Elfâz-ı Küfür Nedir? Hangi Sözler İmanı Bozar?
Elfâz-ı küfür nedir? Şaka, öfke ve dinî hükümler hakkında söylenen hangi sözler imanı tehlikeye atar?
İman, bir kulun sahip olabileceği en büyük nimet, en kıymetli sermayedir. Ancak imanı kazanmak kadar, onu hayatın son nefesine kadar koruyabilmek de hayati bir mesuliyettir. Nitekim Muâz b. Cebel’in (r.a.) rivayet ettiği bir hadis-i şerifte Resûlullah ﷺ şöyle buyurmuştur:
“Allah’ın kullar üzerindeki hakkı, O’na ibadet etmeleri ve hiçbir şeyi O’na ortak koşmamalarıdır. Kulların Allah üzerindeki hakkı ise kendisine hiçbir şeyi ortak koşmayanlara azap etmemesidir.” (Buhârî, Tevhid, 1; Müslim, İman, 48-50)
İşte bu müjdeye nail olmak, imanı her türlü tehlikeden sakınmakla mümkündür. Yaşadığımız çağda fitnelerin çoğalması, cehaletin yayılması ve dinî hassasiyetlerin zayıflamasıyla birlikte imanı tehdit eden en sinsi tehlikelerden biri, maalesef dilin kontrolsüzce kullanılmasıdır. Dil, sadece ahlaki bir mesele değil aynı zamanda doğrudan inancımızı (itikadımızı) ilgilendiren bir aynadır.
Bugün sosyal medya mecralarında, günlük sohbetlerde veya öfke anlarında iman esaslarını sarsan ne sözler sarf edildiğine üzülerek şahit oluyoruz. Oysa mümin için dil, iman bilincinin aynasıdır. İnsan, yıllarca gözü gibi koruduğu imanını, hiç önemsemeden söylediği tek bir kelime yüzünden tehlikeye atabilir. Zira Kur’ân-ı Kerîm sözün bu mesuliyetine dikkat çekerek şöyle buyurur:
“İnsan hiçbir söz söylemez ki, yanında gözetleyen, yazmaya hazır bir melek bulunmasın.” (Kaf, 50/18)
Bu yazı dizisi Müslümanlarda bu tehlikeye karşı bir farkındalık oluşturmak, zihinlerdeki kafa karışıklıklarını gidermek ve dilin itikadî boyutunu temel kaynaklar ışığında, akıcı bir soru-cevap formatında ele almak amacıyla kaleme alınmıştır. Gayret bizden, muvaffakiyet Allah’tandır.
ŞAKA VE ÖFKEYLE SÖYLENEN SÖZLER KÜFRE GÖTÜRÜR MÜ?
Soru1: Elfâz-ı küfür ne demektir?
Cevap1: Sözlükte “küfür sözleri” anlamına gelen elfâz-ı küfür; kişinin imanını bozan, onu İslam dairesinden çıkarıp ebedi hüsrana sürükleyen inanç karşıtı sözlü ifadelerdir. İslam akaidinde iman; asıl itibarıyla kalbin kesin olarak tasdik etmesi (yürekten inanması), dünyevi hükümlerin uygulanabilmesi için de dilin bunu ikrar etmesi (söylemesi) esasına dayanır. Dolayısıyla kalpteki inancın tercümanı olan dilin, Allah’ın varlığı, birliği, dinin açık ve kesin hükümleri (zarûrat-ı dîniyye), peygamberler veya mukaddesat hakkında inkâr, aşağılama, alay veya hafife alma içeren ifadeler sarf etmesi bu hukuki dairenin dışına çıkılmasına sebep olur.
Elfâz-ı küfür; “Kişinin mümin olma vasfını ortadan kaldıran ve küfre girdiğinin delili sayılan kelime ve ifadeler” (DİA igili madde) olarak da tarif edilmiştir.
Klasik akaid uleması, dil ile inanç arasındaki bu hassas bağı incelerken, sözün niyetten önce dış dünyada bir hüküm doğurduğunu belirtmişlerdir. Bir başka klasik tarife göre İslam şeriatını (kesin dini hükümleri) hafife almak, onlarla alay etmek veya dinin emir ve yasaklarını alaya alıcı sözler sarf etmek küfürdür.” (Nesefî, el-Akāid; Teftâzânî, Şerhu'l-Akāid)
Aynı şekilde Hanefi mezhebinin en temel fıkıh ve akaid referanslarından biri olan İbn Âbidîn’in Reddü’l-Muhtâr adlı eserinde ve Ali el-Kārî’nin Şerhu’l-Fıkhi’l-Ekber kitabında, ağızdan çıkan kelimelerin itikadî boyutu genişçe ele alınmıştır. Bir müslümanın diliyle dinin asıllarını tahkir etmesinin, kalbindeki tasdiki doğrudan iptal edeceği vurgulanmıştır.
Bu ilmî dayanakların ve akaid kitaplarının genel kaidesinin Kur'an-ı Kerim'deki mutlak delili ise şu ilahi beyandır:
“...Kim imanı inkâr ederse, şüphesiz amelleri boşa gitmiştir ve o, âhirette ziyan edenlerdendir.” (Mâide Suresi, 5)
Şimdi bu ilmî ve naklî hakikatler karşısında sormak gerekir: İslam ulemasının asırlardır üzerinde titrediği, en küçük bir esnekliğe dahi izin vermediği bu iman-küfür sınırını, modern zamanların laubaliliğiyle hiçe sayan bir dil, sahibini nasıl bir felakete sürüklediğinin farkında mıdır? Kalbin inandığını iddia edip dille o inancın temellerini baltalayan bir fani, amellerinin boşa gideceği o çetin hesap gününde hangi yüzle rahmet dilenecektir?
Dolayısıyla elfâz-ı küfür; basitleştirilecek bir kelime oyunu değil, doğrudan ebedî hayatı yok eden manevi bir intihardır.
ŞAKA VEYA MİZAH İÇİN SÖYLENEN KÜFÜR SÖZLERİNİN HÜKMÜ NEDİR?
Soru 2: Şaka, mizah veya eğlence amacıyla (“Ciddi değildim” diyerek) söylenen küfür sözleri kişiyi dinden çıkarır mı?
Cevap 2: Evet, çıkarır. Kur’an-ı Kerîm, iman gibi yüce bir hakikatin şaka, alay veya hafife alma konusu yapılmasını kesin bir dille reddeder. İnanç unsurları, mizah konusu yapılabilecek gevşek bir alan değil; bilakis kalbin en derin teslimiyetidir. Bu konuda Peygamber Efendimiz ﷺ bizleri şiddetle uyararak şöyle buyurmuştur:
“Kul, Allah’ın gazabını gerektiren bir söz söyler de ona önem vermez; fakat o söz sebebiyle cehenneme düşer.” (Buhârî, Rikak, 35)
İslam hukukunda ve akaidinde, iman konusunda şaka ve alay mazeret kabul edilmemiştir. Nitekim Tebük Seferi esnasında Hz. Peygamber ﷺ ve ashapla alay edip ardından “Biz sadece eğleniyorduk” diyenlere karşı ayet-i kerime ile sınırlar çok net çizilmiştir:
“Eğer onlara (bu sözleri niçin söylediniz diye) soracak olsan, ‘Biz sadece eğleniyorduk, şakalaşıyorduk’ derler. De ki: Allah ile, O’nun ayetleriyle ve O’nun Rasûlü ile mi alay ediyorsunuz? Boşuna özür dilemeyin! Siz iman ettikten sonra inkâr ettiniz…” (Tevbe, 9/65–66)
Bu ilahî ikaz, “şaka yaptım, niyetim ciddi değildi” gerekçesinin manevi sorumluluğu kaldırmadığını, sözün niyetten önce dış dünyada hüküm doğurduğunu açıkça ortaya koyar. İslam, sadece bu sözleri söylemeyi değil; Allah’ın ayetleriyle alay edilen, dinin hafife alındığı ortamlarda durmayı da yasaklamış ve mümini uyanık olmaya çağırmıştır:
“Ayetlerimiz hakkında ileri geri konuşmaya dalanları gördüğün zaman, onlar başka bir söze geçinceye kadar onlardan yüz çevir…” (En’âm, 6/68)
“...Allah’ın ayetlerinin inkâr edildiğini ve onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman, onlar başka bir söze dalıncaya kadar onlarla oturmayın...” (Nisâ, 4/140)
Bu ayet ve hadislerden hareketle İslam uleması, sözün değerinin ve sorumluluğunun bilinçle kurulduğuna dikkat çekmiştir. Hatta Kur’an-ı Kerîm, insanın zihnî ve lisânî kontrolünü yitirdiği sarhoşluk gibi hâllerde ibadet bilincinin nasıl zedelendiğini şu ölçüyle tarif eder:
“Ey iman edenler! Ne söylediğinizi bilinceye kadar sarhoş iken namaza yaklaşmayın…” (Nisâ, 4/43)
Buradaki temel ölçü şudur: İnsan ne söylediğinin farkında değilse, sorumluluk ve ibadet şuuru sağlıklı işleyemez. Dolayısıyla, aklı başında olan bir müminin dilini kontrolsüz bırakması, manevi hayatı için en büyük tehdittir. Kalbin selameti ve iman üzere son nefesi verebilmek; dilin kontrolden çıktığı gevşek bir hayat tarzıyla değil, ağızdan çıkan her kelimenin bilincinde olunan bir iradeyle mümkündür.
ÖFKEYLE ALLAH’A VEYA DİNE HAKARET ETMEK KÜFÜR MÜDÜR?
Soru 3: Aşırı öfke anında Allah’a, Peygambere veya dine hakaret etmek küfür sayılır mı?
Cevap 3: Evet, kesinlikle sayılır. İslam akaidinde kişinin dinden çıkıp çıkmadığına hükmedilirken, İslam hukukunda “mecnun” sayılan, yani ne söylediğini, ne yaptığını ve aklî melekelerini kesinlikle ayırt edemeyecek derecede cinnet getirenler hariç, öfke dinî mesuliyeti ortadan kaldıran bir mazeret değildir. Kul, nefes aldığı ve iradesini tamamen yitirmediği sürece, dilinden dökülen her heceden bizzat sorumludur.
İslam akaidinde, kalpteki imanın dille inkâr edilmesine izin verilen yegâne istisna, can korkusu altında yapılan ölümcül baskıdır (ikrah-ı mülci). Cenâb-ı Hak bu sınırı Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle ilan buyurmuştur:
“Kim iman ettikten sonra Allah’ı inkâra saparsa kim kalbini inkâra açarsa işte Allah’ın gazabı bunlaradır; bunlar için çok büyük bir azap vardır.” (Nahl Suresi, 106)
İlahi kelamın çizdiği bu huduttan anlaşılacağı üzere, sadece mutlak bir ölüm ve ağır işkence tehdidi altında kalbe dokunmayan zorlamalar mazur görülmüş; anlık parlamalar, dünyevi sinirlenmeler veya nefsî taşkınlıklar asla bu kapsama dâhil edilmemiştir. Rasûlullah ﷺ da mümini, öfkenin kölesi olan değil, en fırtınalı anda bile inancının dizginlerini elinde tutan bir irade abidesi olarak tanımlamış ve şöyle buyurmuştur:
“Kuvvetli kimse güreşte başkalarını yenen değil; öfke anında nefsine (iradesine) hâkim olan kimsedir.” (Buhârî, Edeb, 76; Müslim, Birr, 107)
Şimdi bu hakikatler karşısında nefis fısıltılarına kananlara sormak gerekir: Canı tehdit altındayken bile imanın izzetini korumakla mükellef olan mümin, nasıl olur da dünyevi ve basit bir öfke anında bizzat kendi elleriyle iman kalesini yıkmaya cüret edebilir? “Öfkeyle söyledim, niyetim öyle değildi” sığınağının arkasına saklanan bir kul, âhiretin dehşetli gününde mizan kurulduğunda bu sudan bahaneyle Allah’ın gazabından kaçabileceğini mi zannetmektedir?
Esasen öfke anında mukaddesata saldırmak, anlık bir parlamanın değil, kalbin derinliklerinde saklanan teslimiyet noksanlığının ve hürmetsizliğin dışa vurulmasıdır. İnsan, dünyevi bir otoritenin veya en güçlü makam sahibinin karşısında öfkelendiğinde can korkusu ya da menfaat endişesiyle dilini yutarken; her an kendisini gözetleyen Yaratıcısına karşı dilini pervasızca serbest bırakıyorsa, bu durum basbayağı bir iman ve ahlak krizidir.
Dolayısıyla, mukaddesata yapılan hakaretlerin manevi hükmünü hiçbir fani mazeret değiştiremez. Mümin, öfkesini inancının önüne geçirmemekle, nefsini ilahi hudutların arkasında zapt etmekle mükelleftir. Aksi takdirde, anlık bir cinnet bahanesinin arkasına saklanarak kibirle savrulan sözler, sahibini dinin emniyet dairesinden çıkarıp ebedi bir hüsran uçurumuna yuvarlar.
NAMAZ, ORUÇ, TESETTÜR VE SAKAL İLE ALAY ETMENİN HÜKMÜ NEDİR?
Soru 4: Namaz, oruç, tesettür, sakal gibi İslami ibadet ve şiarlarla (sembollerle) alay etmenin hükmü nedir?
Cevap 4: Eğer bu alay ve aşağılama, o sembollerin Allah’ın bir emri, Peygamber’in bir sünneti veya İslam’ın bir parçası olması sebebiyle yapılıyorsa açıkça küfürdür. Çünkü dine ait bir kuralı, kıyafeti veya ibadeti hafife almak, doğrudan o kuralı koyan iradeyi yani Allah ve Rasûlü’nü hafife almak demektir.
Kur'ân-ı Kerîm, İslam'ın kutsal saydığı alametlere ve ibadetlere hürmet etmeyi kalbin temizlik ve dindarlık ölçüsü olarak kabul eder:
“Durum böyledir; her kim Allah’ın şiarlarına (dinî sembollerine ve emirlerine) saygı gösterirse, şüphesiz bu kalplerin takvasındandır.” (Hac Suresi, 32)
Bugün sosyal medyada, televizyon ekranlarında veya günlük hayatta “mizah”, “özgür düşünce” veya “eleştiri” adı altında ayetlerin somut tezahürleriyle (örneğin tesettür ayetiyle veya sünnet-i seniyye olan sakalla) alay etmek, Müslümanı dinden çıkaran tehlikeli bir eşiktir.
Esasen bu durum, sadece masum bir alaydan ibaret değildir. İslam ile doğrudan cepheden mücadele etmeyi göze alamayan münafıklar ve din düşmanları, sinsice bir strateji izlemektedir.
Medya yoluyla, algı operasyonlarıyla ve modern propaganda vasıtalarıyla dinin kutsal sembollerini sistematik bir biçimde aşağılamakta; dindarlığı “gericilik” veya “bağnazlık” gibi göstermektedirler. Buradaki asıl büyük tehlike, yetişmekte olan genç nesillerin zihinlerini ifsat ederek, onları bu mukaddes sembollerle aynı karede görünmekten utanç duyar hale getirmektir.
Şimdi bu organize ifsat hareketi karşısında sormak gerekir:
Müslüman gençliği kendi mukaddesatından kopararak dininden, kimliğinden ve aslından uzaklaştıran bu sinsi pencerelere daha ne kadar göz yumulacaktır? Din düşmanlarının bu kirli propagandalarına kapılıp kendi değerleriyle aynı karede görünmekten kaçanlar, hangi güvenli limana sığınmayı ummaktadırlar?
Kendi değerlerinden utanan, mukaddes sembolleriyle arasına mesafe koyan ve Müslüman cemaatten uzaklaşan insan, farkında bile olmadan karanlık bir tuzağın içine düşmektedir. Nitekim Peygamber Efendimiz ﷺ, yalnızlaşan ve mukaddesat bağlarını koparan bireyin manevi akıbetini şu dehşet verici hadis-i şerifle ilan etmiştir:
“...Cemaatten ayrılmaktan sakının! Şüphesiz ki sürüden ayrılan koyunu ancak kurt kapar.” (Ebû Dâvûd, Salât, 46; Nesâî, İmâmet, 19)
İşte din düşmanlarının ve münafıkların medya eliyle yapmaya çalıştığı tam olarak budur: Müslümanı kendi şiarlarından koparıp yalnızlaştırmak ve ardından imansızlık girdabında yutmaktır. Dolayısıyla, dinin bir emrini veya sembolünü şeklen yahut mânen alaya almak, sadece takvanın zıddı olan küfür dairesine kapı açmakla kalmaz; aynı zamanda sahibini o sinsi şer odaklarının kucağına, ebedi bir hüsrana sürükler.
“BU DEVİRDE BU HÜKÜM GEÇERLİ DEĞİLDİR” DEMEK ELFÂZ-I KÜFÜR MÜDÜR?
Soru 5: “Bu devirde bu hüküm (faiz yasağı, miras paylaşımı vb.) geçerli değildir, çağdışıdır” demek elfâz-ı küfür müdür?
Cevap 5: Evet, elfâz-ı küfürdür. İslam akaidinde Allah’ın kelamı ve koyduğu hükümler zamana, mekâna veya beşeri ideolojilere göre eskimez. Çünkü İslam, sonradan güncellenmeye ihtiyaç duyan kusurlu bir beşeri felsefe değil; zamanı ve mekânı kuşatan, noksansız ilahi bir nizamdır. Cenâb-ı Hak bu bütünlüğü ve dinin nihai sınırını Kur'ân-ı Kerîm’de şöyle beyan buyurmuştur:
“Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslam’ı seçtim...” (Mâide Suresi, 3)
Yaratıcının “tamamladım ve seçtim” buyurduğu bu nizamın içinden cımbızla hüküm seçip “Bu çağa uymuyor” diyerek ilahi yasalara meydan okumak, doğrudan Allah'ın ilmini ve dinin kemalini inkâr etmektir.
Özellikle faiz yasağı ve miras paylaşımı gibi kesin hükümler hakkında Kur'an-ı Kerim'in ortaya koyduğu tehdit edici ifadeler, konunun ciddiyetini açıkça gözler önüne sermektedir. Cenâb-ı Hak, faiz hükmünü çiğnemekte ısrar edenler ve bu yasağı hafife alanları Bakara Suresi’nde şu dehşet verici tehdid ile ikaz eder:
“Eğer böyle yapmazsanız, Allah ve Resûlü tarafından (size karşı) açılmış bir savaş olduğunu bilin!...” (Bakara Suresi, 279)
Aynı şekilde miras paylaşımına dair kesin sınırları çizdikten hemen sonra, bu taksimatı beğenmeyip kendi hevasına göre çağdaşlaştırmaya kalkanları ise Nisa Suresi’nde şöyle uyarır:
“Kim de Allah’a ve Resûlüne isyan eder ve O’nun koyduğu sınırları aşarsa, Allah onu ebedî kalacağı bir ateşe sokar. Onun için alçaltıcı bir azap vardır.” (Nisâ Suresi, 14)
Şimdi bu dehşet verici ilahi beyanlar karşısında sormak gerekir: Dini kemale erdiren yegâne kudret sahibinin sınırlarını çağdışı ilan ederek, kim Allah ve Rasûlü ile savaşa girmeye cesaret edebilir? Âhiretin o çetin gününde, kim Allah'ın vaat ettiği o alçaltıcı ve ebedi azaba tahammül edebilir?
Esasen bu konudaki ayet ve hadislerini dikkatlice tefekkür etsek, İslam âlimlerinin derin izahlarına kulak versek, hatta mümin dahi olmayan objektif ve insaflı ilim adamlarının sosyolojik-ekonomik tespitlerine baksak, ilahi hükümlerin arkasındaki sayısız hikmet ve maslahata (toplumsal faydaya) kolayca ulaşırız.
Ne var ki, meseleye ön yargıyla yaklaşan, İslamofobi ateşine odun taşıyan fitnecilerin ve din düşmanlarının sinsi pencerelerinden bakıldığında, zihinler ifsat olmaktadır. O zehirli bakış açısı benimsendiği anda, insan farkında bile olmadan dinin o güvenli, emniyetli ve aydınlık dairesinden çıkıp küfrün karanlık uçurumlarına doğru yuvarlanmaktadır.
Hiç şüphesiz, Allah'ın kesin bir hükmüne "Bu devirde geçersizdir" demek, hâşâ ilahi iradeye kusur ve cehalet isnat etmektir. Bu cüret, sahibini İslam dairesinden tamamen çıkarır.
Soru: “Benim kalbim temiz, ibadet etmesem de olur” demek küfür müdür?
Cevap: Burada önce iki şeyi birbirinden ayırmak gerekir: Farzı terk etmek başka, farzı inkâr etmek başkadır. Bir kimse namazın farz olduğunu kabul ettiği hâlde tembellik veya nefsine ağır gelmesi sebebiyle namazını terk ediyorsa bu kimse günahkârdır. Ancak “Namazdan maksat kalp temizliğidir benim de zaten kalbim temiz, ibadete gerek yok; dolayısıyla bana namaz farz değildir” diyerek Allah'ın kesin emrini kendi kuruntusuna göre yorumlayarak inkâr eder veya hafife alırsa mesele artık yalnızca günah/sevap olmaktan çıkmış ve bir iman/inkâr meselesi olmuştur.
Ebû Hanîfe’ye (r.a.) göre “Amel imandan başkadır; iman da amelden başkadır.”[1] Dinden olduğu zaruri olarak bilinen kat‘î bir farzın farziyetini inkâr etmek küfürdür. Buna karşılık farz olduğunu kabul ettiği hâlde onu tembellik veya günahkârlık sebebiyle terk eden kimse kâfir değil, günahkârdır. Ancak dinî hükmü küçümseyerek terk etmek ayrı değerlendirilir ve küfre götüren bir durumdur.” [2]
Kur'ân-ı Kerîm insanın yaratılış gayesini açıkça bildirir: “Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zâriyât, 51/56)
Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem geceleri ayakları şişinceye kadar ibadet etmiş; kendisine bunun sebebi sorulunca, şöyle buyurmuştur: “Şükreden bir kul olmayayım mı?” (Buhârî, Kitâbü't-Teheccüd, 6)
Temiz kalbin meyvesi kulluktur. Kendine yapılan en küçük bir iyiliğe teşekkür eden ve yaptığı küçücük ikramlar için takdir bekleyen bir kulun kalbi, şayet kendini yoktan var eden ve her türlü nimeti ikram eden Rahman’a karşı bir kulluk hissi ve şükran duygusu taşımıyorsa bu kalbin temizliği nerede kaldı?
Soru: “Tabiat yarattı, doğanın gücü yaptı.” gibi ifadeler imana zarar verir mi?
Cevap: Bu sözler Asr-ı Saadet döneminde de gündemde olan ve şirk kokan ifadelerdendir. Şirkin tüm unsurlarını ve türlerini bertaraf etmek için gerekli tavrı ortaya koyan Rasûlullah (s.a.s.), yağmuru Allah'ın iradesi yerine yıldızlara nispet eden anlayışı reddetmiş ve şöyle buyurmuştur:
“Kim 'Bize falan yıldızın doğması sebebiyle yağmur yağdı' derse, o kimse beni inkâr etmiş, yıldıza inanmıştır.” (Buhârî, Kitâbü'l-İstiskā, 28; Müslim, Kitâbü'l-Îmân, 125)
Yaratma fiilini Allah’tan bağımsız bir kudrete vermek tevhid inancıyla bağdaşmaz. Ayrıca bu konuda Kur’ân'ın hükmü açıktır: “Allah her şeyin yaratıcısıdır.” (Zümer, 39/62)
Tabiat yaratıcı değil, yaratılmıştır. Güneşin ısıtması, suyun hayat vermesi, toprağın ürün yetiştirmesi Allah’ın koyduğu sebepler düzenidir. Sebebi görmek başka, sebebe müstakil yaratma kudreti vermek başkadır.
Mümin diline dikkat etmelidir. “Tabiat yarattı” yerine “Allah yarattı”, “Allah'ın yaratmasıyla meydana geldi” demek, tevhid inancına uygun olandır. Fakat düşünmeden söylenmiş bir ifade ile tabiatın Allah’tan bağımsız, müstakil yaratıcı olduğuna inanmak aynı değildir. Küfür hükmü, sözün taşıdığı itikadî mânaya ve söyleyenin kastına göre değerlendirilmiş olsa bile bu ifadeleri ıslah ederek adaba uygun olarak kullanmak gerekir.
BİLEREK ELFÂZ-I KÜFRÜN BİRİNİ SÖYLEYEN KİŞİ NE YAPMALIDIR?
Soru: Bilerek elfâz-ı küfrün birini söyleyen kişi ne yapmalıdır?
Cevap: Burada mesele son derece ciddidir. Bir kimse ne söylediğini bilerek ve isteyerek dinin kesin bir esasını inkâr eder, Allah'ın ayetleriyle veya dinin mukaddesatıyla alay eder, peygamberliği yahut dinin zarûrâtından birini küçümserse, bu söz küfürdür ve kişi bununla İslâm'dan çıkar.
Kur'ân-ı Kerîm dinle alay edenler hakkında hükmü açıkça bildirmektedir: “De ki: Allah ile, O'nun ayetleriyle ve Resûlü ile mi alay ediyordunuz? Özür dilemeyin; imanınızdan sonra küfre düştünüz.” (Tevbe, 9/65-66)
Hanefi mezhebinin bu konudaki görüşü; “Küfür olduğu konusunda ittifak bulunan söz, ameli ve nikâhı bozar. Küfür olup olmadığı ihtilaflı olan sözde ise kişiye istiğfar ve tövbe etmesi, ayrıca nikâhını yenilemesi emredilir.” şeklindedir
Başka bir ifade de “İmanı ve nikâhı boşa gider; tövbe-i nasuh ile imanını tazelemesi gerekir.”
“Kim bunu kasten ve bilerek söylerse, bütün âlimlere göre küfre düşer.” şeklinde ifade edilmiştir.[3]
Bu hüküm çok ağır sonuçlar doğurur. Birincisi, bilerek küfür söylemiş olan kişinin nikâhı fesih olur. Evli ise eşinden ayrılmış sayılır. Kur'ân'ın hükmü bu konuda sarîhtir: “Eğer Allah'a ortak koşarsan, amelin mutlaka boşa gider.” (Zümer, 39/65)
İkincisi, mürtedin tüm amelleri geçersiz hale gelir. Geçmişteki namaz, oruç, zikir, tasadduk, hepsi boşa gider. Hanefi mezhebine göre şu hüküm benimsenmiştir: Mürtedin İslâm’a dönmesi halinde geçmiş ibadetlerinin sevabı kaybolur ve yaptığı haccı yeniden yapması gerekir.[4]
Üçüncüsü, İslâm'a yeniden dönen kişi, yeniden mükellefiyet hayatına girer. Hac yapacak durumda ise, hac yeniden farz olur. İslâm'a döndüğü andan itibaren, tüm ameller yeni baştan hesaplanmaya başlar. Bütün geçmiş sevaplar silindiği için, müslüman olma anından sonraki amellerle imani hayatı yeniden başlar.
Bu ağır hükümler, insanı söz sorumluluğunun önemini kavramaya çağırır. Bazı sözler yalnızca söz değildir. Söz vardır günah olur; söz vardır kişiyi küfre sokar ve kişinin tüm amellerini kaybetmeye, nikâhını fesih etmeye ve hayata yeniden başlamaya mecbur bırakabilir.
Her kelimenin. muhasebesi vardır. Allah Teâlâ buyurur: “İnsan hiçbir söz söylemez ki yanında onu gözetleyen, yazmaya hazır bir melek bulunmasın.” (Kāf, 50/18)
Bu konuda bize yol işareti olacak Türkçemizde meşhur bir deyiş vardır: ‘Ağzından çıkanı kulağın duysun.’”
Netice-i kelam,elfâz-ı küfür meselesini öğrenmek, insanları birbirine karşı tekfir etmek için değil; kendi imanımızı ve dilimizi korumak içindir.
Mümin, “şaka yaptım” diyerek dinin mukaddesatıyla alay etmez. “Kalbim temiz” diyerek Allah'ın farzlarını küçümseyemez. “Ben öyle demek istemedim” diyerek bilerek söylediği küfür sözünün sorumluluğundan kaçamaz.
Çünkü bazı sözler yalnızca söz olarak kalmaz. Rabbimiz dilimize sahip çıkmaya muvaffak eylesin Allah’ın zikrinden, tilavet-i Kur’andan, dua etmekten nasihatten, Emr-i bi’l Maruf ve Nehy-i anil Münker de bulunmaktan başka sözü çoğaltmaktan cümlemizi muhafaza buyursun! Amin.
Dipnotlar:
[1] Ebû Hanîfe, el-ʿÂlim ve’l-Müteʿallim, thk. Muhammed Zâhid el-Kevserî, Dârü’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1. baskı, s. 574–576.
[2] İbn Âbidîn, Reddü’l-Muhtâr ʿale’d-Dürri’l-Muhtâr, Kitâbü’s-Salât, Bâbü’l-Vitr ve’n-Nevâfil, c. 2, s. 4–5.
[3] İbn Âbidîn, Reddü’l-muhtâr ʿale’d-Dürri’l-muhtâr, Kitâbü’l-Cihâd, Bâbü’l-Mürtedd, IV, 224-230
[4] el-Mebsût 2/175, Bedâʾiʿu’s-sanâiʿ 1/95; Bakara 217, Kur’ân Yolu Tefsiri DİB
Kaynak: Hidayet Erdoğan, Altınoluk Dergisi, Sayı: 485-486-487









YORUMLAR
-
İlk yorumu yapan siz olun!