İnsan Kendi Yaratılışını Neden Tefekkür Etmeli?

İnsan kendi yaratılışını, toprağa dönüşünü ve ölümden sonraki hayatı ne kadar tefekkür ediyor? Kur'ân-ı Kerîm'in insanın yaratılışı, haşir ve âhiret hakkında verdiği mesajlar bize hangi hakikatleri hatırlatıyor? Dünya hayatının geçiciliğini idrak etmek, gafletten kurtulup Allah'a kulluk şuurunu nasıl güçlendirir?

İşte insanın anne karnındaki gelişimini adım adım anlatan bir âyet-i kerîme:

“Andolsun Biz insanı, çamurdan (süzülüp çıkarılmış) bir özden yarattık. Sonra onu sağlam bir karargâhta nutfe hâline getirdik. Sonra nutfeyi aleka (aşılanmış yumurta) yaptık. Peşinden, alekayı, bir parçacık et hâline soktuk; bu bir parçacık eti kemiklere (iskelete) çevirdik; bu kemikleri etle kapladık. Sonra onu başka bir yaratışla insan hâline getirdik. Yapıp-yaratanların en güzeli olan Allah, pek yücedir.” (el-Mü’minûn, 12-14)

Kur’ân-ı Kerîm’in nâzil olduğu asırda, embriyoloji ilmi sahasında bu tafsilât asla bilinmiyordu. Fakat bu tafsilâtın maddî bilgisi, sadece tıp ve benzeri ilimlerde ihtisas ehline lâzımdır. Bütün insanlara lâzım olan ise, bu hârikulâde yaratılış sır ve hikmetlerini idrak ve şükrünü îfâ gayretidir.

İNSAN GÖRMEZ Mİ?

Haşir ve âhiret konusunda şüpheye düşen, çürümüş kemiklerin yeniden nasıl diriltileceğini sormaya kalkan insan; kendi yaratılışını hiç düşünmemiş demektir. Kendisi bir nutfeden nasıl mükemmel bir şekilde yaratıldığını idrâk ettiğinde; Hâlık’ı için, yarattığı ve ömrüne son verdiği bir varlığı yeniden yaratmasının ne kadar basit ve kolay olduğunu da idrâk etmek mecburiyetinde kalır. Âyet-i kerimede inkârcılar hakkında şöyle buyurulur:

“İnsan görmez mi ki, Biz onu bir nutfeden yarattık. Bir de bakıyorsun ki, apaçık düşman kesilmiş! Kendi yaratılışını unutarak Biz’e karşı misal getirmeye kalkışıyor ve;

«Şu çürümüş kemikleri kim diriltecek?» diyor.

(Ey Rasûlüm!) De ki:

«Onları ilk defa yaratmış olan diriltecek! Çünkü O, her türlü yaratmayı gayet iyi bilir.»” (Yâsîn, 77-79)

Şu üzerine bastığımız toprağa mâzî penceresinden nazar kılarak tefekkür ettiğimiz zaman; Hazret-i Âdem’den bugüne, asırlar boyunca yaşamış ve vefât etmiş ve üst üste çakışmış gölgeler misâli milyonlarca insanın toprakla harmanlaşmış cesetleri üzerine bastığımızı idrâk ederiz.

Aynı toprağa, istikbal penceresinden baktığımız zaman; bu kez yine dünyaya gelecek milyonlarca insanı orada temâşâ etmek mümkündür. Âdetâ o toprağın üzerinde geçmiş milyarlarca insanın ve gelecek milyarlarca insanın üst üste çakışmış gölgeleri vardır.

Topraktan geliş ve toprağa gidiş... Topraktan toprağa müthiş bir akış...

Mevlânâ Hazretleri, Hüsâmeddin Çelebi’yle beraber bir cenaze teşyiinde bulunur. Cemaat; acaba tabutla mı gömelim, yoksa tabutsuz mu gömelim diye tartışırlar. Hüsâmeddin Çelebi ise;

“Tabutsuz gömelim... Zira insan için; toprak bir annedir, ağaç ise kardeştir. Biz; mevtâyı kardeşin değil, annenin kucağına verelim.” diyerek toprak üzerine mânidar bir irtibatı hatırlatır. Gerçekten insan ile ağaç, menşeleri ve maddî varlıkları itibarıyla kardeş gibidir.

Çünkü vücudumuz topraktır, gıdamız topraktır. İnsanın; babada tohum olması, anne karnında meydana gelmesi, yetişmesi yine topraktan gelen gıdalara istinâd ettiği için, yine topraktır. Rûhumuzun libâsı, yani rûhumuza giydirilmiş elbise; topraktır, topraktandır.

Buradan hareketle toprağı bir de rızık penceresinden tefekkür edelim:

Toprak her an milyarlarca mahlûkāta sofralar hazırlar. O milyarlarca mahlûkat; artığını, teressübâtını, cürufâtını ve sonunda cesedini toprağa bırakır. Toprak; temizler, besler, temizlediği ve beslediği varlıkların ayakları altında çiğnenir. Fakat yine yüzünde güller açar. Yine bağrından nehirler akar. Onca hizmetine karşılık; sessizdir, mütevâzıdır.

Bu sebeple, Mevlânâ Hazretleri toprağın bu mânâlarına işaretle der ki:

“Toprak gibi mütevâzı ol...”

Yani;

“Toprak gibi diğergâm ol...”

“Toprak gibi münbit ol...”

“Toprak ol da senden hayat fışkırsın!”

Sır üstüne sır... Esrar mecmûası kâinat...

AKLETMEZ MİSİNİZ?

Cenâb-ı Hak;

“Akletmez misiniz?”

“Derin derin düşünmez misiniz?”

“İbret almaz mısınız?”

“Bunda akıl sahipleri için ibret vardır.” şeklinde sual ve hatırlatmalarıyla, dâimâ kullarını tefekküre, intibaha ve uyanmaya davet eder.

İnsanın gafleti bir dereceye kadar, insanı cinnetten korur. Çünkü insanı bekleyen, ölüm, kabir, haşir, hesap ve sırat gibi dehşetli yolculuk ve âkıbetin meçhul oluşu, büyük bir heyecan ve endişe sebebidir. İnsan bütün kalbiyle dâimâ bunun tefekkürü içinde kalsa; yiyemez, içemez, ağlamaktan ve yalvarmaktan hayatiyetini sürdüremez hâle düşer.

Ancak Cenâb-ı Hakk’ın rahmeti olarak, bir nebze gaflet ve nisyan ile hayatımıza devam edebiliyoruz. Dînimiz havf ve recâ muvazenesi içinde vazifelerimizi devam ettirmemizi arzu etmektedir.

Fakat bu hâl, ölüm ve ötesine bîgâneliğe, vurdumduymazlığa dönüşmemelidir. Ehlullah hazerâtı dâimâ derin bir âhiret endişesi içinde yaşamışlardır. Bu endişenin kaybedilmesi hususunda da ikaz etmişlerdir.

İbrahim bin Edhem Hazretleri’ne sormuşlar:

“–Ettiğimiz duâlar neden kabul olunmuyor?”

Hazret buyurmuş ki:

“–Hakk’ı bilirsiniz, buyruğunu tutmazsınız!

Peygamber’i bilirsiniz, sünnetlerini yerine getirmezsiniz!

Kur’ân okursunuz, fakat onunla amel etmezsiniz!

Hak Teâlâ’nın nîmetlerini yersiniz, şükrünü edâ etmezsiniz!

Cenneti bilirsiniz, onu kazanmak için gayret etmezsiniz!

Cehennemi bilirsiniz, endişe duymazsınız!

Ölüm vardır dersiniz, hazırlanmazsınız!

Atanız-ananız ve ölülerinizi kendi ellerinizle kabre koyarsınız, lâkin ibret almazsınız.

Böyle olunca bu kadar gaflette olan bir kimsenin duâsı nasıl müstecâb ola!” (Tezkiretü’l-Evliyâ)

Bu gaflet öylesine ahmakçadır ki, öleceğini bilen insanlar, kendilerine kabir hazırladıkları hâlde, kendilerini kabre hazırlamaktan gafil düşerler. Hazret-i Ebubekir -radıyallâhu anh- bu sebeple ikaz eder:

“Sen kendine kabir değil, kendini kabre hazırla.”

İbret almak için her şeyin âhirine bakmak lâzım geldiğini Hazret-i Mevlânâ, şöyle anlatır:

“Sen, ey ilkbahar güzelliğine karşı dudak ısıran, hayran olan kimse! Bir de sonbaharın sararmış hâline ve soğukluğu­na bak!

Şafak vaktinde güzel güneşin doğuşunu görünce, gurub zamanı, onun ölümü demek olan batışını hatırla!

Bu hoş çardakta -yani mehtaplı bir gecede- bedir hâlindeki ayın letâfetini görürsün; Onun bir de ay sonlarında uğradığı zaaf ve bedir hâline olan hasretini düşün!

İnsan da aynı bu macerayı yaşar. Kemâli ve cemâli, ze­vâle mahkûmdur.

Güzel bir çocuk; bakarsın, güzelliği ile halkın sevgilisi olmuştur. Bir müddet sonra, ihtiyar bir bunak hâline gelir ve hal­ka rezil olur!

Eğer gümüş tenli güzeller seni avladıysa, ihtiyarlıktan sonra bir de pamuk tarlasına dönen o bedene bak!

Ey yağlı-ballı yemekler ve nefis gıdalar görüp imrenen! Kalk helâya git de, onların akıbetini orada gör!

Pisliğe de ki: Senin o güzelliğin, tabak içindeki zevk u le­tâfetin ve güzel kokun nerede?

Cevâben der ki: O saydığın şeyler gonca idi. Ben de ku­rulmuş bir tuzaktım. Sen gelip tuzağa düşünce, gonca eridi, soldu ve cürufa döndü.

Ustaları hayran bırakan öyle maharetli eller vardır ki, so­nunda titrek olmuştur.

Kezâ cam gibi nergis bakışlı mahmur bir gözü, sonunda çıpıl olmuş ve suları akmağa başlamış bir halde görürsün!

Kezâ arslanların safında giden arştan gibi yiğit bir er, gün gelir fare gibi âciz birine mağlûp olur.

Kezâ üstün kabiliyetli bir sanatkârı, sonunda acze bürün­müş bir zavallı gibi işe yaramaz bir hâlde görürsün!

Kezâ, akılları baştan alan misk kokulu ve kıvırcık bir zülüf; ihtiyarlıkta, kır merkebin kuyruğu gibi çirkinleşir!

Bütün bunca şeylerin ilk ve letâfetti hâllerine bak! Sonra da onların nasıl pörsüdüklerini ve ne hâllere girmiş oldukla­rını gör!

Çünkü bu âlem, sana tuzağını kurmuş ve o vasıta ile ni­ce ham ervahı aldatıp perişan etmiştir.

Böylece âlemin her cüz’ünü say ve evvelki hâliyle sonra­ki hâlini göz önüne getir!

Her kim ki, nefsin esiri olmaktan ve mecazlara (gölgele­re) aldanmaktan kurtulmuş ise, Allâh’a o kadar yakındır.

Güzelliği ile iftihar eden, ay gibi parlak olan her güzelin yüzüne bak! Fakat, evvelini gördükten sonra sonuna da nazar et ki, şeytan gibi tek gözlü, yani bir şeyin dünya tarafını görüp âhiret tarafını görememek ahmaklığına düşmeyesin...

Şeytan, Âdem’in çamurunu gördü; yüceliğini göremedi. Bu dünyaya ait olan çamuru seyretti. Fakat öteki âleme ait olan mâneviyâtına âmâ oldu. Şeytanın bilemediği taraf, insa­nın Hakk’ın halîfesi (halîfetullah) olmasıdır.

Ey insan, dünyadan birbirine zıt iki ses gelir. Acaba se­nin kalbin hangisini almağa istîdatlı?..

O seslerden biri Allâh’a yaklaşanların hâli, diğeri ise aldananların hâlidir. Bu seslerden birini kabul ettin mi, öbürünü duymazsın bile!..”

Çünkü seven bir kimse, sevdiğinin zıddı olan şeylere kar­şı âdetâ kör ve sağır olur.

Ey sâlik; aynadaki son nakşa bak! Bir güzelin ihtiyarlığındaki çirkinliğini ve bir binanın harâbe hâline geleceği­ni düşün de aynadaki yalana aldanma!..

Ne mutlu o kimseye ki, Hak erlerinin duydukları sesi ön­ceden işitti.”

Hazret-i Mevlânâ’nın bahsettiği birbirinin zıddı olan iki se­sin biri dünyaya meyil, öbürü dünyadan nefrettir. Onlardan hangisini dinler ve icâbet edersen, öbürünün zıddı ve mahru­mu olursun.

Bu mânâda;

 “Dünya ve âhiret, ortak iki zevce gibidir. Birisini ne kadar hoşnut edersen, öbürünü o kadar kızdırırsın.” denilmiştir.

Cenâb-ı Hak; toprağı misal veriyor, yağmuru misal veriyor. İlmin ne kadar ilerlese de çözemediği «hayat» sırrı... İnsanın istifadesi için, seyahat edebilmesine âmâde kılınmış denizler...

Hepsi tefekkür malzemesi...

Âyet-i kerîmede buyurulur:

“Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün birbiri peşinden gelmesinde, insanlara fayda veren şeylerle yüklü olarak denizde yüzüp giden gemilerde, Allâh’ın gökten indirip de ölü hâldeki toprağı canlandırdığı suda, yeryüzünde her çeşit canlıyı yaymasında, rüzgârları ve yer ile gök arasında emre hazır bekleyen bulutları yönlendirmesinde düşünen bir toplum için (Allâh’ın varlığını ve birliğini ispatlayan) birçok deliller vardır.” (el-Bakara, 164)

Makrokozmos, âlem-i kübrâ ise bir başka dehşet ve azamet meşheri... Cenâb-ı Hak; arz üzerinde minicik bir varlık olan insanı, semâvâtı düşünmeye davet ediyor. Kamere, güneşe, yıldız ve gezegenlere yemin buyuruyor. Onların muazzam feleklerini, milim ve salise şaşmayan, Azîz / son derece kudretli ve Alîm / her şeyi bilen Allâh’ın takdiri olan sistemlerini idrâke davet ediyor.

İlimde, son asırlarda hep inkâr ve dalâlet ehli, baş çekti. Hakk’ın kudretinin sırlarını çözmeye ve fânîlik duvarını delmeye çalıştılar. Fakat her adımda, kudret-i ilâhiyye karşısında acziyet yaşadılar, hayranlık yaşadılar... Sâni’i itiraf edemeseler de, sanatı karşısında dilleri tutuldu.

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Mekteb-i Âlem, Kâinat, İnsan ve Kur’ân, Yüzakı Yayınları

İslam ve İhsan

İLİM NEREYE YAKLAŞTIRIYOR?

İlim Nereye Yaklaştırıyor?

TEFEKKÜR İLE İLGİLİ AYET VE HADİSLER

Tefekkür ile İlgili Ayet ve Hadisler

TEFEKKÜR KALBİ NASIL AÇIYOR, GAFLET NASIL KİLİTLİYOR?

Tefekkür Kalbi Nasıl Açıyor, Gaflet Nasıl Kilitliyor?

TEFEKKÜRÜN ANLAMI, ÖNEMİ VE FAZİLETİ

Tefekkürün Anlamı, Önemi ve Fazileti

AKLINIZI KULLANMAYACAK MISINIZ?

Aklınızı Kullanmayacak mısınız?

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle