CÜZ’Î İRÂDE NEDİR? KÜLLÎ İRÂDE NEDİR? NASIL GERÇEKLEŞİR?

0

İnsanoğlunun müsbet veya menfîye, hayır veya şerre yönelik işleri yapıp yapmamaya dâir tercih kullanma salâhiyetine “cüz’î irâde” denir. “Küllî irâde” ise, yalnız Hak Teâlâ’ya mahsustur. Bu sebeple kul için mutlak hürriyet imkânsızdır. Doğmak, ölmek, ömür süresi, cinsiyet, milliyet, kâbiliyet gibi insanın müdâhale edemediği hususlar, kader-i mutlak muhtevâsına dâhildir. İnsanoğlu, zarûreten tâbî olduğu bu fiillerden mes’ûl değildir.

Cenâb-ı Hak, kuluna verdiği imkânlar nisbetinde onu mes’ûl kılar. Bundan dolayı insanın irâdesi dışında meydana gelen fiillerde, ne mükâfât ne de mücâzât vardır. Nitekim oruçlu bir kimsenin irâdesi dışında, unutarak yeyip içmesi orucu bozmaz ve bu sebeple herhangi bir cezâ tahakkuk etmez.

ALLAH’IN İZNİ OLMADAN YAPRAK BİLE KIMILDAMAZ

Cenâb-ı Hak, âyet-i kerîmede; “Allâh her şahsı, ancak gücünün yettiği ölçüde mükellef kılar…” (el-Bakara, 286) buyurduğu vechile, insanoğluna tâkatinden fazlasını yüklememiştir. Lâkin her insanı tâkati kadarından da mes’ûl kılmıştır. Tâkati olduğu hâlde îcâbını yerine getirmeyip suçu kadere yüklemek, kişinin gaflet ve cehâletinin eseridir. Kâinatta bir yaprak bile Allâh’ın irâdesi olmadan kıpırdayamaz. Yâni Cenâb-ı Hakk’ın her oluşta irâdesi bulunmakla birlikte, rızâsı ise sadece hayırdadır. Âyet-i kerîmelerde Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

“Şüphe yok ki Allâh zerre kadar haksızlık etmez…” (en-Nisâ, 40)

“Başınıza gelen herhangi bir musîbet, kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir. (Bununla beraber) Allâh birçoğunu da affeder.” (eş-Şûrâ, 30)

KADERİ SUÇLAMAK DOĞRU MU?

Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh- da, âdeta bu âyetlerin tefsîri sadedinde, cüz’î irâdeleri nisbetinde insanların mes’ûl olduklarını ve suçu kadere yıkmamak gerektiğini Mesnevî’sinde şöyle ifâde eder:

“Eğer sana bir diken batmış ise, bil ki o dikeni sen dikmişsindir! Şâyet yumuşak ve latîf kumaşlar içinde isen, o kumaşı da sen dokumuşsundur!”

Gözün görme, kulağın da işitme tâkati belli bir mesâfeye kadardır. O mesâfeden uzak olanı görmek ve işitmek imkânsızdır. Bunun gibi kazâ ve kaderin de lâyıkıyla idrâki, beşerî tâkatin üzerindedir. Çünkü bizler hâdiseleri sebep ve bahânelerle bilip çözmeye çalışırız. Onun ardındaki hikmeti ekseriyetle idrak edemeyiz. Nitekim kazâ ve kaderin sırrını soran birine Hazret-i Alî -radıyallâhu anh:

CÜZ’Î İRÂDEYİ İNKÂR ETMEK

“O mevzu, derin bir deryâdır!” buyurmuştur. Zekâsına güvenip o deryâda yüzmeye çalışanların pek çoğu, ya kulun hiçbir irâdesi olmadığını savunan “cebrîler”, ya da her hususta mutlak bir irâde sâhibi olduğunu iddiâ eden “kaderciler” gibi, bâtıl girdaplarda döner dururlar. Nihâyet o dipsiz ve sâhilsiz denizde boğulurlar. Bu yüzden insanın mes’ûliyetinin kaynağını teşkil eden irâdenin hududlarını doğru bir şekilde tesbit etmedikçe, yanlışa sürüklenmekten kurtulamayız. Kulu, fiilinin yaratıcısı görerek irâde ve tercih kudretini putlaştırmak gibi, cüz’î irâdeyi inkâr edip insanı otomat bir varlık olarak kabul etmek de dînimizin temel kâidelerine zıt bir keyfiyettir. Doğru olan, insanın bir irâde ve tercih sâhibi olduğu, ancak bunun da Cenâb-ı Hak tarafından bahşedildiğidir.

Akıl ve idrâkin âciz kaldığı böyle bir mevzûda, teslîmiyetle gönül âleminde bir miktar mesâfe daha kat etmek mümkünse de, bu işin sırrını mutlak mânâda çözebilmek mümkün değildir. Bunu kavrayıp haddini bilmek ve ötesini zorlamamak, kâmil bir kulluğun îcâbındandır.

Kaynak: Osman Nûri Topbaş, Son Nefes, Erkam Yayınları, 2013

Paylaş.

Yorumlar