Duanın Vakti ve Rahmetine Dair Tefekkür

Evladımızın bıçak ve bal imtihanı, dualardaki sabırsızlığımızın bir aynasıdır. Duanın vaktine ve gizli rahmetine dair bir baba tefekkürü...

8 aylık bir oğlum var. Dünyayı keşfediyor. Bilmediği bir âleme doğdu neticede. Bunun bilgisizliği ve bitmeyen enerjisi ile her şeyi karıştırarak, dokunarak, deneyimleyerek öğrenmek istiyor. Aynı zamanda her bulduğunu da ağzına atıyor.

Geçenlerde, mutfakta masanın üzerinde duran, rengârenk sapları ile dikkat çeken bıçak setini gördü.  İşaret ederek onları almak istedi. Doğal olarak vermedik. Ama kendisini nasıl yerlere atıyor, nasıl ağlıyor, hıncını almak için annesine vuruyor ve istediğinin olmamasını kabullenemiyor. Zahiren, kendisine oyuncak olacağını, onu eğlendireceğini ve kendisine faydalı olacağını zannettiği bıçakların, neticede kendisine zarar vereceğinin bilincinde değil. Elde edemememin öfkesini sindirmeye çalışıyor.

Yine oğlum, birkaç gün sonra, kahvaltıda, herkesin iştahla yediği balı gördü ve yine aynı tepkiler ile ondan yemek istedi. Doktorların bir yaşına varmayan çocuklara bal yedirmeyin, uyarıları neticesinde yine vermedik. Burada annesi, “oğlum 4 ay sonra sana en güzelini vereceğim ama sabretmen lazım” diyerek, oğlumun tabi ki anlamadığı ama benim anlamaktan ziyade gönlüme işleyen bir ikazda bulunmuş oldu.

BIÇAK VE BAL: İNSAN NİÇİN İNAT EDER?

Peki, dualar da böyle değil miydi?

Yetişkinler olarak biz de çocuklarımızdan farklı değiliz aslında. Dua ediyoruz, istiyoruz, hemen olmasını bekliyoruz.  Bıçakların kendisine zarar vereceği idrakinde olmayan çocuklar gibiyiz.

İstiyoruz, olmayınca öfkelenip, isyan barındıran tepkiler gösteriyoruz. Neticede kendimize zarar verebileceğimiz öngörüsü, cüzi bilgi ve hissiyat sahibi olduğumuz için oluşmadığından, çocuklar gibi küsüyoruz.

Oysaki atalarımız “bunda da bir hayır vardır”, “nasip değilmiş, hayırlısı olsun” gibi cümlelerle gönülleri yatıştıran ve mutmain eden telkinler vermişlerdi, cenaze misali gönüllere.

Yine zahiren kendimize faydalı olacağını gördüğümüz, düşündüğümüz şeyler için de dua ettiğimizde hemen karşılığı olmazsa aynı tepkilerle karşılıyoruz. Yukarıdaki bal örneği gibi, belki faydalı bir şey ama zamanı var. Sabretmek, tevekkül etmek, teslim olmak gerçekten çok zor geliyor.

DUANIN ÜÇ HALİ: HEMEN, DAHA GÜZELİ VEYA AHİRETTE

Allah Teâlâ Bakara Suresi 186. ayette “ …Bana dua edenin duasına icabet ederim…” buyurmaktadır. Bu bağlamda duaların kabul edilmemesi söz konusu değildir.

Bazı dualar hemen kabul edilebilir, karşılığı hemen görülebilir. Bazıları, ertelenir doğru zaman, doğru ortam ile daha güzeli ile verilir. Bazıları da bu dünyada kabul edilmez, mükâfatı ahirete bırakılır.

Hatta Alaaddin Attar Hz.leri “Keşke dünyada hiçbir duam kabul olmasaydı da karşılıklarını ahirette görseydim” buyurmuştur.

Ümitsizlik girdabı burada da karşımıza çıkıyor. Sabırsızlık zehri burada da gönlümüze işliyor. Acizliğini bilmemek, her şeyi bilmediğini bilmemek, burada da perde oluyor. Oysaki Müslüman ümitsizliğe düşmeyecek bir iman ile doludur. “Bizim Allah’ımız var” diyebilmelidir.

Dua, samimiyet ister.

Dua, gönülde yangın ister.

Dua, acizliğini kabul ettiğini göstermeni ister.

Dua, kimin huzurunda olduğunu bilmeni ister.

Peki, Allah benim kalbimdekileri bilmiyor mu? Neden dua edeyim?

Allah, bizi huzurunda istiyor. Kimden isteyeceğimizi bildiğimizi göstermemizi istiyor. Her şeye Kadir olan, her şeye gücü yeten Allah’ı tanıdığımızı göstermemizi istiyor. Allah tabi ki, kalbimizi, göğsümüzün ne ile vesveselendiğini çok çok iyi biliyor. Tabii bizden de O’nun ilahlığını, kudretini bildiğimizi ispat etmemizi bekliyor.

Bedir savaşında Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in duası akabinde üç bin melek geldi. Hendek savaşında Rasûlullah’ın duası akabinde fırtına koptu. Allah, Rasûlü’nün kalbini bilmiyor muydu? Tabii ki biliyor, insanlara örnek teşkil etmesi bakımından, beşerî sıfatlarının da gözler önünde olmasını vesile ediyordu.

ODUN YANINCA KÜL, İNSAN YANINCA KUL OLUR

Peki, nasıl dua etmeliyim?

İnsan nasıl dua edeceğini bilmiyorsa, hiç yanmamış demektir. “Odun yanınca kül, insan yanınca kul olur” diye boşuna dememişler. Çaresiz insanın, çaresizliğini anladığı anda ettiği dua, yapılması gereken duadır. Düşen bir uçakta yapılan dua, elemli bir hastalığa duçar anında yapılan dua, ıssız bir yerde gece tek başın kalınca yapılan dua gibi birçok yerde, acizliği tescil edilince insan, dua etmesini de öğreniverir. Geniş anında da unutuverir. İnsan doğduğunda, dua fıtratı ile doğmuştur. İstemek, insanın fıtratında vardır. Sadece kimden isteyeceğini öğrenmesi gerekir.

Ayakkabı bağını bile Allah’tan isteyen sahabelerden, dünyevi her menfaatini insanlara bağlayan kişiler haline geldik. Böyle olunca da Allah bizi sürekli başkalarına muhtaç hale getiriyor. Merkezi unuttuk, sağa sola bakınıp, çare arıyoruz. Kafamızı eğerek, yükseklere hitap edeceğimiz aklımıza bile gelmiyor.

Çok hızlı arabalara biniyor, seyrettiğimiz videoların sonuna kadar sabredemeyip 2x katında izliyor, yetişmeyen işler ve sosyal hayat için ahlanıp vahlanıyoruz. Maalesef, bunu namaz ve duada da yapıyoruz. Bir an önce huşu ve ruhundan bihaber olarak geometrik hareketler ile kıldığımız namaz sonrası, iş yoğunluğumuzdan dem vurarak, dua etmeden kalkıyoruz. Meyve ağacına çıkıyor, meyve toplamadan, hasat etmeden geri iniyoruz. Kardeşin kardeşe duasının kabul olduğunu biliyor, kendimize bile dua etmiyoruz.

Dua, imanın, muhabbetin ve teslim oluşun, tevekkülün bir ispatı. Furkan suresi 77. Ayette Allah-u Teâlâ “… Eğer duanız olmasa Rabbimin katında ne ehemmiyetiniz var” buyurarak duanın ehemmiyetini ve önemini belirtmiştir.

İki eli açarak istemek, zillet değil izzettir. Her şey için dua etmek, her an Allah’ı anmak, O’nunla sürekli birlikte olduğunu hatırlamak, dünya sıkıntıları çepeçevre sarmışken, bir çıkar yol olduğunu bilerek, o kapıyı zorlamaktır. Şairin dediği gibi;

Gönlüme baktım, sanki puslu bir hava

Gözlerimin önünde her daim dünya

Bunca elem ve eziyet çeken ruha

Derman olacak yegâne şey gözyaşı ile dua.

Allah dua etmeyi nasip eylesin, huzuruna kabul eylesin.

Kaynak: Emre Küçükkaya, Altınoluk Dergisi, Sayı: 480

İslam ve İhsan

DUANIN KABÛLÜ VE İNSAN HAYATINA ETKİSİ

Duanın Kabûlü ve İnsan Hayatına Etkisi

DUA EDERKEN ISRARCI OLMALI MIYIZ?

Dua Ederken Israrcı Olmalı mıyız?

DUA VE MÜNACAT ÖRNEKLERİ

Dua ve Münacat Örnekleri

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.