KÜLLÎ İRADE VE CÜZ'Î İRADE NEDİR?

Kader mevzuunda derinleşmekten ziyâde onun hikmetini doğru bir şekilde kavramak, bu hususta en mühim ve kâfî bir ölçüdür.

Allah Teâlâ, insan için takdir buyurduğu fiilleri iki kısımda tecellî ettirmiştir.

1- EF'ÂL-İ IZTIRARİYYE (ZARÛRÎ FİİLLER)

Bunlar kendi arzu ve isteğimizin dışında gerçekleşir ki, tamamen kader ve kazânın tecellîsinden ibarettir. Bunun aksine hareket etmek aslâ mümkün değildir. Doğmak, ölmek, dirilmek, uyumak, acıkmak, bedenî yapımız, ömür süremiz ve benzeri durumlar hep kaderin bu kısmına dâhildir. Bunlara kader-i mutlak da denir ki, insanoğlu zarûreten tâbî olduğu bu fiillerden mes’ûl değildir.

Kaderin bu kısmına dâhil olan hususlarda kazâ vakti gelince insanların gören gözü görmez, işiten kulağı duymaz olur, kulun tedbiri hükümsüz kalır. Hazret-i Mevlânâ buyurur:

“Kazâ gelip çatınca, balıklar kendilerini denizden dışarı atarlar. Havada uçan kuşlar, yerde kendileri için hazırlanan tuzaklara koşmaya başlarlar. Böyle bir kader ve kazâdan ancak yine kader ve kazâya kaçanlar kurtulabilir.”

Zira Allah Teâlâ buyurur:

“...Allâh’ın emri mutlakâ yerine gelecek olan yazılmış bir kaderdir.” (el-Ahzâb, 38)

KADER, KÂİNATTAKİ DENGEDİR

Ancak kazâ ve kader deyince sadece meydana gelen âfet vesâire anlaşılmamalıdır. Kader, bir mânâda kâinâttaki dengeyi ve o dengenin ilâhî ölçüsünü ifâde eder. Allah Teâlâ buyurur:

“Biz, her şeyi bir kadere/ölçüye göre yarattık.” (el-Kamer, 49)

Onun için kaderin hükmünü tenkit, bir cehâlettir, tâbiri câizse bir hamâkattir. Zira onun hükmü, dâimâ yerli yerincedir. Meselâ içinde yaşadığımız âlemde bir an ve bir milimetre dahî şaşmayan bir denge ile devamlı dönen ve dünyamızı aydınlatan Güneş hakkında kimsenin endişesi yoktur. Herkes inanır ki Güneş, bir an dahî şaşmayan belirli bir nizam içinde her gün doğar ve batar. Bunun gibi -müsbet veya menfî- meydana gelen her hâdisenin de hikmeti bilindiği takdirde bilâ-istisnâ söylenecek yegâne söz dâimâ; “En doğrusu bu!” ifadesinden ibârettir.

En aşırı kâfirler bile kendi bünyelerinde takdîr olunan ilâhî tenâsüp, nizam ve cihazların işleyişine hayran olurlar. İlâhî takdîr programından Cenâb-ı Hakk’ın müsâadesi nisbetinde çözülebilen her sır, tenkit şöyle dursun, kâfir bile olsa akl-ı selîm sahibi her insanı, âdeta ebedî bir hayret ve şaşkınlık vâdisinde dolaştırmaktadır. Bu hususta ileri geri konuşanlar, sadece takdîrin sırrından habersiz olan, akıl ve idrâk mahrumlarıdır. Bunlar, hayır-şer, doğru-yanlış, hak-bâtıl bilmeyen cehâlet kurbanlarıdır.

KADER VE KAZÂ MEÇHULDÜR

Diğer taraftan mâlûmdur ki kader ve kazâ, bir meçhûldür. Bu da, hakîkatte fânî bir varlık olan insan için ilâhî bir lûtuftur. Zira bir kimse başına gelecek menfî-müsbet her şeyi bilse, onun için hayat yaşanmaz hâle gelir. Yemeden içmeden, çalışmadan el çeker. Ancak Cenâb-ı Hak, kader ve kazâyı gizlediği içindir ki, insanoğlu ölümle burun burunayken bile hayat ümidi taşır ve hayatî faâliyetlerden kopmaz. Bu da, dünya hayatında yaşamayı mümkün kılan muazzam ve mükemmel bir ilâhî nizamdır.

