TÜM HALİYLE ÖRNEK İNSAN

Cenab-ı Hak bir hadis-i kutsisinde “Levlâke levlak lema halaktül eflak: Sen olmasaydın kâinatı yaratmazdım[1]” buyurmaktadır. Alemlerin sahibinin bu lütuf ve tevccühüne, hitabına mazhar olan kişi şüphesiz ki Efendimiz Hz. Muhammed’dir –sav-. Cenab-ı Hak yüce kitabında “Biz seni âlemlere ancak rahmet olarak gönderdik.[2]” buyuruyor.

O, alemlerin yaratılış sebebi ve Allah’ın “Cinleri ve insanları ancak Bana kulluk etmeleri için yarattım[3] hitabının ilk muhatabıdır. Bu yüzden O’nun için kainatın özü yakıştırması kullanılır. Hz. Peygamber 571 yılında Mekke’de dünyaya gelir. O dünyaya teşrif ettiği vakit yeryüzünde çeşitli hadiseler vuku bulur. O’nun teşrifinin mucizeleri olarak yorumlanan hadiseler rivayetlere göre şöyledir:

Benzerine rastlanmamış parlaklıkta bir yıldız doğdu,

Medayin’deki Kisra sarayından on dört burç çatırdayarak yıkıldı,

Kâbe’nin içini karanlık ve kirlere boğan putların pek çoğu baş aşağı yıkıldı,

Bin seneden beri yanmakta olan Mecusilerin koca ateş yığınları bir anda söndü,

Takdis edilen meşhur Save (Taberiyye) gölü bir anda kurudu.”

NEBİ'NİN DOĞUŞU

Annesi onu dünyaya getirirken hiç doğum sancısı çekmez. Sünnetli olarak doğar. Melekler onu yıkarlar ve omzuna “risalet” mührünü vururlar.[4]

Babası Kureyş’in Beni Haşim kollarından olup adı Abdullah; annesi yine Kureyş’in Beni Zühre koluna mensup olup ismi Amine’dir. Hz. Muhammed’in doğumundan birkaç hafta öncesi babası vefat eder. Kendileriyle annesi Amine ve dedesi Abdülmüttalip ilgilenecektir. Hicaz bölgesinde o dönemki adete göre çocuklar bir süt anneye teslim edilirdi. Geleneğe matuf olarak Hz. Peygamber’e bir süt anne bulunur, adı Halime’dir. Sütannesine de epeyce huzur ve bereket getiren Hz. Peygamber vesilesi ile; Halime’nin yaşlı bineği kervanın en hızlı bineği haline gelir. Devesi o güne kadar görülmemiş miktarda süt vermeye başlar. Sütannesinin sürüleri eve daima karınları tok bir şekilde döner.[5]

Hz. Peygamber annesi, cariye Umm bin Eymen ve bir erkek hizmetçi ile Medine’ye doğru yola çıkarlar. Altı yaşında gerçekleştirdiği bu yolculuk sırasında Hz. Peygamber, annesini kaybeder. Babasından sonra annesi de vefat etmiştir. O’nu dedesi Abdülmüttalip yanına alır. Ve özenle büyütmeye başlar. Mekke’deki yönetimde söz sahibi olan Abdülmüttalip meclise her gidişinde onu da muhakkak yanında götürür ve O’nun büyük bir insan olacağına inandığını beyan eder. Dedesi Abdülmüttalip gözü gibi sevdiği torununu vefat etmeden önce oğlu Ebu Talib’e emanet eder. Hz. Muhammed gençlik ve olgunluk çağını amcası Ebu Talip’in yanında tamamlar. Amcasının ticaret kervanlarında yer alır ve çeşitli bölgelere ziyaretlerde bulunur. 40 yaşına vardığında ise Hira Mağarası’nda kendisine Cebrail –as- tarafından “İkra”![6] denilecek ve peygamberliği tevdi, tebliğ edilecektir.

İNSANLIĞA KILAVUZ "ÜSVE-İ HASENE"

Yukarıda da zikrettiğimiz gibi Allah, Hz. Peygamber’i alemlere rahmet olarak gönderir. Hz. Peygamber bu durumu “Ben güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderildim.”[7] hadis-i şerifi ile açıklar. Cenab-ı Hak O’nu son peygamber olarak seçmiştir. Bu yüzden kendisine hatem-ül enbiya denilir. Tüm peygamberler esasında İslam’ı insanlığa tebliğ ederler. Lakin peygamberlerin yaşadığı döneme göre bazı kurallar değişiklik arz eder. Mesela bir peygamber döneminde savaşta kazanılan mallar haram sayılırken Hz. Peygamber ile beraber Allah yolunda cihad ve gaza neticesinde elde edilenler, mücahitler arasında ganimet olarak dağıtılır. Ganimetler hak ve helaldir. Hatta ganimetlerin helal oluşu ilk İslamlaşma zamanlarında ve hatta Türklerin akınlarına benzeyen cihad mantığına matuf olarak İslamlaşması’na pozitif anlamda çokça katkı sağladığı da kabul edilir. Allah’ın kutlu nebiye “Ve şüphesiz sen büyük bir ahlak üzerinesin.”[8] buyurması O’nu bizlere özetleyen; vazifesini, mesajını anlatan delillerden sadece birisidir. O; insanlık aleminin gördüğü en müşfik ve merhametli insandı. Daima Allah’a karşı ihlas ve ihsan ile istiğfar ve yakarışta bulunurdu. Rivayete göre Hz. Peygamber bir cariye tarafından yemeğine ilaç katılarak zehirlenir. Yemekten bir lokma alır ve farkına varınca ağzından çıkarır. Yemeği getiren cariyeyi buldurur ve karşısına getirtir. Cariye suçunu itiraf edince O’nu affeder. Canına kast eden bir nasipsizi dahi affetmesi O’nun yüceliğiyle beraber getirdiği mesajı, şuuru bize fark ettirmesi açısından ibret-i alem olur. Yine Yeryüzündekilere merhamet ederseniz göktekiler de size merhamet eder.”[9]  hadis-i şerifleriyle bize yeryüzündeki en önemli şeyin merhamet olduğunu beyan ediyordu. O’nun hayatı bizlere bir emsal teşkil etmelidir. O tüm haliyle bizlere örnekti. Ev hali, çalışması, ibadetteki ihlas ve huşusu, aile hayatı, adil oluşu, cesareti, cömertliği, affedici oluşu…

ÇÖLE İNEN NUR

Kur’an-ı Kerim’de O’nun için üsve-i hasene/en güzel örnek tabiri kullanılır. O tüm hayatı ve haliyle Kur’an-ı Kerim’in içerdiği mesajın şahsiyet bulmuş hali; Müslümanların gözünü, gönlünü, şuurunu aydınlatan güneşidir. Çöle İnen Nur’un vefatından sonra Ayşe annemiz ile bir Müslüman tarafından yaşanan şu diyalog meramımızı adeta özetlemektedir:

Bir adam: “Ey müminlerin annesi! Bize Allah’ın Resulünün ahlakından bahseder misin?” dedi. O da: “Sen hiç Kur’an okumuyor musun?” diye sordu. Adam: “Tabi ki okuyorum.” diye cevap verince Aişe de: “Onun ahlakı, Kur’an (ahlakı) idi.” dedi.[10]

Cenab-ı Hak bizi O’nun yüce ahlakıyla ahlaklandırsın. O’nun yolunda giderek O’nunla benzeşmeyi nasip etsin. Bizi O’nun hürmetine bağışlasın ve cennetinde O’nun komşusu eylesin. Amin! Yazımızı O’nu anlatan hilye-i şerif ile bitirelim:

"... Mübarek cismi güzel, hep azası mütenasip (uygun, aralarında muntazam bir nisbet bulunan), endamı gayet matbu, alnı ve göğsü ve iki omuzlarının arası ve avuçları geniş, boynu uzun ve mevzun (yakışıklı, her bir vasfı ölçülü) ve gümüş gibi saf, omuzları ve pazuları ve baldırları iri ve kalın, bilekleri uzun, parmakları uzunca, elleri ve parmakları kalınca idi. Mubarek cildi ise ipekten yumuşak idi.

Kemal-i itidal üzere büyük başlı, hilal kaşlı, çekme burunlu, oval yüzlü idi. Kirpikleri uzun, gözleri kara ve güzel, büyücek ve iki kaşının arası açık, fakat kaşları birbirine yakın idi.

EFENDİMİZ'İN HÂLİ

O Nebiyy-i Mücteba (seçilmiş, kıymetli peygamber), ezherüllevn (rengi nurlu, parlak) idi; yani ne ak, ne de kara esmer, belki ikisi ortası ve gül gibi kırmızıya mail (benzer) beyaz ve nurani ve berrak olup, mübarek yüzünde nur lemean (parlardı) ederdi. Dişleri, inci gibi abdar (parlak, sağlam vücutlu) ve tabdar (ışıklı, parlak, büklümlü, kıvrımlı) olup, söylerken ön dişlerinden nur saçılır; gülerken, fem-i saadeti (saadetli ağzı), bir latif (mülayim, yumuşak, nazik, güzel) şimşek gibi ziyalar (ışıklar) saçarak açılır idi...

Alem-i bekaya (geride kalanların dünyasını) rihlet (göçmek, ölmek) buyurduklarında saçı, sakalı henüz ağarmaya başlamış, başında biraz ve sakalında yirmi kadar beyaz var idi.

Havassı (duyular) fevkalade kavi (sağlam, kuvvetli) idi. Pek uzaktan işitir ve kimsenin göremeyeceği mesafeden görür idi. Elhasıl (sözün özü), en mükemmel ve müstesna surette yaratılmış bir vücud-ı mes'ud (mutlu vücudu) ve mübarek idi... Onu ansızın gören kimseyi sevgi alırdı ve Onunla ülfet ve musahabet (sohbetler, konuşup görüşmeler) eyleyen kimse, Ona can ü gönülden aşık ve mühib olurdu. Ehl-i fazl'a (kerem, ilim sahibi), derecelerine göre ihtiram (hürmet, saygı) eylerdi. Akrabasına dahi pek ziyade (çok bol, fazladan) ikram eylerdi. Lakin (ancak) onları, kendilerinden efdal (daha faziletli, daha layık, daha iyi) olanların üzerine takdim etmezdi.

EFENDİMİZ'DEN ÖRNEKLER

Hizmetkarlarını pek hoş tutardı. Kendisi ne yer ve ne giyerse, onlara dahi onu yedirir ve onu giydirir idi.

Sahi (cömert, eliaçık, herkese iyilik etmek isteyen) ve kerim (herşeyin iyisi, faydalısı), şefik (şefkatli, esirgeyen, merhametli) ve rahim (rahmet edici, bağışlayan), şeci (kahraman, yiğit) ve halim (yumuşak huylu, hoş muamele yapan) idi. Ahd ü va'dinde (söz vermede) sabit, kavlinde (sözünde) sadık idi. Elhasıl (neticesi), hüsn-i ahlakça (ahlak güzelliği) ve akl-ü zekavetçe (keskin anlayışı olan akıl) cümle(bütün, tam) nasa (insanlara) faik (üstün, üstünde) ve her türlü medh ü senaya (övgüye) layık idi.

Yemede, giymede kadar-ı zaruret (yoksulluk derecesinde) ile iktifa (yetinir) ve ziyadesinden (fazlasından) iba eylerdi (çekinirdi)" (Ahmed Cevdet Paşa, Kısas-ı Enbiya, IV. Cüz, Kanaat Matbaası, İstanbul 1331, s. 364-365)


 

[1] Erzurumlu İbrahim Hakkı, Marifetname, Bedir Yayınevi, İstanbul 2011, Önsöz.

[2] Enbiya Suresi, 107.

[3] Zariyat Suresi, 56.

[4] Muhammed Hamidullah, İslam Peygamberi, Beyan Yayınları, İstanbul 2013, sf: 50.

[5] Muhammed Hamidullah, a.g.e., a.g.s..

[6] Alak Suresi.

[7] Muvatta, Hüsnü’l-Hulk, 8; Ahmed b. Hanbel, 2/381.

[8] Kalem Suresi, 4.

[9] Ebu Davûd, Edeb, 66.

[10] Müslim, Salâtü’l-Müsâfirîn, 139 (746).

Kaynak: Gökhan Gökçek, Gazi Üniversitesi Tarih Bölümü Öğrencisi

PAYLAŞ:            

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle