İmanın Sahih ve Makbul Olmasının Şartları Nelerdir?
İmanın sahih ve makbul olması için gereken şartları, imanı korumanın önemini ve imanı geçersiz kılan hâlleri öğrenin.
Bir kimse kelime-i şehâdet getiriyorsa yani Allah’ın varlığına ve birliğine, Hz. Muhammed (s.a.v.)’in Allah’ın Peygamberi olduğuna inanıyorsa, mü’mindir. Îmânın kazanılması kolaydır. Ama korunması o kadar kolay değildir. Cenneti hak etmek için son nefesini verinceye kadar îmânını korumak gerekir. Bu bakımdan îmânın sahih, geçerli ve makbul olması için şu şartlar gerekmektedir:
İMANIN SAHİH VE MAKBUL OLMASININ ŞARTLARI
1- Îmân, ye’s ve ümitsizlik halinde olmamalıdır. Bir kimse ömür boyunca kâfir olarak yaşayıp da ilâhî azâbı bildiren bir takım işaretler alır ve böylece ölümünün kesin olduğunu anlar, bundan sonra îmân etmeye kalkışırsa, bu îmân, sahîh ve geçerli değildir.1 Ölüm halinde, azâb görüldüğü, hayattan ümit kesildiği anda îmân fayda vermez. Din gaybî îmânı emreder. Yani görülmeyene ve ölmeden önce îmân, geçerlidir. Îmân, ölümden, gelecek için bir hayır kazanmaya imkân bulunacak kadar önce olmalıdır.2
“Görmediğime inanmam” sözü, küfür felsefesidir. Görülene zâten inanmak zorunluluğu vardır. Mühim olan görülmeyene îmândır.
“Artık o çetin azâbımızı gördükleri zaman, «Allah’a inandık ve O’na ortak koştuğumuz şeyleri inkâr ettik» dediler. Fakat azâbımızı gördükleri zaman îmânları kendilerine bir fayda vermeyecektir. Allah’ın kulları hakkında cârî olagelen âdeti budur. İşte kâfirler burada hüsrâna uğramışlardır” (Mü’min, 40/84-85) âyeti, hayattan ümidini kestikten ve ilâhî azâb işaretlerini gördükten sonra îmânın geçersiz olduğuna delildir.
Öldürülme ve bir organının kesilmesi gibi son derece ciddî, hayâtî tehdit ve tehlikeler karşısında kişinin îmânını gizlemesine, diliyle küfür izhâr etmesine izin verilmiştir.
“Kalbi îmân ile mutmain olduğu hâlde (dinden dönmeye) zorlanan hariç, kim, îmân ettikten sonra Allah’ı inkâr ederse, (ona Allah’ın gazâbı vardır!)” (Nahl, 16/106) âyeti buna delildir. Nitekim Kureyşli müşrikler, Ammâr b. Yâsir’in gözü önünde babası Yâsir ile annesi Sümeyye’yi işkence ile fecî bir şekilde öldürdüler. Sıra Ammâr’a gelmişti. O, mü’min olduğu hâlde bunu gizledi ve canını kurtardı. Konu Hz. Peygamber (s.a.v.)’e intikâl ettirilince, Hz. Peygamber (s.a.v.) Ammâr’ın doğru yaptığını söyleyerek onu teselli etti.3
2- Mü’min, zarûrât-ı dîniyyeden hiç birini inkâr etmemeli ve yalanlamamalıdır. Hz. Peygamber (s.a.v.)’in Allah tarafından getirip bildirdiği kesin olarak sâbit olan dînî hükümlere (emir ve yasaklara) “zarûrât-ı dîniyye” denir. Tevâtür yoluyla bize ulaşan dînî hükümlere inanma mecbûriyeti vardır. Bunlardan birini inkâr, kişiyi küfre götürür. Meselâ Kur’ân’ın Allah kelâmı olduğunu inkâr, küfür olduğu gibi eksik veya fazla olduğunu iddiâ da küfürdür.
Kur’ân’da bildirilen namaz, oruç, hac, zekât vb. fiillerin farziyetini; haksız yere insan öldürmek, domuz eti yemek, içki içmek, kumar oynamak, zinâ etmek, hırsızlık etmek, fâiz alıp vermek vb. fiillerin haramlığını inkâr da küfürdür. Namazın beş vakit olması ve farzları itibariyle bugün müslümanların kıldığı şekliyle kılınması tevâtüren sâbit olduğu için bunları inkâr da yine küfürdür. Îmân, bir bütündür, bölünme kabul etmez. Bu bakımdan dînî hükümlerden birini veya bir kısmını inkâr tamamını inkâr hükmündedir.
3- Dînî hükümlerin (emir ve yasakların) ilâhî hikmet gereği olduğunu kabul etmeli ve bunları îfâda inat ve kibir göstermemelidir. Allah hakîmdir; hikmetsiz iş yapmaz. Emirleri güzel ve yararlı; yasakları çirkin ve zararlıdır. Mü’min, dînî emir ve yasakları güzel ve yerinde bularak bunların gereğini yapmalıdır.
Namaz, oruç, zekât, hac vb. ibâdetleri güzel bulmamak, bunları küçümsemek, bunlarla alay etmek küfür olduğu gibi; Allah’ın emrine aykırı olsun diye bir emri yapmamak veya dînî bir yasağı inadından dolayı işlemek de küfürdür.
4- Kıyâmet alâmetlerinden biri olan güneşin batıdan doğmasından önce îmân etmiş olmalıdır. Zira îmânın esası, gayba yani gözle görülmeyene îmândır. Bir şeyi gözle gördükten sonra inanmaya, îmân denmez. Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
“Güneş, battığı yerden doğmadıkça kıyâmet kopmayacaktır. Güneş battığı yerden doğduğu zaman bütün insanlar toptan îmân edecek, fakat artık o gün, daha önceden îmân etmeyen yahut îmânında bir hayır kazanmayan hiç bir kimseye (o günkü) îmânı fayda vermeyecektir.”4
Bu hadiste En’âm sûresinin şu âyetine işaret edilmektedir:
“(İnanmak için) hâlâ kendilerine meleklerin gelmesini veya Rabbinin gelmesini yahut Rabbinin bazı âyetlerinin gelmesini mi bekliyorlar? Ancak Rabbinin, (onları îmâna mecbur edecek) bazı âyetleri (işaretleri) geldiği gün, önceden inanmamış, ya da îmânında bir hayır kazanmamış olan kimseye (o günkü) îmânı bir fayda sağlamaz. De ki: «Bekleyin, şüphesiz biz de beklemekteyiz!» (En’âm, 6/158)
Allah Teâlâ bu âyette, inkârcıların kendilerine, görebilecekleri bir melek veya Allah bizzât gelmedikçe ya da Peygamber’in haber verdiği kıyâmet alâmetlerinden bazıları görülmedikçe inanmayacaklarını, ama böyle bir alâmet geldiği gün de onların îmânlarının kabul edilmeyeceğini bildirmektedir. Bu alâmetler bir dumanın çıkması, yer hayvanının (dâbbetü’l-arzın) çıkması, Deccâl’ın çıkması, Hz. Îsâ (a.s.)’ın nüzûlü, güneşin batıdan doğması, Ye’cûc ve Me’cûc’ün çıkması, Aden taraflarında bir ateşin çıkması; doğuda, batıda ve Arabistan’da bazı yerlerin batması gibi alâmetlerdir.5
Bir takım ilâhî îkâzlar ve işâretler gelmeden önce îmân etmelidir ki bu îmân, kurtuluşa götüren îmândır. Yoksa ilâhî işaretlerden sonraki îmân fayda vermez. Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak ve ebedî mutluluğu elde etmek için insan, îmânını, son nefesine kadar korumak mecbûriyetindedir. Zira bir kimse ömrü boyunca mü’min olarak yaşasa, ölmeden önce îmânını yitirse (küfre girse), ebedî azâbı hak eder. Bir kimse de ömrü boyunca kâfir olarak yaşasa, fakat ölmeden önce îmân edip îmânlı olarak bu dünyadan göçse bu da ebedî mutluluğu hak eder. Burada ölüm anındaki îmânı kasdetmediğimizi hatırlatmak isteriz. Zira bu îmânın geçersiz olduğunu, daha önce açıklamıştık.
Mü’min, Allah’ın rahmetinden ümidini kesmemeli ve azâbından da emîn olmamalıdır. Zira bunların her ikisi de küfürdür.
“Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü kâfirler topluluğundan başkası Allah’ın rahmetinden ümit kesmez” (Yûsuf, 12/87) âyeti, Allah’ın rahmetinden ümit kesmemeyi emretmektedir.
“Allah’ın tuzağından (onlara mühlet verip de sonra ansızın yakalamasından) emin mi oldular? Fakat ziyana uğrayan topluluktan başkası, Allah’ın (böyle) mühlet vermesinden emin olmaz” (A’râf, 7/99) âyeti de Allah’ın azâbından emîn olmamayı emretmektedir.
Demek ki bu ikisi de küfürdür. Yani bir insan ne kadar inançlı ve dindar olursa olsun cennete girmeyi kesin görmemelidir. Bir kimse de ne kadar çok günahkâr olursa olsun cehenneme girmeyi kesin görmemelidir. “Ben kesin cennetliğim” veya “ben kesin cehennemliğim” demek küfürdür. Allah hiç kimseyi cennete koymak zorunda değildir. Çok büyük günahlar işlemiş olanı da affedebilir. Mü’min, îmân ve ibâdet durumu hangi seviyede olursa olsun dâimâ korku ve ümit arasında olmalıdır. Ancak, mü’minlerin cennete girme ümidini taşımalarının bir sakıncası yoktur.
Dipnotlar:
- Nesefî, a.g.e., I,39.
- Ali el-Kârî, a.g.e., s. 262; Elmalılı, Hak Dini Kur’ân Dili, III, 2105.
- İbn Kesir, Tefsir, II,587-588.
- Buhârî, Tefsîru Sûre 6/9; Müslim, Îmân, 248; Ebû Dâvûd, Melâhim, 12; İbn Mâce, Fiten, 32; Ahmed b. Hanbel, II, 231.
- Müslim, Fiten, 39.
Kaynak: Prof. Dr. Mehmet Bulut, Delilleriyle İslam Akaidi, Erkam Yayınları










YORUMLAR
-
İlk yorumu yapan siz olun!