Hâsılı kalbin safâsı, kadere rızâda gizlenmiştir. Bunun aksi hiçbir hareket, fayda getirmez. Hazret-i Mevlânâ ne güzel buyurur:

“Sen, Allâh’ın verdiklerine râzı olmadıkça, rahat etmek ve kurtulmak ümidi ile nereye kaçarsan kaç, orada karşına bir âfet çıkar; gelecek olan belâ gelir ve yine sana isâbet eder.

Bilesin ki, bu fânî cihânın hiçbir köşesi tuzaksız değildir. Hakk’ı gönülde bularak ve O’na sığınarak, O’nun mânevî huzûrunda yaşamaktan başka kurtuluş ve rahat yoktur. Bak; bu fânî âlemde en emin yerlerde yaşayanlar da en güçlü zannedilenler de nihâyet ölümün tuzağına düşmüyorlar mı?

Sen fânî tuzaklardan emin olmaya değil, Hakk’a sığınmaya bak! O dilerse senin için zehri şifâ yapar, dilerse suyu zehir hâline getirir!”

2- EF'ÂL-İ İHTİYÂRİYYE (TERCİHE BAĞLI  FİİLLER)

Cenâb-ı Hak, kullarına cüz’î ve izâfî bir irâde lûtfetmiştir. Kul, bu irâdenin kullanılması ile vücûda gelen fiillerden mes’ûldür. Yaptığı şey hayırsa mükâfâta nâil olur, şerse cezâsını çeker. Allah Teâlâ, kulun kendi irâdesini kullanarak yapmak istediği fiili yaratır. Böyle fiillerde Cenâb-ı Hakk’ın yaratma sıfatının yanında bir de yapma (kesb) sıfatı vardır. Bu, kula âittir. Ancak Cenâb-ı Hak, kulun her istediği şeyi yaratmaz.

Diğer taraftan Allah katında zaman mevcut olmadığından Cenâb-ı Hak için olacak bir şeyin bilinmesi ile olmuş bir şeyin bilinmesi arasında fark yoktur. Biz, zamanlı bir âlemde fikir yürüttüğümüzden, Allâh’ın olacak şeyleri bilmesini, O’nun tarafından takdîr ve âdeta icbâr gibi telâkkî etmeye meyilliyizdir. Bu, içinde yaşadığımız zamanlı-mekânlı âlem sebebiyle hiçbir şeyi zamansız düşünemeyişimizden doğan bir zaaf ve acziyettir. Hâlbuki zaman perdesi kalktığında her şey aynı anda müşâhede edilir. Nitekim Allah Rasûlü -sallâllahu aleyhi ve sellem- Mîrac gecesindeki müşâhedelerini aktarırken bir yandan ezel âlemine vâkıf olarak:

(O gece) semâya yükseltildim. Öyle bir makâma çıktım ki, orada (kâinatın mukadderâtını yazan) kalemlerin gıcırtılarını duyuyordum.”[1] buyurmuş, diğer yandan da ebed âlemini seyrederek Cennet’e ve Cehennem’e en çok hangi tür insanların girdiğinden bahsetmiştir. (Buhârî, Rikâk 51, Müslim, Zühd 93)

KULLARIN MES'ÛLİYETİ, İRADE VE KUDRET

Zaman kaydından çıkarılarak Hazret-i Peygamber -sallâllahu aleyhi ve sellem-’e Mîrac gecesi ikrâm edilen bu hakîkat, Cenâb-ı Hak için her zaman vâriddir. Zira O, zaman kaydından münezzehtir.

Dolayısıyla zaman husûsundaki zaaf ve acziyet perdemizi araladığımızda görürüz ki, Allah Teâlâ kullarına mes’ûliyetleri nisbetinde irâde ve kudret; irâde ve kudretleri nisbetinde mes’ûliyet vermiştir. Bu böyle olmasaydı Rahmân ve Rahîm olan Allah, kullarına herhangi bir mes’ûliyet yüklemez ve onları emir ve nehiylerini yapıp yapmama husûsunda hesâba çekmezdi. Nitekim âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:

“Allah her şahsı, ancak gücünün yettiği ölçüde mükellef kılar. Herkesin kazandığı (hayır) kendine lehine, yapacağı (şer) de aleyhinedir…”

Bunun akabinde Cenâb-ı Hak şu duâyı öğretir:

“…Rabb’imiz! Unutursak veya hatâya düşersek bizi sorumlu tutma! Ey Rabb’imiz! Bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır bir yük yükleme! Ey Rabb’imiz! Bize gücümüzün yetmediği işler de yükleme! Bizi affet! Bizi mağfiret eyle! Bize merhamet eyle! Sen bizim Mevlâ’mızsın. Kâfirler topluluğuna karşı bize yardım eyle!” (el-Bakara, 286)

ALLAH'TAN BAŞKASINDA İRADE VAR MIDIR?

Cenâb-ı Hakk’ın, kullar için mes’ûliyet ve hesâbı takdir buyurması, bunu îcâb ettirecek bir seviyede onlara irâde, ihtiyâr (tercihte bulunabilme) ve kudret de lûtfettiğini gösterir. Bu hakîkati göremeyenlere Mevlânâ Hazretleri tefekkür âleminden şöyle seslenir:

“Eğri gidersen kalem eğri yazar, doğru gidersen saâdet doğurur.

Bir hırsız polis tarafından yakalanınca ona dedi ki: «Efendim, yaptığım iş Allâh’ın hüküm ve takdîridir.» Bunun üzerine polis şu cevabı verdi: «A efendi, benim yaptığım da Allâh’ın hüküm ve takdîridir. Hem kabahati işle hem de kadere havâle eyle; bu akıllının işi değildir.»

Sözün hulâsası şudur ki: Şeytan, insana şerri; rûh da hayrı gösterir. İhtiyâr (tercih etme) istîdâdı olmasa, ne diye uğraşırlardı ki!...

Ey cebrî! «Kul irâdesinde hür değil!» derken gûyâ Hak’tan aczi gidermek gâyesindesin, fakat görmüyorsun ki O’nun kulu mes’ûl tutmasındaki sırrı inkâr ederek -hâşâ- Allâh’a, bilgisiz ve ne yaptığını bilmeyen beşere âit bir sıfat izâfe etmektesin! O Hallâk-ı âlem, vermediği bir husûsiyetin tezâhürünü isteyip kullarına zulüm eyler mi? Sen aklını başına devşir de Cenâb-ı Hakk’ın niçin kullarına; «Şunu yap veya yapma!» diye emir verdiğinin hikmetini kavra! O’nun bu emir ve nehyi bile, verdiği irâdenin bir nişânesidir.

Hem dön de kendi âlemine bir bak; Allah’tan başkasında irâde yoksa neden malını çalan hırsıza öfkeleniyorsun. Neden birilerini düşman biliyor ve onlara gece-gündüz diş biliyorsun? Nasıl oluyor da irâdesi olmayanların sırtına günah ve suç mührünü vuruyorsun? Demek ki irâde var! Yoksa hapishanelere ne lüzum vardı!”

İRFAN ARTTIKÇA CÜZ'İ İRADE KÜÇÜLÜR

Burada ifâde edilmesi gereken bir husus daha vardır:

Kula lûtfedilen irâde ve ihtiyâra, ehemmiyetinden fazla değer vermek ve aklı her şeyin üzerine çıkarmak da doğru değildir. Nitekim ilimden ziyâde irfan arttıkça, beşerî irâde ve ihtiyârın küllî irâde karşısında ne kadar küçük olduğu kolaylıkla kavranır. Nihâyet küçük bir kırıntı hükmünde bir nasîb olan irâde-i cüz’iyye, “fenâ fillâh”a eren kullarda yok denilecek kadar azalır. Hele Allâh’ın, kullarının “gören gözü, tutan eli” olması[2] tarzında gerçekleşen fenâ fillâh yolunda ilerleyenler için cüz’î irâde, âdeta Güneş ışığı altında cılız bir mum ışığının yok olması gibidir.

Dipnotlar: [1] Buhârî, Salât, 1. [2] Bkz. Buhârî, Rikâk, 38.

Kaynak: Osman Nûri Topbaş, Hak Din İslâm, Erkam Yayınları

PAYLAŞ:            

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle