Ancak daha önce Gence ve Karabağ üzerine gidilmesi emredildiğinden ve ordu bu istikâmette hazırlık yapmış bulunduğundan Kazvin üzerine gidilmesi, gerek ordu erkânına ve gerekse askere imkânsız gibi görünerek Kazvin’e gidilememişti. Fakat fethi plânlanan Gence ve Karabağ’ın itaati sağlanarak sefer zaferle netîcelenmiş (997/1589), böylece de Hüdâyî’nin sadık rü’yâsı doğrulanmıış oluyordu.

Osmanlı tahtında yirmi yıl kadar saltanat süren ve Hüdâyî ile samîmî bir münâsebet kurduğu anlaşılan III. Murad 1003 Cumada’l-ula 5/1595 Hazîrân 16’da vefât ettiği zaman Hüdâyî, Mehmed Gülşen Efendi’nin tesbîtine göre şu ilâhîyi inşâd etmişti.

Yalancı dünyâya aldanma ya Hû

Bu dernek dağılır dîvân eğlenmez

İki kapılı bir vîrânedir bu

Bunda konan göçer mihmân eğlenmez

Bakma bunun karasına ağına

Gönül verme bostanına bağına

Benzer hemân oğlan oyuncağına

Bunda aklı olan insan eğlenmez

Doğrusuna gide- gör bu yolların

Geçe-gör sarpını yüce bellerin

Dünyâ zindânıdır mü’min kulların

Zindânda olan kul âsân eğlenmez

Sen ey gâfil ne sandın rüzgârı

Durur mu anladın leyl u nehârı

Yükün yineldi-gör evvelden bârı

Yoksa yolcu giden kârbân eğlenmez

Vârını nisâr eyle Mevlâ yoluna

Bunda ne eylersen anda buluna

Bir gün sefer düşer berzah iline

Otağı kalkıcak sultân eğlenmez

Ömür temâm olup defter dürülür

Sırat köprüsü ve mîzân kurulur

Hakk’ın dergâhına kullar dürülür

Buyruğu tutulur ferman eğlenmez

Hüdâyî n’oldu bu denlû peygamber

Ebubekr u Omer Usman u Hayder

Kanı Habîbullah Sıddik-ı Ekber

Bunda gelen gider bir can eğlenmez

III. Mehmed (1003/1595-1026/1617)ve Hüdâyi

III. Murad’ın yerine tahta geçen oğlu III. Mehmed, “halîm, selîm, kerîm, edîb, vakûr gibi sıfatlarla anılan, beş vakti cemaatle kılan ve Hz. Peygamber (s.a.)’in ismi anıldığı zaman ayağa kalkacak derecede dindar bir pâdişahtı.

Hüdâyî’nin  III. Mehmed ile münâsebetlerine dâir pek fazla bilgiye sahip değiliz. III. Mehmed otuz yıldır unutulmuş olan bir an’aneyi ihyâ ederek Eğri Seferi (1005/1595)’ne ordunun başında iştirâk etmiş ve Eğri Fâtihi ünvanını kazanmıştı. Pâdişah bu sefere katılması için Sivas’ta bulunan Halvetî ricâlinden Ahmed Şemseddîn Sivasî (1006/1597)’yi da’vet etmiş ve onu beraberinde bu sefere götürmüştü.

Şemseddîn Sivasî, Eğri Seferi için Üsküdar’a geldiği zaman onu bizzat Hz. Hüdâyî karşılamış, Hüdâyî yaşlı pire hürmet göstererek elini öpmüş ve üç gün tekkesinde mihmandarlık etmişti.

Sultân III. Mehmed, Eğri Seferi’ndeki hizmetinden dolayı Şemseddîn Efendi’yi İstanbul’a bırakmak istemişse de o, bu teklîfi yaşlılığını ileri sürerek kabûl etmemişti. Bunun üzerine Sultân, Şemseddîn Sivasî’nin akrabası ve halîfesi olan Abdulmecid Sivasî (1049/1639) ile Abdulahad Nuri Sivasî (1061/1651)’yi İstanbul’a getirmişti.

Bu iki zâtın İstanbul’a yetişmesinden sonraki zamanlarda Osmanlı târihînde “Sivasîzâdeler” olarak bilinen tarîk erbâbı ile “Kadızâdeler” olarak bilinen medrese ehli arasında büyük bir mücâdele baş gösterecekti. 

III. Mehmed devrinin başlangıcında Hüdâyî, hankâhının inşâsını tamamlayarak (1003/1595) buradaki irşâd hizmetine başlamış bulunuyordu.

I. Ahmed (1012/1603-1026/1617) ve Hüdâyî

Gerek Hüdâyî’nin hayâtını yazan kaynaklar, gerekse menkabelerden anlaşıldığına göre Sultân I. Ahmed, Şeyh Hüdâyî’ye büyük bir saygı ile bağlı olup onun “rikâbında piyade yürüyecek” kadar bir teslimiyet içinde bulunuyordu.

Menkabelere göre Hüdâyî’nin Sultân I. Ahmed Hân ile tanışmasına vesîle olan rü’yâ şudur:

Sultân I. Ahmed, rü’yâsında, “Nemçe Kralı ile güreş tutup kendisinin arka üstü yere düştüğünü görmüştü. Zâhiren korkulu görünen bu rü’yânın ta’bîrinde zamanın yorumcuları ızhâr-ı acz edince rü’yâ, bir vesîle ile ta’bîr edilmek üzere Hüdâyî’ye yazıldı. Hüdâyî’nin de rü’yâyı “pâdişahın Nemçe (Avusturya) Kralına karşı zafer kazanacağı” şeklinde yorumlaması (bk. Hüdâyî’nin Menkabe ve Kerâmetleri Blm.) ve bilâhare gerçekten Estergon’un geri alınarak Avusturyalılara karşı zafer kazanılmış olması sultânı teshîr etti. Çeşitli vesîlelerle daha sonraki zamanlarda Hüdâyî’yi daha yakından tanıma imkânına sahip olan Sultân I. Ahmed, onun kemâlini görünce “cihan pâdişahı olduğunu unutarak gönül sultânının önünde sâdık bir bende oldu. Çünkü o, gerçek pâdişahlığın gönül tahtına Hakk’ı sultân ettikten sonra başladığını gayet iyi anlamıştı. Nitekim Cenâb-ı Hakk da: “Kalpler ancak Allah’ın zikri ile itmi’nâna erer.” buyurmamış mıydı? Bu itmi’nâna eriş yine Kur’ân’ın gösterdiği ölçülerle gerçekleşebilirdi. Bu ölçü de: “Ey îmân edenler! Allah’ı çok çok zikredin.” emr-i ilâhîsiydi. Zâten mürşidi Hz. Hüdâyî “zikrullah’ın bu hassasını yeri geldikçe , fırsat düştükçe, ifâde etmekten geri kalmamıştı:

Zâkir safâya erişur

Envâr-ı zikrullah ile

Âşık Hudâ’ya erişur

İksâr-ı zikrullah ile

*

Zikri mükerrer ede gör

Bir hacc-ı ekber ede gör

Kalbin muattar ede gör

Attâr-ı zikrullah ile

*

Âşık olan cânânına

Girmiş fenâ meydânına

Ermiş Hakk’ın ihsânına

Îsâr-ı zikrullah ile

*

Tasdîk ile îmâna er

Tahkîk ile irfâna er

Bir bahr-ı bî-pâyâna er

Enhâr-ı zikrullah ile

Açan hüviyyetten kapu

Zevk ile olmuş hande-rû

Zâhir olmuş ızmâr-ı Hû

Izhâr-ı zikrullah ile

*

Kesrette vahdet bul beğim

Bâkî saâdet bul beğim

Sırr-ı hakîkat bul beğim

Tekrâr-ı zikrullah ile

*

Bel bağlayanlar hizmete

Tâlib olanlar vuslata

Ermiş Hüdâyî vahdete

Esrâr-ı zikrullah ile

*

Diller acep hayran olur

Esrâr-ı zikrullah ile

Yollar beğim âsân olur

Âsâr-ı zikrullah ile

*

Nefsin hevâsından kesil

Zikreyle Hakk’ı muttasıl

Saykallenür mir’ât-ı dil

Tekrâr-ı zikrullah ile

*

Ger ister isen kurb-i Hakk

Al ehli irfândan sabak

Geldi zuhûra her varak

Eşcâr-ı zikrullah ile

*

Ref’ olsa zulmânî hicâb

Dilden giderdi ızdırâb

Yap yap gönül kasrını yap

Mîmâr-ı zikrullah ile

*

Zikri bilip habl-i metîn

Muhkem tutar ehl-i yakîn

Daim ider i’la-yi dîn

Izhâr-ı zikrullah ile

*

İsterse ger kalbin safâ

Zikreyle Hakk’ı dâimâ

Bîmâr olan bulur şîfâ

Tîmâr-ı zikrullah ile

*

Dilden kederler dûr olur

Mahzûn olan mesrûr olur

Zulmet Hüdâyî nûr olur

Envâr-ı zikrullah ile

Sultân Ahmed de Hüdâyî’nin izinde yürüyerek zikrullahın hassasını te’sîr ve ehemmiyetini şöyle belirtiyordu:

Dil-hânesi pürnûr olur

Envâr-ı zikrullah ile

İklîm-i dil mamur olur

Mîmâr-ı zikrullah ile

*

Ğam-gîn gönüller şâd olur

Dembesteler âzâd olur

Kem-küşteler irşâd olur

Âsâr-ı zikrullah ile

*

Her müşkil iş âsân olur

Derd-i dile dermân olur

Canlar içinde cân olur

Esrâr-ı zikrullah ile

*

 Zikreyle ey dil her nefes

Allah bes bâkî heves

Pes gayriden ümmîdi kes

Tekrâr-ı zikrullah ile

*

Gör ehl-i hâlin fırkasın

Çâk etti ceyb u hırkasın

Devretti zikri halkasın

Pergâr-ı zikrullah ile

*

Terk et cihân ârâyişin

Nefsin gider âlâyişin

Bul cân u dil âsâyişin

Efkâr-ı zikrullah ile

*

Bahtî sana ikrâr eder

Tevhîdini tekrâr eder

İhlâsını iş’âr eder

Eş’ar-ı zikrullah ile

Hüdâyî’nin peyrevi bulunan Sultân Ahmed Kendisine karşı son derece samîmî bağlarla bağlıdır. Fakat Hüdâyî her nedense ona karşı biraz müstağnî bir tavır içerisindedir. Şu hâdise onun bu tutumuna bir örnek teşkil etmektedir:

Sultân Ahmed, Hüdâyî’ye bir hediye göndermiş o da bunu kabûl etmeyerek iâde etmişti. Pâdişah bu sefer aynı hediyeyi Şeyh Abdülmecid Sivasî’ye göndermiş, o kabûl edince pâdişah:

“– Bu hediyeyi Hüdâyî’ye gönderdiğim halde kabûl buyurmadılar.” demişti. Abdülmecid Sivasî de:

“– Hüdâyî bir ankadır ki, lâşeye tenezzül etmez.” cevâbını vermişti. Birkaç gün sonra Hz. Hüdâyî ile karşılaşan pâdişah:

“– Hediyeyi Abdülmecid Efendi’ye gönderdim kabûl etti.” deyince Hz Hüdâyî de:

“– Pâdişahım, Şeyh Abdülmecid bir deryâdır ki, deryâya bir katre çirkef mâsiva düşmekle mülevves olmaz.”diyerek zarîfâne bir cevap vermiş ve böylece de kemâlini göstermişti.

Sultân I. Ahmed, câmiini yaptırırken temel kazma işinde (1018/1609) Azîz Mahmûd Hüdâyî, Şeyhülislâm Mehmed Efendi (1025/1616),Vezîr-i azam Kuyucu Murad Paşa ilk kazmayı vurmuşlardı. Bilâhare de ahâlî tahliye edilerek pâdişah gelmiş ve elindeki altın kazma ile terleyinceye kadar temel kazmıştır.

Temel atma merâsiminde de duâyı Hz. Hüdâyî yapmış, Sultân da eteğiyle toprak taşımıştı.

İnşâat tamamlandıktan sonra yapılan “Küşâd merâsimi”nde ilk hutbeyi de Hz. Hüdâyî okuduğu gibi daha sonra da her ayın ilk pazartesi günü burada vaaz etmeyi kabûl etmişti.

Sultân Ahmed Hz. Peygamberin bir taş üzerinde bulunan bir nakş-i kademini Kayıtbay türbesinden İstanbul’a getirtip Eyyub Câmiine koydurtmuştu. Sultân Ahmed Câmii tamamlanınca da “Nakş-ı Kadem” oradan alınarak buraya nakledildi. Sultân Ahmed bu nakil işinin yapıldığı günün gecesinde şöyle bir rü’yâ görür:

“Bütün pâdişahların toplandığı yüce bir dîvân kurulmuş, Hz. Peygamber (s.a.) kadılık yapmaktadır. Kayıtbay (902/1495), türbesini ziyârete vesîle olan “Kadem-i Şerîf” resmini kendi câmiine nakleden Sultân Ahmed’den davacıdır.

Hz. Peygamber (s.a.)’in kadı sıfatıyla verdiği hüküm, Kadem-i Şerîf resminin alındığı yere götürülmesi istikâmetindedir.”

Sultân Ahmed ertesi sabah rü’yâsını ta’bîr ettirmek için içlerinde Hz. Hüdâyî’nin de bulunduğu ulemâ ve meşâyıhtan bir grubu da’vet eder. Gelen şeyh ve alimler rü’yâyı “emânetin derhal yerine gönderilmesi” şeklinde yorumlarlar. Ve emânet yerine gönderilir.

Bu hâdise üzerine Sultân I. Ahmed “Kadem-i Saâdet-i peygamberî” şeklinde bir serguç yaptırıp; Cuma, bayram ve diğer resmî günlerde teberrüken sarığına takmaya başladı. Ayrıca bir tahta üzerine resmedilen “Kadem-i Şerîf” kenarlarına da:

N’ola tâcım gibi başımda götürsem dâim

Kadem-i resmini ol Hazret-i Şâh-ı rusulün

Gül-i gülzâr-ı nübüvvet o kadem sâhibidir

Ahmedâ durma yüzün sür kademine o gülün

Kıt’asını kendi hattıyla yazıp şeyhi Hüdâyî Efendi’ye gönderdi. O da bunu dergâhının duvarına astırdı.

Hüdâyî dergâhını ziyârete giden Abdülhak Molla (1270/1853) –ki Abdülhak Hamid’in dedesidir- bu levhâyı görmüş ve devrin şeyhinden isteyip alarak Sultân Mahmûd’a takdîm etmişti. Sultân Mahmûd da yazının ceddi Sultân Ahmed’e ait olduğunu teşhis etmişti.

Târihçi Tayyarzâde (1297/1880), bahsi geçen sergucun Sultân I. Ahmed türbesinde sandukanın sağ ve solunda Sultân Ahmed’e âid eşyaların konulduğu dolaplardan sol taraftakinde bulunduğunu zikretmektedir.

Sultân Ahmed’in vefâtında (1026 Zilkade/1617 Teşrîn-i sânî) gasil muamelesi için Hüdâyî da’vet olunmuş; fakat o yaşlılığını öne sürerek gidememiş yerine dergâhın zâkirbaşısı Şaban Dede (1060/1650)’yi göndermişti. Sultân Ahmed’in yerine kardeşi I. Mustafa, kendisinden önce devâm edegelen “saltanatın babadan oğula geçmesi” ananesini yıkarak pâdişah oldu. Ancak devlet işleriyle meşgul olamayacak kadar akli muvâzeneden mahrum bu “meczûbu’ş-şekl” pâdişah, sâdece üç ay kadar Osmanlı tahtında misâfir olup bilâhare hal’ edildi.

II. Osman (1027/1618-1031/1622) ve Hüdâyî

I. Mustafa tahttan feragat ettirildikten sonra yerine I. Ahmed’in en büyük oğlu Osman (II. Osman veya Genç Osman) pâdişah ilân edildi.

Sultân Genç Osman’ın, babası Sultân Ahmed gibi, Hz. Hüdâyî’ye büyük bir hürmet ve bağlılığı vardı. Hatta pâdişah, Şeyhülislâm Esad Efendi (1034/1625)’nin kızı Akîle (veya Ukayle) Hanımı nikahladığı zaman kendi yerine Azîz Mahmûd Hüdâyî’yi tevkîl etmişti.

Ayrıca Öküz Mehmed Paşa’nın yerine vezîr-i a’zam ve serdâr-ı ekrem olarak Îran Seferine gönderilen ve muvaffak olamadığı için azledilen Halil Paşa İstanbul’a geldiğinde şeyhi Hüdâyî’nin dergâhında uzleti ihtiyâr etmişti. 1027/1618 yılında hükümdar olan Sultân II. Osman babasının yerine kendisinin pâdişah yapılmamasından dolayı Halil Paşa’ya biraz kırgındı. Halbuki Halil Paşa, I. Mustafa’nın pâdişah olduğu esnâda Îran’da bulunuyordu. Durumu yakinen bilen Hz. Hüdâyî, kırgınlığın yersiz ve mânâsız olduğunu keşfedip tavassut ederek pâdişah ile sâbık vezîr-i a’zamın arasını buldu. Müteakiben de Halil Paşa yeniden kaptanı deryâlığa getirildi.

Genc Osman, babası I. Ahmed gibi erken inkişâf etmiş üstün zekâsı, kuvvetli bir tahsîl ve eğitim görmüş olması sâyesinde inhitata başlayan “devlet-i aliyye”nin temelinden ıslâhına dâir yeni ve orijinal fikirlere sahip bulunuyordu. Fakat genç pâdişâhın bu ıslâhât plânlarını gerçekleştirebilmesi için uzun bir tecrübe devresi geçirmesi gerekiyordu.

Sultân’ın hocası Ömer Efendi ve Kızlarağası, Lehistan seferinde muvaffak olunamayınca kabahati askere hamlederek pâdişâhı hacca gitmeye teşvîk etmişlerdi. Bu telkinler netîcesinde pâdişâh, hacca gitmeye karar vererek hazırlıkları başlatmış ve bu cümleden olarak Halep, Şam ve Mısır tarafına me’murlar göndermiş, yine pâdişâhın emriyle Mekke Emiri’ne de haber salınmıştı.

Pâdişâh’ın kayınpederi Şeyhu’l-islâm Hocazâde Es’ad Efendi (1034/1625) ile Sadrazam Dilâver Paşa ise pâdişahın hacca gitmesini istemiyorlardı. Pâdişâh, hacca gitmesini istemeyenlerin sayısının artması üzerine bir ara bu niyyetinden vaz geçmiş, bunun üzerine de şöyle bir rü’yâ görmüştü:

“Taht-ı pâdişâhide oturup elinde Mushaf-ı Şerîf’i tilâvet ederken Fahr-ı Kainat ve Şefiu’l-usât Hz. Risâlet-penâh zâhir olur. Elinden Mushaf’ı alır ve kendisini tahtından aşağı indirir. Pâdişâh, hâk-i ızzetine yüz sürmek istedikte cür’ete mecâl edemez, nasîp olmaz.”

Ertesi gün pâdişâh, Hoca Ömer Efendi’yi da’vet ederek rü’yâsının ta’bîr edilmesini ister. Hoca Efendi:

“-Pâdişahım! Evvel Ka’be’ye gitmeye murâd-ı şerîfiniz olup ba’dehû ferağat buyurdunuz. Husûsan ki, Kelâm-ı Izzet’te buyrulan gazâ ve hacc-ı şerîftir. Kelâm-ı Şerîf’i okursunuz, niçin fermânı ile amel etmezsiniz? Mübârek elinizden Mushaf’ın alındığı budur. Eğer rü’yânızda Hazret’in mübârek kadem-i şerîf müyesser oldukta Hazret’in Ravda-i Mutahhara’sına yüz sürersüz” diye ta’bîr eyledi.

Pâdişâh, bu yorumdan sonra son derece memnun olup bu def’a hacca gitmek mevzuunda iyice musırr oldu. Yine o günlerde kendi imamını da’vet eyleyip rü’yayı ona da anlatınca o, “Fahru’ş-şuyûh Üsküdari Mahmûd
Efendi”den istifsar olunmasını söyledi. Pâdişâh da rü’yasını tafsil üzre yazıp Azîz Mahmûd Hüdâyî’ye gönderdi, o da rü’yayı şöylece ta’bîr eylemişti:

“1- Kelâm-ı Izzet, hükm-i rabbânîdir ve ona imtisâl lâzımdır.

2- İclâs buyurdukları taht ise cebe-i vücûddur.

Bu vâkıa , muhavvif ve hatarnâktir. Bi-ılmillah bu vâkıa-i hâilenin vukûu tez vakitte olur. Tevbe ve istiğfâr üzre olup “Ehl-i Kubûr’dan istiâne edînîz” fehvâsınca Hakk Teâlâ hazretlerinin evliyâullahının merâkıd-i şerîfelerinden istimdâd taleb buyrun. Mercûdur ki, def-i beliyyât ola.”

Bunun üzerine pâdişâh, Ebû Eyyûb el-Ensarî’nin kabrini ziyâret etmiş, fukarâya tasaddukta bulunmuştu. Kurban için de sığır ve koyun te’minini emretmiş; bostancılar da Edirnekapısı’nda ve Karagümrük’te araba sığırlarını üçbin akçelik çifte bin akçe vererek cebren alıp kurban etmişlerdi.

Pâdişâh bunlara rağmen hacca gitmekten vazgeçmemiş, hazırlıklara devâm edilmiş; hatta Otâğ-ı Hümayûn’un Üsküdar’a geçmesi bile emredilmişti.

Şeyhu’l-islâm Sultân’a fetva yollayıp, “pâdişâhların hacca gitmelerine lüzûm yoktur, yerinde oturup adâlet etmesi kâfîdir, bir fitne çıkması ihtimâlî vardır” diye nasîhatta bulunduğu gibi Azîz Mahmûd Hüdâyî de Sultân Osman’ı fikrînden vazgeçirmek için nasîhat etti ise de pâdişâhı iknâ edemediler. Pâdişâhın bu kararda ısrârını yeniçeri ve sipâhî elebaşıları kendilerine karşı bir hareket gibi yorumlayarak peşpeşe ayaklandılar. Netîcede iş, pâdişâhın şehîd edilmesine kadar vardırıldı.

Bu hâdise esnâsında Vezîr-i A’zam Dilâver Paşa (1031/1622), Hüdâyî Dergâhı’na iltica etmiş; fakat saray ısyancılar tarafından basılınca hiçbir mukavemet imkânı kalmadığını anlayan Genc Osman, Üsküdar’a birkaç bostancı göndererek Paşa’yı getirtmişti.

IV. Murad (1032/1623 – 1049/1640) ve Hüdâyî

“Genc Osman Vak’ası”nda Sultân Osman şehîd edildikten sonra I. Mustafa tekrâr pâdişah ilân edilmiş ise de kısa zaman sonra yine hal’edilerek IV. Murad pâdişah yapılmıştı.

Bedenen ve zihnen sağlam ve cevvâl olan bu genç pâdişaha Eyyûb Sultân’da icrâ edilen merâsimle “saltanat kılıcı”nı devrin en mûteber şeyhi sıfatıyla Hz. Hüdâyî kuşatmıştı.

Osmanlı pâdişahlarının, kralların “tac giyme” merâsimine muâdil olarak ilmî ve ma’nevî otorite kabûl edilen şahıslar eliyle teberrüken kılıç kuşanmalarının II. Murad devrinden i’tibâren âdet hâline geldiği söylenebilir. II. Murad, Bursalılarca “Emir Sultân” olarak bilinen Şemseddîn Mehmed Buhârî (833/1429)’den kılıç kuşanmıştır. Eyyûb Sultân Türbesi’nde kılıç kuşanmayı Akşemseddîn (863/1459)’den kılıç kuşanan Fâtih Sultân Mehmed ihdâs etmiş ve ondan sonra pâdişahların burada kılıç kuşanmaları “an’ane” hâline gelmiştir.

Yavuz ve Kanûnî’nin saltanat kılıcını nerede kuşandıkları bilememekle beraber II. Bâyezid, II. Selim ve III. Murad’ın hep bu an’aneye uyarak Eyup Sultân’da kılıç kuşandıklarını görmekteyiz.

Yine I. Ahmed’e Şeyhu’l-islâm Ebu’l-meyâmin Mustafa Efendi (1015/1606), I. Mustafa ile II. Osman’a da Şeyhu’l-islâm Hocazâde Es’ad Efendi (1034/1625) burada kılıç kuşatmıştı.

Kılıç kuşanma işinin şeyhu’l-islâm, nakîbu’l-eşrâf veyâ devrin şeyhleri ile çelebiler tarafından Eyyûb Sultân Türbesi’nde yapılması, gerek kılıç kuşatan zevâtın, gerekse bu büyük sahâbînin ma’neviyâtından hayır, bereket ve feyz isticlâbına ma’tûf idi.

Azîz Mahmûd Hüdâyî’nin bir pîr-i fânî olarak devrini idrâk ettiği IV. Murad ile bundan sonraki münâsebetlerine dâir herhangi bir bilgiye sahip değiliz.

Hüdâyî’nin Ayşe Sultân ile Evlenmesi Mes’elesi

Azîz Mahmûd Hüdâyî, şeyhi Üftâde’nin: “Biz anı zengin şeyhi ettik ve ona dünyâ ziyâde ikbâl eder.” şeklindeki duâ ve teveccühü netîcesi kalbinden çıkarıp attığı dünyâ ona râm olmuş, pâdişahlar ve devlet ricâli ile onun sâdık mürîdi olmuşlardı. O’nun sultânlar ve devlet ricâli ile olan yakınlığının tabiî bir netîcesi olarak onun saraylı bir kadınla –ki rivâyete göre bu Kanûnî’nin kızı Mihrimah Sultân’ın Rüstem Paşa’dan olan kızı Ayşe Sultân’dır- evlendiği bile söylenmektedir.

Târihlerin kaydettiklerine göre Ayşe Sultân ilk def’a Vezîr-i Azam Ahmed Paşa (988/1580) ile evlenmişti. Hangi târihte gerçekleştiğini bilemediğimiz bu izdivâçtan paşanın birkaç oğlu dünyâya gelmiştir. Hattâ oğullarından Abdurrahman Bey, annesi Ayşe Sultân’ı hacca götürmüştü.

Ayşe Sultân, ilk kocası Ahmed Paşa vefât edince dul kalmış ve iki yıl sonra da Münşeât sâhıbi Nişâncı Feridun Bey, tarafından nikâhlanmıştı. Selânikî Mustafa Efendi’nin ifâdesine göre nikâh, “35 000 altın mehirle Şeyhu’l-islâm Çivizâde Mehmed Efendi (995/1587) tarafından” akdedilmişti. (990/1582)

Feridun Bey’le ancak bir yıl kadar bir arada kalan Ayşe Sultân, Feridun Bey’in 991/1583’de vefâtı ile tekrâr dul kaldı.

Babası Rüstem Paşa, annesi Mihrimah Sultân ve kocası Ahmed Paşa vâsıtasıyla büyük bir servete vâris ve mâlik bulunan Ayşe Sultân’ın biri bugün yerinde Sultân Ahmed Câmii bulunan mahald151 diğeri Üsküdar Salacak’ta olmak üzere iki sarayı vardı.

Oğlu Abdurrahman Bey’le (1003/1595) yılında hacc vazîfesini îfâ eden Ayşe Sultân’ın hacc dönüşü vefât ettiği ve Azîz Mahmûd Hüdâyî evkâfına mülhak vâkıfları ile Üsküdar İmrahor’da kendi adıyla anılan bir celvetî tekkesi (bk. İstanbul Celvetî Tekkeleri blm.) bulunduğu bilinmektedir.

Naîmâ’nın Hüdâyî Hankâhı’nı yaptırdığını kaydettiği Ayşe Sultân, vefâtında (1003/1585) Sicill-i Osmânî’nin kaydına göre Hüdâyî türbesine defnedilmişti. Târihî menbâlarda bu şekilde yakınlıkları kaydedilen Ayşe Sultân ile Azîz Mahmûd Hüdâyî’nin evlenmesine dâir bir işârete rastlayamadık. Daha sonra yazılan eserlerde ve menkabelerde rastladığımız bu rivâyeti büsbütün reddedememekle beraber ihtiyatla karşılamak daha uygun olur kanâatindeyiz.

Hüdâyî’nin Hac Seferleri ve Vefâtı

Kaynaklar Hüdâyî’nin üç def’a haccettiğini belirtmektedir. Bu hac seferlerinden birincisinin târihî ma’lûm olmamakla beraber ikincisi 1027/1618 târihînde ve hanımı Ayşe Sultân’la birliktedir, deniliyorsa da bu Ayşe Sultân Rüstem Paşa’nın kızı Ayşe Sultân olmasa gerektir. Çünkü Ayşe Sultân 1003/1595 târihînde vefât etmişti.

Hüdâyî’nin üçüncü haccı da mürîdlerinden bir zât ile 1029/1620 târihînde gerçekleşmişti.

Hz. Hüdâyî, çok hareketli ve bereketli bir ömür sürdükten sonra doksan yaşları civârında 1038 Safer 3 / 1628 Ekim 1’de Salı akşamı Hakk’a yürümüştür. Kamerî hesâba göre doksana bâliğ olan yaşı şemsî takvimine göre seksen yedi civârındadır.

Cenâzesi büyük bir merâsimle kaldırılmış ve Üsküdar’daki zâviyesinde bizzat kendisinin yaptırdığı türbeye defnedilmiştir.

Hüdâyî, orta boylu, seyrek sakallı, tatlı dilli bir zattı.

Hüdâyî’nin vefâtına pek çok târih düşülmüştür. Bunlardan ba’zıları:

Müstâkimzâde ve Bursalı M. Tâhir Bey’in Atâyî’ye âid olduğunu söylediği bu târih kıt’asını Ayvansarâyî, Halil Paşa’ya âid olarak göstermektedir.

Diğer târih beyitleri ise şunlardır:

Çocukları ve Soyu

Hz. Hüdâyî’nin âile hayâtına dâir çok az bilgiye sahibiz. Kendisi “taaddüd-i zevcât”ın öneminden bahsederek müdâfaa ettiğine göre birkaç evlilik yapmış olabileceği hatıra gelmektedir.

Hüdâyî’nin Ali Çelebi adında bir kayını ile Evliyâ Mehmed (1004/1595), Mustafa Ebrâr (1004/1596), Ali Murtazâ (1010/1601), Abdulvâhıd (1020/1611) adında dört oğlu, Ayşe (1009/1600) ve Ümmügülsüm (1021/1612) adında iki kızı olduğunu biliyoruz.

Oğullarından Mehmed’in daha Bursa’da iken sünnet edildiğini Vâkıât’tan öğreniyoruz.

Yine oğullarından birisinin sünneti için yaptırdığı merâsim münâsebetiyle “dünyâya meyletti” denilmesi üzerine şu ilâhîyi inşâd etmişti.

Alan sensin veren sensin kılan sen

Ne verdinse odur dahî nemiz var

Hakîkat üzre anlayıp bilen sen

Ne verdinse odur dahî nemiz var

Tutan el ve ayak senden gelüptür

Gören göz ve kulak senden gelüptür

Efendi dil dudak senden gelüptür

Ne verdinse odur dahî nemiz var

Hudâyâ biz bu zâtı kande bulduk

Yâ ef’al ü sıfâtı kande bulduk

Fenâyı yâ sebâtı kande bulduk

Ne verdinse odur dahî nemiz var

Bizim ahvâlimiz ey Hayy u Kayyûm

Cenâb-ı Pâkine hep cümle ma’lûm

Buyurdun oldu illâ kaldı ma’dûm

Ne verdinse odur dahî nemiz var

Hüdâyî’yi sen eriştir murâda

Senindir çünkü hükm arz u semâda

Efendi dahli yok ğayrın arada

Ne verdinse odur dahî nemiz var

Hâl-i hayâtında erkek evlâdlarının hepsi vefât etmiş bulunan Hüdâyî’nin zürriyeti kızları vâsıtasıyla devâm etmiştir.

Kızı Ayşe Hanım’la dâmâdı Mehmed Efendi’den Mustafa, Abdulhayy ve Mehmed adında üç torunu olmuştur.

Bunlardan Mustafa Efendi, ilmiyeye mensûp bir zâtı olup Şeyhu’l-islâm Abdurrahîm Efendi’nin mülâzimi olmuş; Sarı Abdullah Efendi’den boşalan İzmir kadılığında bulunmuştu. Bil-âhare Diyârbekir, Bağdad, Filibe, Üsküdar, Medîne, Bursa ve Şam’da kadılık hizmetleri yaptı. Vefâtı: (1096/1685)’tir.

Mahmûd Efendi de ilmiyyeden bir zât olup muhtelif medreselerde müderrislik yapmış ve (1073/1661)’de vefât etmiştir.

Hüdâyî’nin diğer torunu Abdulhayy Efendi ise (1042/1632)’de Mehmet Paşa Tekkesi şeyhi olmuş ve (1103/1691) yılında vefât etmiştir.

Hüdâyî’nin kızı Şerîfe Fatma Hanım’ın oğlu olan Abdulhayy Efendi’nin oğlu Ebu’s-suûd Mehmed Efendi de müderrislik ve kadılık yapmış ve en son Ankara kadısı iken (1100/1689) yılında vefât etmişti.

Hüdâyî’nin torunlarından biri de dergâhında Mu’kad Ahmed Efendi (1049/1639)’nin yerine şeyh olan Mes’ûd Çelebidir.

Hüdâyî’nin Menkıbe ve Kerâmetleri

Menkabe lügatte, “bâis-i iftihar olacak fazîlet, hüner ve meziyet” ma’nâsınadır. Istılahta ise, târihî şahsiyetler, peygamber, mezheb imamları ve sûfîlerin övülecek fazîlet ve meziyetlerini anlatan rivâyetlerdir. Başta sâhabîler olmak üzre dînî şahsiyetler hakkında bu tür eserler meydana getirilmiş olup bunlara menkabe’nin cem’i olan “Menâkıb Eserleri” denilmiştir. Büyük sûfîlerin hayâtlarına dâir olarak yazılan menâkıb eserleri daha çok onların kerâmetlerini gösteren, fazîletlerini anlatan kaynaklardır.

Menâkıb eserlerinin –ba’zan aşırı muhabbet ve bağlılığın eseri olarak fazlaca abartılmış durumları istisnâ edilirse- çoğu zaman gâyet mevsûk bilgiler verdikleri görülmektedir. Bu i’tibârla tasavvufî şahsiyetlerin hayâtları incelenirken kerâmetlerle süslenmiş bulunan bu “Menâkıb”lardan vâreste kalmak mümkün değildir. Azîz Mahmûd Hüdâyî’nin hayâtına dâir müstakıl bir “Menâkıbnâme”ye rastlamadık.

İntisâbına Âid Menkıbeleri

1– Hüdâyî, Bursa’da müderris ve nâib olarak hizmet görmekte iken şöyle bir rü’ya görür: “Kıyâmet kopmuş, sırat ve mîzan kurulmuş; ashâb-ı hayr ve salâhdan olduklarını zannettiği pek çok kimse bâ-husûs hocası Nâzırzâde (984/1576) de cehennemlikler arasındadır.” Bu rü’yadan son derece müteessir olan Hüdâyî, uyandığında dünyevî meşgalelerini terk ederek Hz. Üftâde (988/1589)’ye varmış ve ona intisâb etmiştir.     

2– Hüdâyî’nin intisâbına âid ikinci menkabe de şudur:

Hüdâyî, Bursa’da nâib iken boşanma da’vâsıyla huzuruna gelen bir kadın, “kocasının her sene hacca niyyet ettiği halde gitmediğini ve o sene yine hacca niyet edip eğer gidemezse kendisini talâk-ı selâse ile boşayacağını söylediğini, fakat arefe gününe kadar gitmediği halde kurban bayramı günlerinde birkaç gün ortadan kaybolduktan sonra meydana  çıkarak hacca gittiğini söylemek sûretiyle yalan irtikâb ettiğini, bu i’tibârla talâkın vukuunu” taleb eder.

Yanında bulunan kocası ise “arefe gününe kadar memleketinden ayrılmadığını” kabûl etmekle beraber “hacca gidip geldiğini hattâ orada görüştüğü arkadaşlarından dönüşlerinde şâhidlik taleb edilebileceğini” söyleyerek talâkın adem-i vukûunu taleb eder.

Davâ, Kadı Mahmûd Efendi tarafından hacıların dönüşüne kadar te’hîr edilir. Hacılar döndükten sonra ise zevcin iddiâsının doğru olduğu “hacıların şehâdetiyle” anlaşılır. Bunun üzerine Hz. Hüdâyî, “talâkın vâkı’ olamayacağına” dâir şer’î hükmü i’lân eder.

Kadı Mahmûd Efendi, kararını bu istikamette açıklamakla birlikte bu işin nasıl olduğunu ve gidiş-gelişin nasıl gerçekleştiğini dâvâlı zâttan gizlice öğrenmek ister. O da:

“ –Eskici Mehmed Dede diye ma’rûf bir zâtın ma’nevî delâletiyle tayy-ı zamân ve mekâna nâiliyetini” söyleyince Hz. Hüdâyî de derhal Mehmed Dede’ ye koşarak inâbe talebinde bulunur ise de O:

“ –Nasîbiniz bizden değil, Hz. Üftâde’dendir, varın ona mürâcaat edin” deyince Hüdâyî de Hz. Üftâde’ye varıp intisâb eder.

II – Mürîdlik Dönemine Âid Menkabeleri

Üftâde hazretlerine intisâb eden Hüdâyî, onun yanında sıkı bir riyâzat ve nefs terbiyesine başladı. Hz. Üftâde bir gün mürîdine:

-Haydi evlâdım, bir sırık ciğeri omuzuna alarak Bursa sokaklarında dolaşıp satmalısın, diye emretmiş; Hz. Hüdâyî de tereddüdsüz sırığı samur kürk üzerine almış ve çarşı çarşı, mahalle mahalle dolaşmaya başlamıştı. Bu hâli gören ahâlî, “hâkim çıldırmış” diyerek aleyhinde bir sürü dedikodular uydurdular. Fakat Hz. Hüdâyî bunların hiç birine aldırmadı. Ve vazîfesini kemâl-i ihtimamla yerine getirerek dergâha döndü.186

Hüdâyî ciğer satma işini kemâliyle başardıktan sonra şeyhi onun dergâhın helâlarını temizlemeğe me’mûr etti. Bir gün abdesthâneleri yıkarken kulağına davul-zurna ve dümbelek sesleri geldi. Meğer kendi yerine yeni ta’yîn olunan hâkim geliyormuş ve halk onu istikbâl etmekle meşgul imiş. Hüdâyî, beldenin bu âdetini bildiği için sese muttalî olunca kendi kendine:

“ –Yeni hâkim geliyor hâ!.. Biçâre Mahmûd, sen böyle bir mesleği bıraktın... Şimdi abdesthânelere hizmetkâr oldun.” Diyerek nefsinin iğfâl ve iğvâsına kapılmıştı. Hatırından bir an bunlar geçince derhâl toparlanmış ve:

“ –Mahmûd! Sen şeyhine nefsini ayaklar altına alacağına dâir söz vermedin miydi?” diyerek kalbinden geçen bu hâle tevbekâr olmuş ve nefsini tahkîr için elindeki süpürgeyi atarak taşları sakalıyla süpürmeye başlıyacağı bir anda şeyhi Üftâde Hızır gibi yetişmiş ve:

“ –Evlâdım, sakal mubarek şeydir, onunla böyle bir şey yapılmaz .” diyerek omuzundan yakalanmış ve :

“ –Maksad bu mertebeyi atlatmaktı.” buyurarak Hüdâyî’ yi alıp dergâha götürmüştü.

Hz. Hüdâyî, Üftâde’nin nezdinde her geçen gün ma’nevî tecellîlere nâil oluyor, rûhu olgunlaşıyor ve yüceliyordu. Nefsini tezkiye ve kalbini tasfiyeye muvaffak olan Hüdâyî, artık nebâtâtın tesbihini duyar hâle gelmişti.

Üftâde hazretleri bir gün mürîdân ile tenezzühe çıkmışlardı. Dervişler, efendilerine takdîm etmek üzere her biri birer demet çiçek topladılar. Hüdâyî Efendi de eline bir adet sapı kırılmış bir çiçek alarak geri döndü. Herkes hediyelerini şeyhleri Üftâde’ ye takdîm etmiş, Üftâde de kabûl ile memnûniyetini ızhâr etmişti.

Hz. Hüdâyî hediyesini verince Hz. Üftâde:

“– Oğlum arkadaşlarınız demet demet çiçek getirdiler, siz bize bir tek çiçeği mi lâyık gördünüz?” buyurdu. Hz. Hüdâyî de:

“– Efendimize ne takdîm etsek azdır; fakat hangi bir çiçeği koparmak için el uzattımsa tesbîhini işiterek elimi çektim. Ancak sapının kırılmasından dolayı bu çiçeği tesbîhinden kalmış gördüm. Bunu bir takdime olmak üzere huzûr-ı âlîlerinize getirdiğim ma’lûm-i mürşidâneleridir.” zarîf ve lâtîf cevâbını vererek şeyhinin bir kat daha muhabbet ve teveccühünü kazandı.

Hz. Hüdâyî, “üç günde bir elmayı koklayıp onunla iftâr edecek” derecede sıkı bir riyâzat devresinin sonunda nefsini iyice Hakk’a râm etmiş, rûhunu kuvvetlendirmişti. Bu yüzden de yolda dirilerden çok ölülere mülâkî olmaya başlamıştı. Hattâ bir gün şeyhinin halvethânesine giderken daha önce vefât etmiş bir müezzine tesâdüf etmiş ve ona selâm vermişti. Halvethâneye girip durumu şeyhine anlatınca Hz. Üftâde:

“– Oğul, riyâzatla rûhunu takviye etmişsin onun eseridir. Fakîr dahî riyâzatımız zamanında ba’zan çarşıya çıktıkça ölüleri dirilerden çok müşâhede ederdim.” buyurdu.

Hüdâyî’nin mânevî mertebeleri kısa zamanda kat’ ederek yükselmesi ba’zı dervişlerin kıskançlığını mûcib olmuştu. Hüdâyî’nin üç sene gibi kısa bir zamanda bu derece yükselmesini için için çekemeyenler vardı. Durumu sezen Hz. Üftâde, Hüdâyî’nin büyüklüğünü göstermek için şöyle bir plân hazırladı. Mevsim kıştı. Dışarıda kar yağıyor, fırtınalar esiyordu. Hz. Üftâde mürîdânı ile beraber yemek yiyorlardı. Sofraya pilâv konulduğu zaman Hz. Üftâde:

“– Şimdi bağdan taze kopmuş üzüm olsa bu yemekle ne güzel olurdu.” deyince dervişler birbirlerinin yüzlerine bakmağa başladılar. Çünkü söylenen sözde bir gayr-ı tabiîlik vardı; zîrâ her taraf karla kaplı idi ve üzüm mevsimi çoktan geçmişti. Fakat Hüdâyî, şeyhinin teklîfindeki işâreti keşfederek:

“– Müsâade buyrulursa maksadınızı yerine getireyim.” dedi ve Hz. Üftâde:

“– Memnûn olurum.” cevâbını verdi. Mürîdan hayretler içinde birbirlerine bakışarak netîceyi beklemeye koyuldular.

Hüdâyî gitti, bağ karlarla örtülmüştü. Fakat ma’neviyâtın şiddetli ateşi önünde bunun ne önemi vardı. Kütükler derhâl yeşillendi, yeşil yapraklar arasında olgunlaşmış üzümler görünüyordu. Hüdâyî, bu üzümlerden bir iki sepet doldurdu. Sevincinden yolda vecde geldi. Rûhu taştı, meczûb dervişler gibi yolda sallana sallana ilâhî, evrâd, kasîde okuyarak dönüyordu. Fakat kazârâ ayağı kaydı ve yanındaki bataklığa düştü. Kurtulayım diye uğraşıyor bir türlü muvaffak olamıyordu. Bu hâlin kendisini son derece mahzûn ettiği esnâda ansızın bir derviş zuhûr ederek yanına geldi ve ona:

“– Evlâdım elini uzat seni kurtarayım.” dedi. Hüdâyî ona kim olduğunu sordu; fakat cevâb alamadı. Yalnız:

“– Efendi bu el senden başkasına uzatılmaz!” deyince Hüdâyî elini uzattı ve oradan kurtuldu. Meğer bu derviş, Hızır (a.s.) imiş.

Hüdâyî nihâyet üzümü huzûr-ı şeyhe götürmeye muvaffak oldu. Bu zâten onun için bir imtihândı.

Hüdâyî, olanları şeyhine anlattı... Bütün mürîdân hayretten dona kalmıştı. O’nun hakkındaki sû-i kanaâtlarından  dolayı da ayrıca pişman oldular. Şeyh Üftâde onlara:

“- Gördünüz ya Hüdâyî’nin kemâlini, o bu hilâfete çoktan hak kazandı.” buyurdu.

Hüdâyî, şeyhinin nezdinde seyr u sülûkünü ikmâl edince Sivrihisar’a halîfe olarak gönderilmişti. Burada daha önce “tarîk-ı esmâ” tahsîl ettiği Baba Yûsuf Efendi’ yi ziyâret etmek istemiş; fakat öldüğünü öğrenince bu sefer kabrini ziyârete gitmişti. Hüdâyî onun türbesinde murâkabeye varınca Baba Yûsuf zâhir olmuş ve:

“- Hoş geldînîz, bu makâm bizim değil, sizindir.” demişti.

Bilâhare Hüdâyî, ma’nevî işâretle Bursa’ya dönmüş ve şeyhine bir müddet daha hizmet etmişti.

Hz. Hüdâyî, şeyhine abdest suyunu ısıtarak hazırlardı. Bir gün abdest suyunu ısıtmakta gecikmiş, şeyhi kalkıp su isteyince ibriği alıp odadan dışarı çıkmış ve kalbinin üstüne koyarak “zikrullah” ile ısıtmıştı. Bilâhare şeyhinin eline suyu dökünce Hz. Üftâde:

“- Oğlum bu ateş ile ısınmış değil, haydi iki aslan bir post üzerinde oturamaz. Sana Üsküdar tarafı zâhir oldu.” buyurmuştu.

Şeyhlik Dönemine Aid Menkıbeleri

Bursa’dan ayrılan Hüdâyî, İstanbul’a gelince –menkabelere göre- Rum Mehmet Paşa civârında İkâmet etmeğe başladı. Bu devrede zamanın pâdişâhı şöyle bir rü’yâ görmüştü:

“Nemçe kralı ile güneş tutmuş ve kendisi arka üstü yere düşmüş, kral pâdişahın üstünde kalmıştı.” Zâhiren pek acıklı görünen bu rü’yânın yorumunda ta’bîrcileri acz ızhâr etmişlerdi. Bunun üzerine rü’ya ta’bîr edilmek üzere yazılıp Şeyh Mahmûd Hüdâyî’ye gönderildi.

Pâdişâh’ın mektubunu getiren elçi, Hz. Hüdâyî’nin hücresine gelince kapıyı çaldığında bizzat Hüdâyî kapıyı açtı ve elçiden mektubu alarak mütâlaa etmeden pâdişâha verilmek üzere zarf içinde bir başka mektûp verdi. Pâdişâh’a takdîm edilen bu mektûp açılınca rü’yânın şöylece ta’bîr ve tefsîr edildiği hayretle görüldü:

“Cenâb-ı Hak, insan vücûdunda sırtı, cemâdât arasında da arzı (yeryüzü) en kuvvetli olarak yaratmıştır. İnsanın sırtı ile arzın temâs ve ictimâından iki kuvvet cem’ ve hâsıl olur. Binâenaleyh Hz. Pâdişâh’ın yere arka üstü temâsıyla iki kuvvet birleşmiş oluyor. Bu yüzden a’dâ (düşmanlar)’a galebe-i islâm ve zafer mukarrerdir.” Rü’yânın bu şekilde ta’bîri sultânı son derece memnûn etmiş, sultân, Hüdâyî’ye bir takım hediye ve ihsânlar göndermişti. Hattâ bilâhare pâdişâhın bizzat gelip intisâb ettiği de rivâyet edilir.

Bu esnâda Hüdâyî’nin hanımı hâmile olup doğumu da yaklaşmış bulunduğundan Hüdâyî’ye:

“– Bursa’da kadılık ve müderrisliği terkettin, malını mülkünü şuna buna vererek elde avuçta bir şey bırakmadın. Dünyâ’ya gelecek yavruyu sarıp sarmalayacak bir hırka parçası bile yok.” diyerek serzenişlerde bulunuyormuş. Tam bu sırada pâdişâhın hediyye ve atiyyesini getiren me’mûr kapıyı çalıverince Hz. Hüdâyî:

“– Hâtun, istediğin dünyâlık geldi, haydi al!” emriyle zevcesinin hâtırını da tatyîb etmişti.

Sultân Ahmed, Üsküdar’a gittiği bir günde çarşıda Hz. Hüdâyî’ye tesâdüf eder. Derhal atından inerek yerine şeyhini oturtup kendisi de atın arkasından yaya olarak yürümeye koyulur. Hüdâyî’nin gönlü koca pâdişâhın yaya olarak yürümesine râzı olmaz ve:

“– Sırf şeyhimin duâsı ve emri yerini bulsun diye bindim.” der ve böylece de şeyhi Üftâde’nin:

“– Oğlum, pâdişâhlar rikâbında yürüsün” şeklindeki duâsı yerine gelmiş olur.

Sultân Ahmed’in bu hâdise üzerine aşağıdaki beyitleri inşâd ettiği söylenir:

Vârımı ben Hakk’a verdim ğayrı vârım kalmadı

Cümlesinden el çekip pes dû cihânım kalmadı

Çünki hubbullah erişdi çekdi beni kendüye

Açdı gönlüm gözünü gayrı gümânım kalmadı

Evliyâ’nın himmeti yakdı beni kal’ eyledi

Sâfiyim buldum safâyı dû-cihânım kalmadı

Ahmed ider yâ ilâhî sana şükrüm çok-durur

Hamdu li’llâh aşk-ı Hak’dan ğayrı vârım kalmadı.

Hüdâyî’nin en yaygın menkabelerinden biri de şiddetli bir kasırga esnâsında, kayıkçıların bile denize çıkmağa cesaret edemediği bir günde Sultân Ahmed Câmii’nde Cum’a vaazına yetişmek üzere bindiği kayığın dört yanında denizin süt-limân olmasıdır.

Bu esnâda Topkapı Sarayı’nda Yalıköşkü yakınındaki fevkânî sultân kasrından dalgaları seyreden Sultân Ahmed’in yıldırım isâbet eden kasrının bir süre yıkılmayışı ve canının kurtulması da Hüdâyî’nin kerâmeti sayılmaktadır. Bu menkabenin yaygınlığı yüzünden kayıkçılar arasında Üsküdar’dan Sarayburnu’na kadar giden bir yolun bulunduğuna inanılır ve bu yola “Hüdâyî Yolu” denilirdi.

Devrin Sultânı, vezîr-i a’zamını azletmiş ve vezâret mührünü Üsküdar’da oturan bir başka vezîre göndermişti. Ancak elçi bir deniz kazasına uğrayarak boğulmuştu. Bu haber sultâna ulaşınca derhal Hüdâyî’ye gitti ve olanları anlattı. O da seccâdenin altından suları damlayarak aldığı mührü sultâna takdîm etti.

Sultân Ahmed, tenezzühe çıktığı bir gün et kızartmak için bir çukur açtırıp ateş yaktırmıştı. Et, ateşte güzelce kızartılıp yenilmek üzere hazırlandığında Hz. Hüdâyî teşrîf etti. Ve pâdişâhı “zehirlidir” diye eti yemekten men’etti, et orada bulunan bir köpeğe verildiğinde köpek bir müddet sonra öldü. Daha sonra ateş yakılan yer kazıldığında Hüdâyî’nin haber verdiği gibi zehirli bir yılanın parçalarına rastlandı.

Sultân Ahmed’in kendisine büyük bir muhabbetle bağlı bulunduğu Hüdâyî, saraya da’vetli olduğu bir günde abdest tazelemek murâd etmişti.

Hüdâyî’ye abdestini tazelerken suyunu bizzat sultân dökmüş, havlusunu da pâdişâhın annesi (vâlide sultân) tutmuştu. Vâlide Sultân havluyu verirken gönlünden “Hz. Şeyh’in bir kerâmetini görseydim” diye geçirmişti. Hz. Hüdâyî de keşfen duruma muttali’ olunca:

“– Hayret, ba’zı kimseler bizden kerâmet isterler. Cihan pâdişâhı elimize su döküyor, vâlideleri havlu tutuyor bundan daha büyük kerâmet mi olur?” buyurmuştu.

Hüdâyî’nin kimyâ ilmine vukûfunu duyan bir merâklı, kendisinden kimya öğrenmek üzere müracaat eder ve ondan “bu ilmi bilip bilmediğini” sorar. Hüdâyî de bu ilmi bildiğini altında oturduğu asma ağacından üç def’a yaprak koparıp üfleyerek “altına tahvîl etmek sûretiyle” gösterir.

Arkasından Hüdâyî’nin yaptığını yapmak isteyen merâklı, muvaffak olamayınca Hz. Hüdâyî ona:

“– Oğlum kimya ilmini öğrenmek nefsini kimyâ etmekten ibârettir” der.

Şöhreti her yana yayılmış olan Hüdâyî’nin durumunu bir fakîr seyyâh da duyup dergâhına gelerek huzûrunda kalben ve rûhen feyz bulmak ister.

Huzûra geldiğinde hiç ummadığı bir tarzda şeyhi çok kıymetli bir kürkün içinde görünce şaşırır ve bunu tarîkatla ma’neviyâtla bağdaştıramaz. Vakit ikindi namazı vaktidir ve cemaat henüz sünnet kılmak üzere ayağa kalkarken farz için kâmet getirilip ayağa kalkılır. Bu sırada dervişin gönlünden “sünnet kılınmadan farza duruluyor” şeklinde bir mülâhaza geçer ve bu esnâda Hüdâyî’nin kolundan tuttuğu derviş, arkasındaki postu yere bırakır. Hüdâyî de sırtındaki kürkü çıkararak tam farza duracakları anda seyyâh ile beraber kendilerini huzûr-ı Beyt-i Mukaddes’de bulurlar. Seyyâh hayretler içinde namazı ikmâl ettikten sonra:

“– Efendim postum dergâhta kaldı” deyince Hz. Hüdâyî de:

“– Bizim kürk de orada kalmadı mı?” diye mukabele eder ve her ikisi de tekrâr bir anda hankâha dönerler. Bilâhare Hz. Hüdâyî bu bîçâreye i’zâz ve ikramda bulunur.

Bir gün pâdişâhın vekil olarak gönderdiği nedîmlerinden biri, Hüdâyî’yi dergâhında bulamayınca Bulgurlu’daki Çilehâne’sine gider. Orada Hz. Hüdâyî’yi karşısına aldığı bir gençle sohbet eder bir halde bulur. Pâdişâhın nedîmi hemen selâm verip baş kestikten sonra geri döner ve mal bulmuş mağribî gibi koşarak bu durumu pâdişâha yetiştirir. Bunu işiten pâdişâh ertesi gün Üsküdar’a gelir ve aynı hâli o da görür. Bir müddet sonra pâdişâh müsâade talebiyle kalkmak isteyince Hüdâyî:

“– Biz de karşıya geçmek istiyoruz, kayığa kabûl olunursak biz de gelelim.” der.

Teklif kabûl edilip beraberce karşıya geçerlerken bir ara pâdişâhın eli küpeştede iken parmağındaki yüzüğü denize düşer. Yanlarındaki genç hemen atlar ve yüzüğü pâdişâha uzatarak ortadan kaybolur. Pâdişâh:

“– Aman çocuk boğuldu” diye bağırınca Hüdâyî:

“– Senin sû-i zanla gördüğün bu mahcûb civan Hızır’ın kardeşi İlyâs’tır.” der.

Zenginin biri Hz. Hüdâyî’nin kemâlâtını yakından görmek arzusuyla şeyhin huzûruna varır. Ziyâreti müteâkıb avdetinde şeyhin seccâdesinin yanına bir kese altın bırakınca Hz. Hüdâyî:

“– Efendi, bırakmış olduğunuz akçe ile hem dünyâ hem ukbâ ma’mûr edilir, o velîye de deliye de lâzımdır. Ber-hayât bulunanlara da memât olanlara da gereklidir. Bu sebeplerden dolayı bit-tab’ mahalline; hayra sarf olunmak üzere kabûlünde mahzûr görmüyorum, adem-i kabûlü ile reddini muvâfık bulmuyorum.” der. O zât da:

“– Efendim, abd-i âcizin kalbinde tuttuğu ve rûhunda gizlediği fikir ve niyyet aynen yâd ve îrâd buyurduğunuzdur.” diyerek Hz. Pîr’in reşâdetlerinden hisse-çîn-i istifâde olarak geri döner.

Sultân Ahmed bir gün Hz. Hüdâyî’yi ziyârete gelir. Hüdâyî’nin arzusu üzerine birlikte tenezzühe çıkarlar. Karacaahmed mezarlığına vardıklarında Hz. Hüdâyî Sultân’a:

“– Bugün sana kendimi göstereyim mi?” diyerek kabristan cânibine bakarak “Kûmû” hıtabında bulununca kâmilen ehl-i kubûr ekin gibi kabristan içinde zuhûr etmeğe başlar. Pâdişâh’ın durumu görmesinden sonra Hüdâyî, “Ûdû” diyerek ehl-i kubûru eski hâllerine döndürür.205

Hz. Hüdâyî devrinde pek şiddetli bir vebâ zuhûr eder ve İstanbul’un her tarafında hemen her gün binlerce kimse vebâdan ölmektedir. Hastalığın böyle artarak halkı tehdid etmesi ahâlîyi telâşlandırır. Bu yüzden de bir gün toplânarak duâ etmesi için Hz. Pîr’e müracaat ederler. Hz. Hüdâyî de:

“– Bu gibi husûsata karışmak meşrebimize muvâfık değildir.” der. Halk “istişfâ” da ısrar edince o da:

“– Karacaahmed Kabristanı’na gidînîz. Orada bir servi ağacının altında sâdece bir hasırı bulunan uryân bir kimse yatmaktadır –ki kendisine “Hasîrpûş Dede” denilir- varın ona mürâcaat edin. Eğer mürâcaatınız kabûl edilmezse tarafımızdan selâm söyleyin.” diyerek gelen halkı oraya sevkeder.

Halk bu mahall’e vardıklarında hakîkaten çıplak bir kimsenin hasıra bürünerek yatmakta olduğunu görürler. Kendisini uyandırarak meramlarını arzederler. Fakat bu zât kendilerini hiddet ve şiddetle kovarak tekrâr geri yatar. İkinci def’a ihtâr ve îkâz ile uyandırdıklarında Hz. Pîr’in selâmını tebliğ ederler. Bunun üzerine o zât hemen ayağa kalkar ve Hüdâyî’nin selâmını ayakta alır. Arkasından:

“– Bugün bir kişinin cenâze namazı kılınsın da hastalık mündefi’ olsun” diye duâ ederek Hz. Pîr’in başka emri olup olmadığını sorar. Halk şeyhin murad ve arzûsunun bundan ibâret olduğunu söyleyerek geri dönerler. Gerçekten de o gün bu hastalıktan bir kişi daha ölünce hastalık tamamiyle ortadan kalkar.

Aziz Mahmud Hüdayi Hazretleri’nin Müntesiblerine Duası

Hz. Hüdâyî, bir gün Sultân Ahmed Han’la sohbette iken Sultân Ahmed kendisine:

“– Abdülkâdir Gîlânî hazretlerinin kıyâmet gününde müntesiblerinden pek çok günahkâra şefâat buyuracağına dâir bir rivâyet var. Bunun sıhhati ve adem-i sıhhati mevzûunda ne buyrulur?” diye sormuş Hz. Hüdâyî de bir an murâkebeye vardıktan sonra “rivâyetin sıhhatini” haber vermişti. Bunun üzerine Sultân Ahmed:

“– Sizin bizlere vaad ve tebşîriniz yok mudur?” deyince Hz. Hüdâyî ellerini açarak:

“– Kıyâmete kadar tarîkatımıza intisâb edenler, ömründe bir kerre türbemizin önünden geçtiğinden “Fâtiha” okuyanlar bizimdir. Bize mensûb olanlar denizde boğulmasınlar, âhır ömürlerinde fakîrlik görmesinler! Îmanlarını kurtarmadıkça gitmesinler ve öleceklerini bilsinler ve haber versinler!” diye duâ buyurmuştu. (Mehmed Gülşen Efendi, bu duâ ile ilgili olarak: “Bu duâ-yı müstecâb sayesindedir ki, tâ Hz. Pîr’in devrinden şimdiye kadar ‘Celvetiyye Tarîkatı’ mensûblarından hiçbir ferdin denizde boğularak vefâtı vâkî olmadığı gibi birçok celvetî mensûbu da zaman-ı vefâtlarını sarâhaten haber vermişler veya remiz ve işâretle beyân etmişlerdir.” Külliyât, 10.)

Aziz Mahmud Hüdayi Hazretleri’nin Eserleri

Azîz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri’nin tesbit edebîldiğimiz eserlerini şu şekilde sıralamak mümkündür:

Arapça Eserleri: 1 – Ahvâlu’n-Nebiyyi’l-Muhtâr aleyhi Salevâtullahi’l-Meliki’l-Cebbâr. 2 – Câmiu’l-fazâil ve kâmiu’r-rezâil. 3 – el-Es’ile ve’l-ecvibe fi ahvâli’l-mevtâ, (Hâlu’l-ervâh ve ahvâlu’l-mevtâ). 4 – Fethu’l-bâb ve refu’l-hıcâb. 5 – el-Fethu’l-ilâhî. 6 – Habbetu’l-mahabbe. 7 – Hâşiye Kuhistânî fî şerh-ı fıkh-ı Keydânî. 8 – Hayâtü’l-ervâh ve necâtü’l-eşbâh. 9 -  Hulâsatü’l-ahbâr fî ahvâli’n-Nebiyyi’l-Muhtâr. 10 – Keşfu’l-kınâ an-vechi’s-semâ. 11 – el-Mecâlisu’l-va’zıyye. 12 – Mecmûa-i Hutab. 13 – Merâtibu’s-sülûk. 14 – Miftâhu’s-salâh ve mirkâtü’n-necâh. 15 – Nefâisü’l-mecâlis. 16 – Şemâilu’n-nübüvveti’l-Ahmediyyeti’l-Muhammediyye. 17 – et-Tarîkatü’l-Muhammediyye vesîle ilâ’s-seâdeti’s-sermediyye. 18 – Tecelliyât. 19 – Vâkıât.

Türkçe Eserler: 1 – Divân (-ı İlâhiyyât). 2 – Ecvibe-i Mutasavvifâne. 3 – Mirâciye. 4 – Nasâyıh ve Mevâız. 5 – Necâtü’l-ğarîk fi’l-cem’i ve’t-tefrîk. 6 – Tarîkatnâme. 7 – Tezâkir (veya Mektûbât).

Kitabı temin etmek için tıklayınız...

Kaynak: Prof. Dr. Hasan Kamil Yılmaz, Aziz Mahmut Hüdayi, Erkam Yayınları

İslam ve İhsan

AZİZ MAHMUD HÜDAYÎ HAZRETLERİ’NİN YAŞADIĞI DÖNEMDE SİYASİ VE SOSYAL DURUM NASILDI?

Aziz Mahmud Hüdayî Hazretleri’nin Yaşadığı Dönemde Siyasi ve Sosyal Durum Nasıldı?

AZİZ MAHMUD HÜDAYİ HAZRETLERİ TÜRBESİ NEREDE?

Aziz Mahmud Hüdayi Hazretleri Türbesi Nerede?

AZİZ MAHMUD HÜDAYİ HAZRETLERİ KİMDİR?

Aziz Mahmud Hüdayi Hazretleri Kimdir?

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle