Tebliğde Usul: Gönül Kırmadan Hakka Davet Nasıl Olmalı?

Müslüman, hal ve kal diliyle İslam şahsiyetini nasıl aynalamalı? Kırmadan, dökmeden ve nebevi bir nezaketle gönüllere dokunmanın yolu: Tebliğde usul ve üslup.

Tebliğ; adına ister “emr-i bi’l-mâruf nehy-i ani’l-münker” diyelim, ister “dâvet” diyelim müslüman olmanın gereği olarak bize yüklenmiş bir vazifedir. Ulemâya göre, îmandan hemen sonra gelir. Hükmü, farz-ı kifâyedir; bazılarının yapmasıyla diğerlerinden sorumluluk kalkar, lâkin kimse yapmazsa bütün müslümanlar sorumlu olur.

KUR’ÂN-I KERÎM’DE TEBLİĞ VAZİFESİ VE NEBEVÎ METOT

Kur’ân-ı Kerîm’de “tebliğ vazifesi” açıkça emredilmiştir. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in söz, fiil ve takrirleri ise, bu husustaki rehberimizdir.

Âhir zaman dediğimiz şu dönemde bazen bir bakış bile tebliğ sayılır. Düşünmek gerekir: Kavimleri helâke götüren hâllerin neredeyse tamamının yaşandığı çağımızda evimizde oturup îmanımızı kurtarmak mı, bir yaraya merhem olmak mı kıymeti hâizdir?

Müslüman; duruşu, davranışı ve sözleriyle tepeden tırnağa bir İslâm şahsiyeti göstermelidir. İslâm’ı tam mânâsıyla sindirmeli, mesajını zaman-zemin dengesi gözeterek yaşamalı ve bulunduğu yerde hayranlık uyandırmalıdır. Şurası mâlûmdur ki, bir doz ilaçla hastalık iyileşmez. Evvela teşhis, ardından tedavi gelir. Bunun için de çaba ve sabır gerekir. “Yarım doktor candan, yarım hoca dinden eder!” deyişi, bu durumu en güzel şekilde açıklar.

Çevremizde sıkça tekrarlanan bazı hikâyelerle karşılaşırız:

“–Çocukken camiden kovuldum, bir daha da adım atmadım!”

“–Sol elimle yemek yediğim için toplulukta azarlandım, o topluluğa bir daha girmedim!”

“–Saçımın rengi ve şekli dolayısıyla ecnebîlere benzetilip küçümsendim…”

“–Falanca topluluktan olmadığım için dışlandım...”

Dini iyi bildiğini zanneden kimileri, bazen işin sadece kabuğundan haberdardırlar. Akıl, bilgiyi öğrenmiştir; ama kalp henüz hazmetmemiştir. Muhâtabın durumuna göre hitap etmeyi, meşhur tâbiriyle nabza göre şerbet vermeyi bilmezler. Onlara göre bir kendileri ve bir de diğerleri vardır. Diğerleri “kötü”, “uzak durulması gereken”, ailece görüşüldüğü takdirde “kendilerini saptıracak” ya da “kendilerine benzetecek” zararlı kişiliklerdir.

Karşı taraftan bakanlar için de “dîni iyi bilen bazıları”, sıkıcı, dünyanın nîmetlerinden faydalanmasını bilmeyen, katı kurallar içinde sıkışıp kalmış kişilerdir.

Hâlbuki hak-doğru, birdir. Kişiden kişiye değişmez! Ancak doğruyu bilmek kadar, onu farklı özelliklerdeki insanlara/çevrelere aktarmanın yolunu bilmek/bulmak da mühimdir.

“SELÂMÜN ALEYKÜM KÖR KADI!”

Vaktiyle bir mahkeme kurulmuş. Şâhitler dinlendikten sonra bir şâhidin görüşüne başvurmak lâzım gelince, doğru sözlülüğüyle tanınan bir adam mahkemeye davet edilmiş. Bu şâhit:

“–Nerede olursa olsun ben hep doğruyu söylerim, aslâ müdârâ[1] etmem!” diye iddiada bulunurmuş.

Mahkemeye çıkıp Kadı Efendi’nin karşısına dikilmiş. Bakmış ki Kadı Efendi’nin bir gözünde şaşılık var. Hemen:

“–Selâmün aleyküm kör kadı!” deyivermiş. Kadı gazaplanmış:

“–Atın şu münasebetsizi içeriye!..” diyerek o şahsı hapse göndermiş.

İçeriye girdiğinde mahkûmlar etrafını sarmış ve ısrarla:

“–Neden hapse atıldın?” diye sormuşlar. Mevzuyu hâlâ anlamayan adam, omuzlarını silkmiş:

“–Ben sadece doğruyu söyledim: «Selâmün aleyküm kör kadı!» diye seslendim. O da suçsuz yere beni hapse attı. Hâlbuki ben doğruyu söylemek dışında bir şey yapmadım!”

DOĞRU İLETİŞİM BECERİLERİ

Dîni tebliğ etmek, “hatalı insan avına çıkmak” değildir. Ceza hâkimi olmak değildir. Kınayıcı olmak hiç değildir. Genç kız ve kadınları hele ilk tanışmada:

“–Çorabın çok ince, pantolon giymişsin, tesettürün şöyle, kaşın böyle…” gibi itici sözlerle kendinden soğutmak, korkutup kaçırmak da bir tebliğcinin üslûbu değildir.

Delikanlıların tıraşını, küpesini, dövmesini uluorta eleştirip bir de onları “lânetli” ilân etmek, usûl bilmemekten ileri gelir. Gerekli ve yeterli zemin oluştuğunda muhâtabın seviyesine göre nezâketi elden bırakmadan îkaz ve hatırlatma yapılır, bilmiyorsa öğretilir. Belki, uyarma maksatlı bir yaklaşım, bilmeden muhâtabı kınamakla neticelenir. Kınayan kınadığını yaşamadan ölmeyeceğine göre; kendinde olmasa da evladında veya torununda, kınadığı hâl ile imtihan olabilir.

Tebliğ, hadiste de bildirildiği üzere, “elle, dille, kalple”[2] yapılır. Ortam, çevre, durum ilişkisi tebliğin yönünü ve seyrini tayin eder. Kimi zaman sadece bir bakış, kimi zaman bir mimik, bilhassa günümüzde İslâmî bir duruş, tam mânâsıyla tebliğ sayılır. Medya ve sosyal medyayı doğru ve muhâtapların ilgisini çekecek şekilde tebliğ amaçlı kullanmak da zamanımızın bir gereğidir.

Her insanın fıtratı ve mizacı farklı olduğundan yaklaşım tarzı da buna göre olmalıdır. Bazen tatlı bir tebessüm, muhâtabın gönlüne giden yolları açar. Kimi zaman bir ikramla başlayan sohbet, karşılıklı muhabbete dönüşür. Bazen de özenle paketlenmiş bir hediye, kalıcı dostluklara kapı aralar. İrtibat kesilmez, mütemâdiyen süren bir ülfet meydana gelir.

Sürekli farklı metotlar denemek, tebliği güncellemek gerekebilir. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in biricik torunları Hasan ve Hüseyin Efendilerimizin yanlış abdest alan bir kimseyi görüp nezâket ve firâsetle bezenmiş şu örneklikleri ne güzeldir:

Hazret-i Hasan ile Hazret-i Hüseyin, câmi avlusunda durmuş; şadırvanda abdest alan yaşlıca bir adamı seyrediyorlardı. Hasan bir ara kardeşi Hüseyin’e:

“–Bak” dedi, “dirseklerini iyice yıkamadı.”

“–Evet görüyorum, bazı yerler kuru kalıyor.”

“–Bunu ona söylemeliyiz, abdest sırasında yıkanması farz olan yerlerde iğne ucu kadar kuru bir yer kalsa abdest olmaz, abdest olmayınca tabiî namaz da olmaz.”

“–Ama nasıl söyleyeceğiz? İşte bak, ayaklarında da aynı ihmali yaptı. Parmak aralarını ovuşturmadı, suyu topuklarına değdirmedi bile. Haydi gidip kendisine söyleyelim.”

Hüseyin:

“–Bir dakika!” diye kardeşini durdurdu. “O bizden çok yaşlı. Biz söylersek utanabilir. Yahut çocuk olduğumuz için bizi dinlemeyebilir. Onu kırmadan yanlışını anlatmanın bir yolunu bulmalıyız.”

Birden aklına geldi:

“–Tamam.” dedi sevinçle; “Buldum!”

Adama yaklaştı. Saygı dolu bir sesle:

“–Efendim…” dedi, “sizden bir ricamız var.”

“–Söyleyin bakalım çocuklar.”

“–Biz henüz çocuk sayılırız. Şurada abdest alırken başımızda dursanız da yanlışlarımızı söyleseniz.” Adam memnun memnun güldü:

“–Tabiî…” dedi. “Başlayın bakalım.”

İki kardeş abdest almaya başladılar. Adam dikkatle bakıyor, bir yanlış bulmaya çalışıyor, ama bulamıyordu. Kendi abdestini düşündü. Hazret-i Hasan ile Hazret-i Hüseyin gibi dikkat göstermediğini anladı. Abdestleri bitince saçlarını okşadı:

“–Yanlış sizde değil çocuklar, bende!” dedi. “Kusurlu benim. Yanlışımı yüzüme vurmadan bu kadar nâzikçe düzelttiğiniz için çok teşekkür ederim. Artık ben de sizler gibi abdest alacağım. İşte başlıyorum.”

Yeniden suyun başına çöktü ve bir güzel abdest aldı.

MÜSÂMAHA MI, TÂVİZ Mİ?

Tebliğ yapmak isterken kendinden ve değerlerinden tâviz vermek olmaz. Bu, nefsin hoşuna gider. Gençler beğenip özensin diye tesettüre takla attırılmaz. Giyim-kuşamın ölçüsü ve bir usûlü vardır. Gençlerin kalbine girmek için yersiz şaka ve espriler yapılmaz.

Gençlerle buluşmalarımızda görüyoruz ki, kimilerinin mânevî endişeleri yok. Talep de etmiyorlar. Hattâ bu buluşmaları uyku ya da umursamazlıkla geçiştirmek istiyorlar. Bu durumda A, B, C planlarımız olmalı. Biz, “yolda olmaya” mecburuz. Dikenler, taşlar, sarp kayalıklar da olsa Rabbimiz bize:

“Sen, Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et!..” (en-Nahl, 125) buyuruyor, “illâ netice alın,” demiyor.

Bizi, zaferden değil, seferden sorumlu tutuyor. Kalplere hidâyet vermek Allâh’ın irâdesinde... Biz yine de vazifemizi yapacağız, duâ edeceğiz; umulur ki bir uyanış olur, diyerek yol alacak, Ebû Tâlib hakkında inen:

“Şüphesiz ki Sen sevdiğin kimseyi doğru yola iletemezsin. Fakat Allah, dilediği kimseyi doğru yola eriştirir. O, doğru yola gelecekleri daha iyi bilir.” (el-Kasas, 56) âyet-i kerîmesini kılavuz edineceğiz.

“Gençlere ulaşacağız!” derken, kendimizden ve prensiplerimizden tâviz vermemeliyiz. Duruşumuz, konuşma ve şakalarımız şirâzeden kaymamalı. Genç bir hocamızın gezi sırasında gençlere nezâketten uzak bir uyarısıyla karşılaştım. Kendimi tanıttıktan sonra başka bir ifade kullanabileceğini söylediğimde:

“–Hocam, hani gençlerin dilinden konuşacağız ya!” cevâbını aldım.

Topluluktaki gençlerin dili argo, kabalık, zorbalık olabilir; ama bizim duruşumuz belli olmalı.

KAÇ KERE SÖYLEDİM

Tebliğimiz muhâtabımızda hiçbir müsbet tesir göstermiyorsa, şunlara bakmak gerekebilir: Ailemize yaptığımız tebliğde; kazancımız helâl mi, fâiz hayatımıza giriyor mu? Onlardan istediğimiz davranışları kendimiz uyguluyor muyuz? Aile bağlarımız kuvvetli mi? Ailemizden çok ekranla mı haşır-neşiriz?

“Söylesem faydası yok, sussam gönlüm razı değil!” kıvamına geldiğimiz noktada peygamberlere bakalım. Hazret-i Mûsâ, kalbinde zerre hidâyet kırıntısı olmayan Firavun’a defalarca gitti. “Ona yumuşak söz söyleyin. Belki öğüt alır yahut korkar.” (Tâhâ, 44) âyetiyle ona güzel bir üslup kullandı, ama hakkı değiştirmedi, yılmadı, vazgeçmedi.

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Ebû Leheb’e, Ebû Tâlib’e, Ebû Cehil’e defalarca, farklı metotlar kullanarak tebliğde bulundu. Akıllarını ikna edip gönüllerine girmenin yollarını aradı. Yılmadı, bıkıp usanmadı. Hep îmân etmeleri ümidini taşıdı. Peygamberlerin böyle örneklikleri varken bizlerin şeytanın apaçık vesvesesi olan şu sözleri söylediğimiz çok oluyor:

“–Hediyeyle mi namaz kıldıracağım, vazifesi bu!”

“–Bizim anne-babamızın tek bakışı yeterdi.”

“–Bıktım artık, laftan sözden anlamıyor, her yolu denedim!”

“–Hep ben mi onun ayağına gideceğim, bildiğini okuyor, sözümün tesiri yok!”

“–Herkes her şeyi biliyor zaten, benim ne faydam olacak ki...”

“–Taş kalpli bu insan, kendini yormaya değmez.”

“–Bunların ataları da böyleydi, bunlar iflâh olmazlar.”

“–Ben kendimden sorumluyum. Herkes kendine baksın!”

“–Onun işi Allâh’a kalmış!”

Aslında uzun uzun konuşmalar yerine, İslâm ahlâkını hayatımızın bütününe yaymaya çalışmak; istîdatlı pek çok kalbin hidâyetine vesîle olacaktır. Nitekim günümüzde en kalabalık müslüman nüfusa sahip olan Endonezya, bu bölgeye gelen müslüman tüccarların alışverişlerindeki güzel ahlâkı ve doğrulukları vesîlesiyle müslüman olmuştur.

Rabbimiz, bizleri ve zürriyetimizi; elinden, dilinden ve kalbinden insanlığın istifade ettiği bahtiyar kullarından eylesin! Âmîn.

Dipnotlar:

[1] Müdârâ: İdare etme, gönül alma, yumuşak davranıp hoş geçinme.

[2] Bkz. Müslim, Îmân, 78.

Kaynak: Fatma Çatak, Altınoluk Dergisi, Sayı: 482

İslam ve İhsan

İSLAM’DA TEBLİĞ VE NEBEVÎ ÜSLÛP

İslam’da Tebliğ ve Nebevî Üslûp

PEYGAMBER EFENDİMİZ’İN TEBLİĞ VE DAVETİNDEKİ SAFHALAR

Peygamber Efendimiz’in Tebliğ ve Davetindeki Safhalar

İSLAM’A NASIL DAVET EDELİM?

İslam’a Nasıl Davet Edelim?

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle