Tefekkür mü, Meditasyon mu? Kalbi Uyandıran Hangisi?

Zihni susturmak mı, kalbi konuşturmak mı? Modern çağın huzur arayışıyla tefekkür geleneğimizin farkı ne? Meditasyonla tefekkür arasında ne gibi derin ayrımlar var?

Allah Teala insanı en mükemmel şekilde yaratmış, diğer varlıklardan farklı olarak ona akıl ve ruh vermiştir. İnsan, aklının ve ruhunun ve Yüce Kuran’ın rehberliğinde manalı bir hayat yaşayabilir. İnsan, kelamullahı, kâinatın engin sahifelerini okumak ve bu okuduğu satırları kalbine nakşetmek üzere yaratılmıştır. İşte bu mübarek okumanın adı tefekkürdür.

Kur’ân-ı Kerîm, insana hitap ederken onu her daim düşünmeye, anlamaya ve idrak etmeye davet eder. Allah Teâlâ, "Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde akıl sahipleri için âyetler vardır." (Âl-i İmrân, 190) buyurarak bizleri, varlığın her zerresinde gizlenen hikmetleri idrâke çağırmaktadır.

Tefekkür, yalnızca aklın kuru bir muhakemesi değildir. Bilakis, aklın kalp ile birleşip varlıkta Allah’ın tecellilerini görmesidir. Bu nedenle sufiler tefekkürü, kalbin bir ibadeti olarak görürler. Tefekkürün kıymeti hakkında hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur: “Bir saat tefekkür bazen bir sene ibadetten daha hayırlıdır.” (Suyutî, Camiu’s-Sağir)

Bugün İslâm âleminin birçok açıdan geri kalmasının temel sebeplerinden biri, Müslümanların tefekkür ve tedebbürü terk etmiş olmalarıdır. Kur’ân-ı Kerîm'deki “Onlar Kur’ân’ı iyice düşünmezler mi? Yoksa kalplerine kilit mi vurulmuştur?” (Muhammed, 24) âyeti, tefekkür hususunda yalnızca gayrimüslimlere değil, özellikle müminlere açık bir davettir. Üzerinde düşünülmeyen, anlamına derinlemesine vâkıf olunmayan bir kitap, insanlara nasıl rehberlik edebilir?

Sûfîler, tefekkürün önemini İslâm'ın ilk asırlarından itibaren idrâk etmiş ve bu ibadete büyük önem vermişlerdir. Öyle ki Kur’ân’ın âyetlerinde emredilen tefekkür, tedebbür ve derin düşünme vazifesini, daha çok sûfîler yerine getirmiştir. Ayrıca tefekkür ibadetinin nasıl yapılacağı konusunda en doyurucu ve kapsamlı bilgilerin başta İmam Gazâlî’nin İhyâu Ulûmi’d-Dîn adlı eseri olmak üzere, Mevlânâ ve İbnü’l-Arabî gibi sûfî mütefekkirlerin eserlerinde bulunması bir tesadüf değil, şuurlu bir gayretin neticesidir.

TEFEKKÜR MÜ, MEDİTASYON MU?

Günümüzde meditasyon ve derin düşünce denildiğinde akla gelen Budizm ve benzeri mistik hareketler, sûfî geleneğin tefekkür anlayışının yanında son derece sınırlı kalmaktadır. Zira bu akımlarda meditasyonun temel amacı, insan zihnini temizlemek, onu negatif duygu ve düşüncelerden kurtararak zihinsel sakinliği sağlamaktır. Mindfulness (farkındalık), vipassana (içgörü) ve hatta düşünmemeyi düşünmek gibi uygulamalar, zihnin dünyevî huzurunu ve acılardan kurtuluşunu hedefler. Ancak Budist meditasyonu nihâyette ben-merkezlidir ve yalnızca kişinin nefsânî huzuruna odaklanır. Bu tür uygulamalarda âhirete, mânevî kurtuluşa ve Yüce Yaratıcı’ya dair herhangi bir hedef ve niyet yoktur. Dolayısıyla bu pratikler, dünyaya ait geçici bir rahatlama sunsa bile, gerçek hayat olan âhirete dair hakiki bir fayda sağlayamaz. Hatta maneviyat görünümlü verdiği huzur sebebi ile insanı gerçek dindarlıktan alıkoyar.

Sûfî tefekkür ise kalbi gereksiz düşüncelerden (havâtırdan) temizleme hususunda bir parça meditasyona yaklaşır ise de onun asıl hedefi mârifetullâhı, yani Allah Teâlâ’yı tanımayı ve O’na ulaşmaktır.  Allah’a duyulan sevgi (muhabbetullâh) ve O’nu bilme arzusu (mârifetullâh), sûfî tefekkürün temelini oluşturur. Ayrıca Allah’ın yarattıkları üzerinde derin düşünce ve ibret nazarıyla bakmak da sûfî tefekkürün vazgeçilmez esaslarındandır.

Nakşilikte Tefekkür

Tarikatlar arasında Nakşibendîliğin evrâd ve ezkârına baktığımızda bunların son derece tefekkür ağırlıklı olduğunu görürüz. Nakşîler, istiğfar, kelime-i tevhîd, salavât-ı şerîfelerden sonra hemen tefekkür boyutundaki uygulamalara başlarlar. “Tefekkür-i mevt” adı üstünde, kişinin ölümü tefekkür etmesi, kabir âlemini, Münker ve Nekîr’in sorgusunu, hesabı, mîzanı ve sırat köprüsünü düşünmesi ve böylece gün boyunca hareketlerine çeki düzen vermesidir. Her seher vaktinde ölümünü göz önüne getiren sâlik için ölüm en güzel nasihat ve uyarıcı olur. Bu sebepledir ki şeytan insana en çok ölümü hatırlamayı unutturmak ister. Bu dünya sanki bâkî imiş gibi insanı yalnızca zevklerinin peşine düşürüp dinî sorumluluklarını yaşlılığa erteletir. Ölümü tefekkür eden sûfî, şeytanın bu tuzağından kurtulmuş olur.

Tefekkür-i mevtten sonra Nakşilerin ikinci uygulaması ise rabıtadır. Rabıta salikin Peygamber Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’den başlayarak hali hayattaki şeyhine kadar tüm silsile meşahiyi ile her seher beraber olduğunu düşünmesi, böylece onların manevi hallerine bürünmesidir. Sufilere göre salik, fiziken yanında bulunduğu insan kadar yanında olmayan bir salih zattan da tefekkür etme yolu ile istifade edebilir. Düşüncenin bu gücü ilginç bir sırdır, Hz. Mevlana insanın düşüncesi sayesinde yaşayabileceği değişimi şöyle ifade eder:

“Ey kardeşim, sen sadece düşünceden ibaretsin; geriye kalan varlığın itibarı ile ancak et ve kemiksin, gülü düşünürsen gülistan olursun, dikeni düşünürsen de dikenlik.” (Mesnevi, II) Mevlânâ’ya göre insanın özü düşüncedir. İnsan neyi düşünüyorsa, maneviyatı, ahlakı da ona göre şekillenir.

Nakşîliğin ileri mertebesinde sâlik, murâkabe adı verilen, Kur’ân âyetleri üzerinde tefekkür etme vazifesiyle görevlendirilir. İlk olarak salik, İhlâs sûresi üzerinden gerçek tevhîdin sırlarını tefekkür eder; buna "Ehadiyyet murâkabesi" denir. Bir sonraki mertebede, Kurbiyyet ve akrabiyyet murakabelerinde ise insanın bu dünyada yalnız olmadığı, her an Hakk ile beraber bulunduğu tefekkür edilir. Bu tefekkürde derinleşen sâlik, bir an bile Hak’tan ayrı olmadığını idrak eder. Bir sonraki aşama olan murâkabe-i muhabbet dersinde ise sâlik, hem Rabbine hem de yaratılmışlara karşı ilişkilerinde merkeze sevgi ve muhabbeti koymayı öğrenir. Kısacası murâkabe dersleri, sâlike tüm Kur’ân-ı Kerîm’i tefekkür ile okumanın anahtarını sunar, bu sebeple murâkabe dersleri, Nakşîliğin en yüksek seviyedeki tefekkür eğitimidir.

Tüm tarikatların ve Nakşiliğin de fikir babalarından olan Gazâlî, tefekkürün nasıl yapıldığını adım adım açıklar. İlk olarak tefekkürü: “İki bilgiyi bir araya getirip, onlardan üçüncü bir bilgiye ulaşmak.” şeklinde tarif eder ve şu örnek ile meseleyi anlatır. “Dünya fânidir” sözü bir bilgidir; “âhiret bâkidir” ifadesi de başka bir bilgidir. Bu iki gerçeği her Müslüman bilir. Ancak bunlar üzerinde derinlemesine düşünüldüğünde ortaya üçüncü ve daha kıymetli bir bilgi çıkar: Akıllı insan, geçici (fânî) olan yerine kalıcı (bâkî) olanı tercih eder. İşte bu tefekkür sayesinde insan, hayatını Allah’ın râzı olduğu bir istikâmete yönlendirir, böylece hem dünyada huzurlu bir ömür sürer, hem de âhiretin sonsuz saadetine erişir.

O hâlde gelin, gönüllerimizi tefekküre açalım; Rabbimizin sonsuz hikmet ve güzelliklerle dolu tecellîlerini seyredelim ve Hak dostlarının ayak izlerinden giderek gerçek huzuru bulalım. Yoga ve meditasyon gibi yabancı kaynaklı akımlarda manevi hastalıklarımıza şifa aramayalım. Rabbim bizlere bakışı ibret, suskunluğu tefekkürle dolu bir hayat nasip eylesin. Âmin.

Kaynak: Prof. Dr. Süleyman Derin, Altınoluk Dergisi, Sayı: 474

İslam ve İhsan

TEFEKKÜR 3 ŞEY İÇİNDİR

Tefekkür 3 Şey İçindir

TEFEKKÜR NASIL YAPILIR?

Tefekkür Nasıl Yapılır?

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle