Aziz Mahmud Hüdayî Hazretleri’nin Yaşadığı Dönemde Siyasi ve Sosyal Durum Nasıldı?
Siyasi ve sosyal çalkantıların yaşandığı bir dönemde Aziz Mahmud Hüdayî Hazretleri, Osmanlı padişahlarıyla nasıl bir ilişki kurdu? Bu zor zamanlarda nasıl bir manevi rol üstlendi?
Azîz Mahmûd Hüdâyî, bir asra yaklaşan ömrü (948/1541-1038/1628) boyunca sekiz pâdişah (Kanûnî Sultân Süleyman, II. Selim, III. Murad, III. Mehmed, I. Ahmed, I. Mustafa. II. Osman (Genç Osman), IV. Murad) devrini idrâk etmiş ve asrında gerek eserleri, gerekse sohbet, irşâd, vaaz ve nasîhatlarıyla haklı bir şöhrete kavuşmuştur.
AZİZ MAHMUD HÜDÂYÎ HAZRETLERİ’NİN YAŞADIĞI DEVRİN SİYASÎ VE SOSYAL DURUMU NASILDI?
Hüdâyî, Osmanlı Devleti’nin yükselişinin zirve noktası olarak kabûl edilen Kanûnî Sultân Süleyman devrinde doğmuş, gittikçe artarak sosyal bünyeyi saran birçok ictimâî âfetlerin yayıldığı bir devrede yaşamıştır. Yani onun hayâtı, Kanûnî devrini içine aldığı gibi Yeniçeri ocak nizamının bozulmaya başladığı ve nihayet “Genç Osman Vak’ası” ile bir pâdişahın katledildiği teşevvüş ve anarşi devirlerini de içine almaktadır. el-Hâsıl, onun yaşadığı devir, saâdetlerle felâketlerin iç içe bulunduğu bir devirdir.
Kanûnî devrinde hudutları Viyana, Mısır, Mağrib (Kuzey Afrika), Hindistan ve Îran’a kadar genişlemiş olan devletin ictimâî, ilmî, siyasî nizamı gibi askerî nizamı da karada ve denizde altın devrini yaşıyordu.
Hüdâyî’nin çocukluk ve tahsîlini ikmâl devresine rastlayan bu devirden sonra devletin bütün müesseseleriyle duraklamaya başladığını görmekteyiz.
II. Selim Dönemi
Başta pâdişah II. Selim (974/1566-982/1574)’in, babası Kanûnî ve dedesi Yavuz (918/1512-958-1520) kadar devlet işlerini liyâkat ile kavrayamaması ve devlet işlerini irsen ve hukûken yürütmekten öte bir fonksiyonu bulunmaması siyasî, idarî, askerî inkırazlara zemîn hazırlıyordu. Ancak II. Selim’in en büyük avantajı babasından miras kalan Sadrazam Sokullu Mehmed Paşa (987/1579) gibi tecrübeli bir devlet adamına sahip bulunmasıydı.
Bu devirde Osmanlı’nın üç kıtaya hükmetmiş olmanın gururu ve güven duygusu içinde Yahudi ekalliyete bir âtıfet olarak verdiği “iktisadî ve ticarî işlerle meşgul olma müsaadesi” zamanla “devlet-i aliye”’nin başına telâfîsi imkânsız gâileler açmıştı. Nitekim Yasef Nassi (996/1588) adlı Yahudi tâciri, bu imtiyazdan faydalanarak Osmanlı Devletini ilk yaralayanlardan biridir.1
Pâdişahların seferlere iştirâk etmemesi gibi bir bid’atı getiren II. Selim, sekiz yıl kadar işgâl ettiği Osmanlı tahtında memleketin îmârı ve san’atın ibkası zımnında ba’zı hizmetlerle meşgul iken değerli devlet adamları Sokullu Mehmed Paşa, Sinan Paşa (1004/1596) ve Piyale Paşa (1001/1593) ile Kılıç Ali Paşa (995/1587) gibi paşalarda devlet ve fütûhât işleri ile meşguldü. Filvâkî bu devirde fütûhât kısmen duraklamakla beraber Kıbrıs adası gibi stratejik ehemmiyeti bulunan bir adanın fethi bu zamana müsadiftir. (979/1571).
Bu devrede Mîmâr Sinan (958/1551) ile mîmâride, Bâkî (1009/1600) ve Fuzuli (963/1556) ile edebîyat ve şiirde, Karahisarî (963/1556) ile hüsn-i hatta, Sokullu Mehmed Paşa ile devlet idareciliğinde en ihtişamlı örneklerini vererek zirveye ulaşmış bulunan Osmanlı tekevvününü hazmedemeyen hasûd Garb’ın da yavaş yavaş ona karşı vaziyet almaya başladığını görüyoruz.
III. Murad Dönemi
II. Selim’in yerine tahta oturan III. Murad (982/1574-1003/1595)’ın iyi bir tahsîl gördükten sonra devlet işlerinde pişmiş olmasına rağmen ibtilâ derecesinde kadın ve para düşkünü olması en büyük zaafıdır.2 Gerçi Sokullu Mehmed Paşa hâlâ sadâret mevkiinde bulunmakta idiyse de III. Murad babası gibi devlet işlerini tarafsız bir müşâhid durumunda takîp yerine, yerli yersiz müdâhalelerle ahengi bozmaktaydı. Buna pâdişahın kadınlara olan düşkünlüğünü istismar eden Nûrbânû Valide Sultân (991/1583) ile hanım sultân Safiye (1014/1605)’nin mücâdelesi inzimâm edince devlet işleri iyiden iyiye açmaza giriyordu.3
Başlangıçta sâdece saltanat müessesesinde görülen bu bocalama alâmetleri, zamanla tokluğun ve aşırı güvenin verdiği rehâvet netîcesinde bütün devlet bünyesinde yaygınlaşma isti’dâdı göstermeye başladı.
Batı’da Avusturya ile sekiz yıllık sulh muâhedesi imzalanırken Doğu’da Îran’da Şah Tahmasb’ın ölümü üzerine taht kavgalarının başlamasından istifâde etmeyi düşünerek sefere çıkmış olmak, on iki yıl sürecek Osmanlı-Îran savaşlarına sebep olmuştu. Bu arada Sokullu’nun ölümü (987/1579) de harbin bu kadar uzamasına müessir olmuştu. Devletin malî ve askerî gücüne çok pahalıya mal olan bu on iki yıllık savaş, Îran tahtına oturan Şah Abbas devrinde sona erdi (998/1590).
Ancak bu seferler sayesinde Tiflis, Gürcistan, Şirvan, Dağıstan, Tebriz ve Şamâhî Osmanlı Ülkesine katılmış bulunuyordu.4
Sokullu’nun vefâtından sonra devlet ricâli arasında başlayan rekâbet de devletin başına birtakım felâketlerin gelmesine zemîn hazırlamıştı. Îran meselesi halledilip Safevî sulhü gerçekleştirildikten sonra Ferhad Paşa (1004/1596)’nın bu başarısı sadrazam Sinan Paşa’yı Avusturya üzerine harb ilanına tahrik etmişti. Zâten bahâne de hazırdı: Bosna Beylerbeyi Hasan Paşa Avusturya’ya akın yaptığı bir sırada askeri ile pusuya düşürülerek şehîd edilmişti. Bu hâdise bahâne edilerek Avusturya’ya harb ilan edildi. Bu sûretle de devletin başına Sultân I. Ahmed devrine kadar devâm edecek bir gâile açılmış oldu.
Sinan Paşa Avusturya’ya harb ilan etmekle her ne kadar Yanıkkale’yi geri almışsa da o devirlerde garbdaki mezhep mücâdelelerinden istifâde edebîlecek diplomasi anlayışını gösteremediği gibi bu yüzden haçlı zihniyetinin hortlaması netîcesinde Boğdan’da büyük bir katliâma seyirci kalmıştı. (1003/1594)5
Garbın ateş çemberi ile kuşatmaya çalıştığı Osmanlı tahtında bulunan III. Murad ise henüz durumun vehâmetini kavrayamamış, kendinden emin bir safdillikle şehzâdesi Mehmed’in sünneti için hazırlattığı merâsimin icrâsı ile meşguldü.
Daha hazin olanı şu ki, düğünde hüner ve maharetleriyle halkı eğlendirerek pâdişahı son derece memnun eden hokkabaz ve cambaz takımı, an’anelerin, teâmüllerin hilâfına yeniçeri ocağına kaydedilmişti. Böylece başlangıçta çok sıkı esaslarla zabt u rabt altına alınmış bulunan bu ocak, kuruluşundan iki yüz küsür sene sonra ilk yarayı almış bulunuyordu. (990/1502)6
Gerçi yeniçeri ağası Ferhad Ağa, an’aneyi çiğnememek için diretmiş ve bu yolsuzluğa göz yummaktansa istîfâyı tercih etmişti. Ancak yerine gelen Yûsuf Ağa ise töreyi çiğneyerek birçoklarının ocağa kaydedilmesinde mahzur görmemişti. Yeniçeri Ocağı artık sâdece devşirmelerin bulunduğu bir ocak olmaktan çıkarak uzviyyetine aldığı bu yara ile bünyesi büsbütün marîz ve mâlul duruma düşmüştü. Ocağın mevcudu ise en ihtişamlı devirlerde bile yirmi bini geçmezken açılan bu gedikten giren ulûfe ve bahşiş merâklılarıyla bu sayı kısa zamanda yüzbinlere bâliğ olacaktı.
Devletin an’aneleşmiş birtakım prensiplerinden taviz verilmeye başlanmasının yanı sıra ülkenin iktisadî ve malî bünyesine çöreklenmeye çalışan Yahudi ekalliyeti de pâdişahın çok sevdiği Venedik asıllı karısı Safiyye Sultân vâsıtasıyla kendi namlarına birtakım imtiyazlar devşirmekle meşguldü. Bilhassa Yasef Nassi adlı yahudînîn organize ettiği bu faâliyet iktisadî hayâtımızın kilit noktalarını ele geçirmekle netîceleniyordu.7
Diğer taraftan devletin toprak nizamına da kurt düşmüş tîmâr ve zeâmetler erbâbına verilmemeye, rüşvetle liyâkatsizlerin eline geçmeye başlamıştı.
Böylece de siyasî, askerî sâhalardaki yaralar gibi iktisadî ve malî alanlardaki rahneler devletin tedennîsi ve bocalamasına âmil oluyordu.
Dâhilî durum inhitat arzederken, dış düşmanlar da el ele vererek gerçek bir haçlı zihniyetiyle imparatorluğu askerî, siyasî ve iktisadî bir abluka içine almaya çalışıyorlardı. Bu devirde Osmanlı Devleti, batıdan Avusturya, Rusya, İngiltere ve Fransa’nın baskısına; doğudan da Îran’ın tazyikine tek başına mukâbele etmek durumunda idi.
Bu yüzden de artık savaş meydanlarında mağlub olmaya başlanmış ve bitmek bilmeyen dâhilî ve haricî ibtilâllar da sık sık sadrazam değiştirmek gibi sathî birtakım tedbirlerle ortadan kaldırılmaya çalışılmıştı.
III. Mehmed Dönemi
III. Mehmed Devri (1003/1595-1012/1603)’nde iyiden iyiye bozulan garb cephesinde yeni bir zafer kazanmak ve halkın “kuvve-i mâ’nevîyye”sini takviye etmek için vezîr-i âzam Sinan Paşa ve şeyhül-islâm Hoca Sâdeddin Efendi (1008/1599) pâdişahı terk edilen bir an’anenin ihyâsına teşvîk ettiler.
Pâdişah ordû-yi hümâyûnun başında sefere iştirâke karar vermesinden sonra otağ-ı hümâyûnun Dâvud Paşa’daki an’anevî yerine kurulmak istenmesi üzerine yerinin unutulduğunun anlaşılması, devletin içinde bulunduğu hazin tabloya iyi bir misaldir. Ordusunun başında sefere iştirâk eden III. Mehmed, Eğri’yi fethedip halkın arzusuna tercüman olduğu gibi unutulan bir an’aneyi ihya etmiş oldu.8
Ordu dış düşmanlarla uğraşırken içeride de isyanlar zuhûr edip celâllîlerin devletin başına belâ olmaları, koca imparatorluğun işin iyice güçleştirmekteydi.
I. Ahmed Dönemi
Celâlî ayaklanmaları, genç yaşta ölen babasının yerine pâdişah olan I. Ahmed devri (1012/1603 - 1036/1617)’nde tercrübeli devlet adamı Kuyucu Murad Paşa (1020/1611) tarafından bastırılabildi.9
Dedesi III. Murad devrinden beri bir miras gibi devâm edip gelen Avusturya-Macar muharebeleri de yine I. Ahmed zamanında Zitvatorok andlaşması (1015/1606) ile sona ererken10 Îran meselesi de sulh yoluyla halledilmiş oluyordu. (1021/1612).11
Devrin genç, zeki, şair ve derviş-meşrep pâdişahı I. Ahmed yaptırdığı zarif câmii ile Osmanlı mîmârisinin şaheserini nesillere armağan etmişti.
II. Osman veya Genç Osman Dönemi
I. Ahmed’in yirmi yedi yaşında vefâtını müteâkib yerine “Deli Mustafa denilen” I. Mustafa pâdişah olmuşsa da üç ay sonra hal edilerek yerine I. Ahmed gibi zekası erken gelişmiş küçük oğlu Osman (II. Osman veya Genç Osman) pâdişah oldu.
Devlet çarkındaki tıkanıklıkları görmekte gecikmeyen Genç Osman (1027/1618-1031/1622), tecrübesizliğine aldırmadan birtakım ıslahat hareketlerine girişmek istedi ve bu işe yeniçeriliğin ıslahı ile başlamanın uygun olacağını düşündü
Pâdişahın ıslahat fikrînin yeniçeri ocağı tarafından hissedilmesi, ocağı sultâna karşı daha da isyankâr bir tavır içerisine soktu. Ve nihayet yeniçeriler Lehistan muharebesi (1030/1621) esnâsında harbin muzafferiyetle netîcelenmesini önleyecek bir lâubâlîlik ve gevşeklik gösterdiler. Bu hâdiseden sonra birbirlerini iki ayrı hasım gibi görmeye başlayan saltanat ve ordu müessesesi âdetâ birbirlerini tasfiyeye hazırlanıyordu.
Pâdişahın hacca gitmek niyetini “kendilerinden nefret ve yerlerine Mısır ve Şam ahâlisinden asker yazmaya hazırlanmak” şeklinde telâkkî eden yeniçeriler pâdişahı hacca teşvîk eden hocası Ömer Efendi (1039/1629) ile diğerlerinin başını istediler. Pâdişah buna râzı olmayıp karşı çıkınca tecrübesizliğinin cezasını kanı ve canıyla ödedi.12
Askerî otorite bu sûretle siyasî otoriteye karşı en vahim bir hareketi gerçekleştirerek gerek kendi bünyesinde gerekse devletin bünyesinde yaralar açarken tekke ve medrese mensupları ise kendi muhitlerinde muhtelif halk tabakalarına hizmet etmeye çalışıyorlardı.
Genç Osman’ın şehâdetinden sonra tekrâr pâdişah olan I. Mustafa bu defa yine Osmanlı tahtını üç aydan fazla işgâl edemeyecekti.
IV. Murad Dönemi
I. Mustafa’nın yerine II. Osman’ın kardeşi IV. Murad (1032/1623-1049/1640)’ın pâdişah olduğu hengamda Anadolu ahvâli Celâlî İsyanları’yla iyiden iyiye karışmış, İranlılar da Bağdat’ı işgâl etmişlerdi. Genç pâdişah beş-altı ay kadar Celâlîlerle meşgul olup onları te’dip ettikten sonra ağırlığını Îran seferlerine vermiş, uzun yıllar bazan yenerek bazan da yenilerek bu işle uğraşmıştı.
Zaman zaman kazan kaldıran ocaklılar ise “kelle” istemekten vazgeçmedikleri gibi pâdişahın validesi Mahpeyker Kösem Sultân (1061/1651) da bu zorbalara iltifât etmekten geri kalmamıştı.
IV.Murad, yaşı yirmiyi bulup devlet işlerini büyük bir vukufla uhdesine aldığı zaman valide sultânı da tesîrsiz hale getirmesini bilmiş, zorbalara karşı ise etrafına topladığı sâdık adamlarıyla muvaffak bir mücâdele vermişti.
Azîz Mahmûd Hüdâyî, bir pîr-i fânî olarak devrini idrâk ettiği ve bizzat saltanat kılıcını kuşattığı13 bu pâdişahın saltanatı devrinde Hakk’a yürümüştü (1038/1628).
Görüldüğü gibi Hazreti Hüdâyî, saâdetin felâkete dönüşmeye başladığı bir devrede yaşamış, ufku kararan Devleti Aliyye’nin her sınıftan insanına İslâm tasavvufunun efsunkâr ruhunu üfleyip vicdânları Hakk’ın ve hakikatin sesine çağırarak irşâd ve tebliğ hizmetini gerçek bir liyâkatle yürütmüştü.
Dipnotlar:
- Ayverdi, Türk Târihînde Osmanlı Asırları, II/26 vd.; Dânişmend, İ. Hami, İzâhlı Osmanlı Târihi Kronolojisi, İstanbul 1971, III/391 vd.
- Dânişmend, Kronoloji, III/2.
- Uzunçarşılı, O.T., III/42-44.
- Dânişmend, Kronoloji, III/117.
- A.e., III/128-129 vd.
- A.e., III/58 vd.; Ayverdi, II/20.
- Tanyu, Hikmet, Târih Boyunca Yahûdiler ve Türkler, II. Baskı, I/149; Ayverdi, a.g.e., II/26 vd.; Dânişmend, Kronoloji, III/391.
- Dânişmend, Kronoloji, III/168 vd.
- A.e., III/248, 249, 252.
- A.e., III/240.
- A.e., III/257.
- Uzunçarşılı, O.T., III/134; ayrıca bkz. Hüdâyî – Genç Osman bölümü.
- Hüdâyî’nin IV. Murad’ın kılıç kuşatması için bkz. ilerideki Hüdâyî – IV. Murad bölümü.
Kaynak: Prof. Dr. Hasan Kamil Yılmaz, Aziz Mahmut Hüdayi, Erkam Yayınları



YORUMLAR
-
İlk yorumu yapan siz olun!