Beş Vakit Namaz: Farz, Sünnet ve Nâfile Namazlar

Beş vakit namazın önemi, farz, sünnet ve nâfile namazlar, teheccüd, cuma ve diğer ibadetlerle namazın mümin hayatındaki yeri.

Rasûlullah Efendimiz, rûhumuzun vitaminleri mesâbesindeki ibâdetler hakkında şöyle müjdelerde bulunmuştur:

BEŞ VAKİT NAMAZIN FAZİLETİ VE GÜNAHLARA KEFFÂRETİ

“Büyük günahlardan kaçınılması hâlinde, beş vakit namaz, iki cuma ve iki Ramazan, aralarında (işlenecek küçük) günahlara keffârettir.” (Müslim, Tahâret, 16)

Ancak bu müjdeleri okuyan ve dinleyenler, gafilâne bir şekilde;

“–Nasıl olsa namazımı kılıyorum. Aralarda günahlar işlesem de bir şey olmaz! Nasıl olsa silinecekmiş!” diye hataya düşmemelidir. Âyet-i kerîmede buyurulur:

“...Sakın şeytan, Allâh’ın affına güvendirerek sizi kandırmasın!” (Lokmân, 33)

SULTAN MEHMED REŞAD’DAN ŞEYH ŞÂMİL’E: NAMAZ HASSÂSİYETİ

Osmanlı sultanlarından VI. Mehmed Reşad, saraydaki hânedan çocuklarını yetiştirmek üzere «Muallime-i Selâtîn: Sultanların Hocası» tayin ettiği Safiye Hanım’a, ilk olarak şunu emretmiştir:

“Namaz kılmayanlara, oruç tutmayanlara yedirdiğim tuz ve ekmeği harâm ediyorum! Bu iradem; hoca hanım tarafından, talebe şehzâde ve hanım sultanlara söylensin.” (Safiye ÜNÜVAR, Saray Hâtıralarım, s. 21, İstanbul 1964)

Dünyevî makam ve mevkî, o insanlara ibâdet hassâsiyetini unutturmamış, her işlerinin başına namaz ve oruç gibi âhiret azığı olacak gayretleri yerleştirmekten geri bırakamamıştır.

İbâdetler husûsundaki titizliğin en canlı misallerinden biri de Kafkasların şanlı mücâhidi Şeyh Şâmil’e aittir. O; 1829’daki Gimri savunmasında, birçok süngü, kılıç ve kurşun yarası almıştı. Göğsünden girip sırtından çıkan bir süngü ciğerini parçalamış, ayrıca kaburgaları ve sağ köprücük kemiği kırılmıştı. Cerrah olan kayınpederinin tedavileri neticesinde altı aya yakın bir zamanda ancak kendine gelebildi. Yaralandığı günden itibaren 25 gün boyunca komada yatan bu genç mücâhid, yirmi beşinci günün sonunda kendine gelip gözlerini açınca, başucunda annesini buldu. Ona söylediği ilk sözü;

“–Anacığım! Namaz vakti geçti mi?” oldu. Âyet-i kerîmede buyurulur:

“Farz namazlarının vakit ve erkânlarını gözeterek edâsına devam edin, bilhassa salât-ı vustâya / orta namaza dikkat edin ve Allâh’a itaat ederek namaza durun.” (el-Bakara, 238)

«Salât-ı vustâ»nın ikindi namazı, sabah namazı yahut başka bir vakit olduğuna dair görüşler bildirilmiştir. Müfessir Fahreddin Râzî, bu gizliliğin hikmetini, Kadir Gecesi ve benzeri mahfî haberler arasında zikrederek şöyle îzâh eder:

“Cenâb-ı Hak, namazlar arasında «salât-ı vüstâ»nın (orta namazın) hangisi olduğunu gizlemiştir ki bütün namazlar huşû ile kılınsın.” (Râzî, Tefsîr-i Kebîr, XXIII, 281-282)

GAFLETİ TELÂFÎ: KAZÂ NAMAZI

Beş vakit namazdan birinin; herhangi bir sebeple vaktinde kılınamaması hâlinde, derhâl kazâ edilmesi gerekir. Bunun asr-ı saâdette örnekleri yaşanmıştır.

Hendek Harbi’nde müşrikler bir gün, Allah Rasûlü’nün bulunduğu yere olanca güçleriyle hücum ettiler. O gün Peygamberimiz de ashâb-ı kiram da namazlarını kılmaya fırsat bulamadılar. Buna çok üzülen Rasûlullah, hakkında «gözümün nûru» buyurduğu namaz ibâdetinden alıkoyan müşrikler için; “Onlar nasıl güneş batıncaya kadar bizi meşgul edip namazdan alıkoydularsa, Allah da onların evlerine, karınlarına, kabirlerine ateş doldursun!” diyerek bedduâ etti. (Buhârî, Meğâzî, 29; İbn-i Sa‘d, II, 68-69; İbn-i Kesîr, el-Bidâye, IV, 112)

Akşam olup ordular yerlerine çekilince, Rasûlullah, Hazret-i Bilâl’e ezân okumasını emretti. Her namaz için kāmet getirterek öğle, ikindi ve akşam namazlarını kazâ ettirdi. (İbn-i Sa‘d, II, 67)

Bazı kişiler, uyku ve unutma gibi sebeplerle geçirilen namazın kazâ edilebileceğini, ancak kasten geçirilen namazın kazâ edilemeyeceğini iddia ederler. Ancak dört mezhepte, kasten geçirilen namazların da kazâ edilmesi gerektiği bildirilmiştir. Bu bir rahmettir.

Tevbekâr bir mü’min, namazsız geçen yılları için, namazlarını kazâ ederek, tevbe ve istiğfâra devam etmeli, Cenâb-ı Hakk’ın onları, «hakkıyla edâ» gibi kabul etmesi için, yalvarıp yakarmalı, başka hayırlarda da bulunmalıdır.

İSKÂT-I SALÂT VE VEFÂT EDENLER İÇİN HAYIRLAR

Vefât eden yakınların arkasından yapılan iskat ve devir muâmeleleri ise tavzihe / ince bir teraziye muhtaçtır:

Bir kişi; edâ edemediği haccı için bedel göndermeyi vasiyet etmişse, vârislerin bu vasiyeti yerine getirmesi gerekir. Vasiyet etmemiş bile olsa, bunu îfâ etmeleri hayırlı bir ameldir.

Tutamadığı oruçlar için fidye borcunu ödemek, varsa îfâ edemediği mâlî ibâdetlerini îfâ etmek de çok hayırlı birer sâlih amel olur.

İmam Muhammed’in bir fetvâsıyla, mevtânın kılamadığı her namaz için bir fidye miktarı / bir fakirin bir günlük yiyecek ihtiyacının karşılanması yani iskāt-ı salât uygulamasına da ölen kişiye rahmet umularak cevaz verilmiştir. Çünkü namaz, mâlî bedeli (fidyesi / keffâreti) olan bir ibâdet değildir. Ancak burada;

  • İnfâka teşvik ve infâk edenin ecre nâil olması,
  • Muhtaçların sevinip mevtâ için duâ etmesi,
  • Mevtâ için Cenâb-ı Hakk’ın af ve rahmetinin ümit edilmesi ile bir bağışlanma umulmuştur.

Allah dilerse kabul eder, dilerse kabul etmez. Neticede hayr u hasenatta bulunmak, âhirette mutlaka bir ecir vesilesi olacaktır.

DEVİR UYGULAMASININ MAHZURLARI VE NAMAZIN ÖNEMİ

Ancak bu hususta iki mahzur ortaya çıkmıştır:

Bütün bir ömrü iskāt-ı salâta sarmalayıp da hesaplandığında çoğunlukla ödenmesi çok zor bir meblâğın ortaya çıkması. (70 yaşında vefât eden bir kişi için, 2025’te Diyanet tarafından tespit edilmiş en düşük fidye miktarıyla, 15 milyon TL’yi aşan bir rakam çıkacaktır.)

Bu sefer bu meblâğı ödemek yerine bir hile olan «devir» uygulaması ortaya çıktı. Verilebilecek az bir miktar para, birkaç kişi arasında; «ُaldım, kabul ettim; hibe ettim» ifadeleriyle elden ele devredilmekte, bununla da güya infâk edilen meblâğın miktarı çoğaltılmaktadır.

Bu yanlış uygulama ile îfâ edilmemiş bir ibâdet, hakikatte infâk edilmemiş sadaka görünümlü bir davranışla telâfî edilmeye çalışılmaktadır. İkinci mahzur da şudur:

Bir ömür, günde beş vakit titizlikle edâ edilmesi gereken bir ibâdetin, yerine getirilmese de vefattan sonra bir miktar parayla, bir şekilde halledilebileceği telâkkîsi...

Hâlbuki vaktinde edâ edilmemiş bir namazın, fiilen kazâsı dahî Cenâb-ı Hakk’ın kabulüne bağlıdır.

Dînin aslında olmadığı hâlde, oruca kıyasla ve mevtâya rahmet umuduyla ihdâs edilmiş bir uygulamanın, avam nezdinde namaz kılmayanlara bir ruhsat, bir çare gibi görülmesi ise, asıl tehlikeli bid‘at kısmıdır. (Bkz. Hayrettin KARAMAN, Ebediyet Yolcusunu Uğurlarken, s. 81-85)

İSKÂT VE DEVİRDE ZARÛRETİN ÖLÇÜSÜ

Mâlûm; Fetvâlar; farza, vâcibe ve sünnete ters değil muvâfık olduğu nisbette isabetlidir ve geçerlidir. Dolayısıyla İmam Muhammed’in iskāt ile alâkalı fetvâsının, zarûrete binâen verilmiş olduğu âşikârdır. Şöyle ki:

Bütün namazlarını edâ etmek husûsunda son derecede hassas ve riâyetkâr olan bir kimse; âhir ömründe namazlarını edâ edemeyecek şekilde tâkatini aşan bir hastalık, zihnî rahatsızlık, ameliyat ve benzeri zarûretlere dûçâr olabilmektedir. Böyle bir kişi, şifâya kavuşamadığı için tabiî olarak namazlarını kazâ etme imkânına da sahip olmadan vefât etmiş olabilmektedir. İşte bu durumda rahmete vesile olması ümidiyle İmam Muhammed böyle bir fetvâyı dile getirmiştir. Yani bu fetvâ insan tâkatini aşan hastalık ve zarûretler içindir.

Bu fetvâ hiçbir zarûret olmadığı hâlde; hele ki bütün bir ömür terk edilmiş namazları, daha doğrusu ölmeden önce tevbeye sarılıp da kazâsına başlanılmamış olan namaz borçlarını -hâşâ- sildirmek için bir çare veya telâfî değildir. Olamaz da. Olsaydı kimsenin namaz kılmasına gerek kalmazdı, namazın farz oluşu da gereksiz olurdu. Fakat o zaman da fakirler için ödemesi imkânsız bir yük, büyük zenginler için ise üç kuruşluk bir muâfiyet oyunu oynanmış olurdu. Oyun diyoruz, çünkü fakirler de güya muâfiyet oluşturabilsin diye «devir» denen «aldım-verdim» hilesi uyduruldu.

Böyle bir kandırmacanın âhiretteki namaz hesabına ne faydası olur? Hâşâ, Allâh’ın kıldan ince kılıçtan keskin terazisi önünde, bu kandırmacaların ikinci bir vebalden başka ne hükmü olur?

Bu hileye sapanlar önce şunu sormalı:

  • Allâh’ı kandırabilir miyiz?
  • Allah, böyle aldatmacalarla mı râzı edilir?

Hâsılı; Bu kabil hilekârlıklar; asla Allâh’ı râzı edici bir basîret değil, bilâkis Allâh’ı gazaplandırıcı bir gaflettir. Gerisi ise lâf u güzaftır. Bu kabil kötü bid‘atler, dînin, hayatın her sahasını tanzim eden esaslardan değil de, ölülerin ardından yapılacak birtakım merasimlerden ibaretmiş gibi telâkkî edilmesine yol açar.

Hakikaten; dînin, edâsı zarûrî ibâdetlerini, farzlarını îfâ etmeyen, haramlarından kaçınmayan bazı kişilerin; «Örf-âdet yerine gelsin.» diyerek, vefât eden yakınları için bu nevi merasimleri titizlikle gerçekleştirdiklerini görüyoruz.

İslâm, hayatın her safhasını tanzim eder. Hayatlarında dînin hiçbir kaidesini uygulamayan insanların; anneleri, babaları öldü diye merasim kabîlinden yaptıkları bir akşamlık dindar insan taklidinden, ne ölüye ne diriye fayda gelir.

O hâlde, vefât eden yakınlarımız için elimizden geldiğince bol bol hayır ve hasenatlar yapalım. İstiğfâr edelim. Hatimler bağışlayalım. Dînî hizmetlere revaç verelim. Böylece Cenâb-ı Hakk’ın rahmetini umalım.

REVÂTİB SÜNNETLER: FARZ NAMAZLARI TAMAMLAYAN NAFİLELER

Rasûlullah Efendimiz, beş vakit farz namazların öncesinde veya sonrasında, bazen hem öncesinde, hem sonrasında, çeşitli sünnet namazlar kılmıştır. Bunlara, revâtib sünnetler adı verilir. Bu namazların, farzları tamamlayıcı, onların eksiğini gediğini kapatıcı bir husûsiyet arz ettiği şu hadîs-i şeriften anlaşılmaktadır:

“Kıyâmet günü kulun hesaba çekileceği ilk amel, namazdır. Eğer kul; namazlarını Allâh’ın arzu ettiği şekilde huşû ile edâ etmiş ise, felâha erer ve maksûduna nâil olur. Namazlarını edâ etmemiş veya gafletle kılmışsa, kaybeder ve hüsrâna uğrar.

Şayet farzlardan bir şey noksan olursa, (yine Cenâb-ı Hakk’ın bir lutfu); «–Kulumun nâfile namazları var mı, bakın?» buyurur. Farzların eksikliği nâfilelerle tamamlanır. Sonra kul, diğer amellerinden de bu minval üzere hesaba çekilir.” (Tirmizî, Salât, 188/413; Nesâî, Salât, 9/462)

REVÂTİB SÜNNETLERİN ÖNEMİ VE KAZÂ NAMAZI

Hazret-i Âişe şöyle buyuruyor:

Peygamber öğle namazının farzından önceki dört rekât ile sabah namazının farzından önceki iki rekâtı hiç terk etmezdi. (Buhârî, Teheccüd, 34)

Yine Âişe Vâlidemiz şöyle naklediyor: Peygamber; sabah namazının iki rekât sünnetine, diğer nâfile namazlardan daha fazla önem verirdi. (Buhârî, Teheccüd, 27)

Yine Hazret-i Âişe’dan rivâyet edildiğine göre Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu:

“Sabah namazının iki rekât sünneti, dünya ve dünyadaki her şeyden daha hayırlıdır.” (Müslim, Müsâfirîn, 96)

Bilhassa Hanefî mezhebimiz, revâtib sünnetlere büyük ihtimam göstermek gerektiğini bildirmiştir. Kazâ borcu olan kişilerin dahî; revâtib sünnetleri terk etmeyip, kazâ borçlarını ayrıca edâ etmelerini tavsiye etmiştir. Diğer mezheplerde; kişinin kazâ borcu varsa, önce onları kılıp tamamlaması, daha sonra revâtib sünnetleri kılması gerekir.

ECDÂDIMIZIN REVÂTİB SÜNNETLERE İHTİMAMI

Ecdâdımızın revâtib sünnetlere gösterdiği ihtimam, başka memleketlerden gelen müslümanların da dikkatini çekip hayranlıklarını celbetmiştir. Tarihimizden bir hâtıra şöyledir:

Bâyezîd Câmii, bir cuma günü ibâdete açılmış ve orada ilk namazı, Fatih’in oğlu İkinci Bâyezîd Han kıldırmıştır. Bu hâdiseyi Evliyâ Çelebi şöyle anlatır:

“Caminin inşâsı tamamlanınca, bir cuma günü büyük bir merasimle ibâdete açıldı. Bâyezîd-i Velî buyurdular ki: «–Her kim, ömründe ikindi ve yatsı namazlarının ilk sünnetini hiç terk etmemiş ise, şu mübârek vakitte o imam olsun!»

Deryâ misâli cemaat içinden kimse çıkmayınca, Bâyezîd Han mecbur kalarak; «–Elhamdülillâh! Savaşta ve barışta biz bu sünnetleri hiç terk etmedik!..» dedi ve kendisi imam olup namazı kıldırdı.”

“Nasıl olsa sünnet!” denilerek, revâtib sünnetleri terk etmeye alışanlar, Rasûlullah Efendimiz’in yolundan ayrı düşmek gibi bir tehlikeye dûçâr olacaklarını unutmamalıdırlar. Peygamberimiz, revâtib sünnetleri mescide bitişik hânelerinde kılarlardı. Zamanımızda da sabah namazının sünnetini birçok kişi, evinde kılıp camiye öyle gider. Çünkü sabah namazının farzına, ülkemizde; Hanefî usûlünce, güneşin doğmasına yarım saat kala durulmaktadır.

Ancak sâir vakitlerde; ezan vaktinde camide yahut en azından cami yolunda bulunacağından, çıktığında da namaz kılabileceği bir yere gitmediğinden, kişinin, sünnetleri camide kılması muvâfık olmaktadır.

CUMA NAMAZININ ÖNEMİ VE HUTBENİN ADABI

Cuma namazı, bütün mü’minleri Allâh’ın evi olan mescidlerde bir araya getirir.

Cuma namazı; vaaz ve hutbesiyle, İslâmî hakikatlerin duyurulması ve öğrenilmesinde mühim bir vazife îfâ eder. Bilhassa cuma namazının rüknü olan hutbeyi, namaz içindeki huşû hâlinde dinlemek lâzımdır. Hutbe okunurken; konuşmak, telefonla oynamak veya uyuklamak asla bu ibâdetin maksadıyla bağdaşmaz.

Hazret-i Ali, Kûfe’de hutbe verirken, Allah Rasûlü’nden işittiğini bildirerek şöyle buyurmuştur:

“Cuma günü olunca şeytan erkenden çarşı ve pazara bayraklarıyla gider, insanlara bin bir engel çıkararak mânî olmaya, (en azından) onları cumaya geciktirmeye çalışır. Melekler de erkenden gidip mescidin kapılarına dururlar. Gelenleri; birinci saatte gelenler, ikinci saatte gelenler diye yazarlar. Bu hâl, imam (hutbeye) çıkıncaya kadar devam eder.

Kişi mescidde, imamı görüp dinleyebileceği bir yere oturur, can kulağıyla dinler ve konuşmazsa, kendisine iki kat sevap vardır. Kişi uzakta kalır ve imamı dinleyemeyeceği bir yere oturur, sessiz durur ve konuşmazsa bir sevap alır. Eğer, imamı görüp dinleyebileceği bir yere oturur, fakat boş konuşma yapar, sessiz kalmazsa, ona iki vebal yazılır...” (Ebû Dâvûd, Salât, 209/1051)

Cuma namazının ehemmiyeti hakkında hadîs-i şeriflerde şöyle buyurulmuştur:

“Birtakım insanlar ya cuma namazını terk etmeyi bırakırlar yahut da Allah onların kalplerini mühürler, artık gafillerden olurlar.” (Müslim, Cum‘a, 40)

“Her kim önemsemediği için üç cumayı terk ederse, Allah onun kalbini mühürler.” (Ebû Dâvûd, Salât, 212)

CUMA NAMAZINA HAZIRLIK VE CUMA GÜNÜNÜN ÖNEMİ

Cemaatle kılınması farz olan bu ibâdete mü’minler husûsî bir hazırlık ile katılırlar. Cuma günü gusledip, camiye tertemiz bir şekilde gitmek sünnettir.

Mü’minlerin bayramı olan cuma gününde temiz ve güzel elbiseler giyip bir îman sevinci izhâr etmek lâzımdır. Yaz-kış mü’minlerin camileri doldurduğu bu güzîde vakitte, bir mü’minin; ter kokusuyla, elbisesinin kir ve pasıyla kardeşlerini rahatsız etmesi doğru olmaz. Bilhassa çorapların temizliğine dikkat edilmelidir.

Lâkin bunu bahane ederek cumayı terk etmek de asla doğru değildir. Doğru olan, cumaya husûsen hazırlanmaktır.

Maalesef; inanç ve ibâdet hürriyetinin hiçe sayıldığı yerlerde, cuma namazına hürmet edilmemekte, cemaatle kılınması farz olan bu namaza çalışma saatlerinde yeterli vakit ayrılmamakta, bu sebeple müslümanlar işleri ve dinleri arasında kalmaktadır.

Ne yazık ki; memleketimizde hafta tatili, yahudilerin ibâdete ayırmaları gereken cumartesi ve hıristiyanların kiliseye gitme günü olan pazar günü olarak değerlendirilirken, müslümanın cuması boynu bükük kalmıştır. Şair bunu acı acı ifade eder:

Bize bir nazar oldu,

Cumamız pazar oldu,

Başımıza gelenler;

Hep azar azar oldu.

Cenâb-ı Hak, milletimizi hüviyet-i asliyesine döndürsün.

CUMA NAMAZI: İSLÂM’IN ŞİÂRI VE MÜSLÜMANLARIN BİRLİK GÜNÜ

Cuma namazının bir ibâdet olmanın yanında, aynı zamanda müslüman bir idarenin nişânesi olduğu mâlûmdur. Son asırda; çeşitli siyâsî ve askerî sebeplerle, tam mânâsıyla İslâmî bir şekilde idare edilmeyen müslüman memleketlerde, bazı kişiler;

“–Cuma namazının şartları oluşmuyor. Öyleyse cuma namazını kılmayalım!” tarzında görüşler ileri sürmüşlerdir. Bu görüşe uymak, hem mevcut durumu kabullenip sineye çekmek mânâsına gelir, hem de cuma namazının vaaz, hutbe ve bir araya geliş imkânlarından müslümanları mahrum eder.

Cuma, şiâr-ı İslâm’dır. Cuma namazına devam etmeli; müslümanların İslâmî hakikatleri öğrenmesi, birlik ve beraberliğini, tesânüdünü güçlendirmesi için bu güzîde ibâdet fırsat bilinmelidir. Bazıları, İslâm beldelerine;

“Burası dâru’l-harptir!” diyerek, fâize bulaşmak, cuma kılmamak gibi bazı gafletleri rahatça işlemek için bahane oluşturmaya çalışırlar.

Müslümanların fethettiği ve bugün yaşadığı hiçbir yer, dâru’l-harp değildir. Bugün ehl-i küfür veya ehl-i gaflet tarafından işgal edilmiş olan yerler dahî, İslâm’ın gasp edilmiş beldeleri olarak görülmelidir. Oralar da müslümanların mağsup malıdır. Kurtarılması için gayret gösterilmesi zarûrîdir. Aksi hâlde bütün müslümanlar mes’uldür.

İLK CUMA NAMAZI VE PEYGAMBER EFENDİMİZ’İN HUTBELERİ

Cuma namazı, içtimâî yönü ağır basan bir ibâdettir. Nitekim müslümanların hicret edip, Medine site devletini inşâ etmeleriyle beraber, Efendimiz’in Kubâ’dan Medine’ye hareket ettiği gün cuma namazı farz kılındı.

Fahr-i Kâinât Efendimiz, hicret yolunda Kubâ’da on dört günlük bir misafirlikten sonra, Medine’ye hareket ettiler. Günlerden cuma idi. Öğle üzeri «Rânûnâ Vâdisi»ne varılmış, namaz vakti girmişti. Allah Rasûlü devesinden indi. O sırada, İslâm’ın iktidarının bir alâmeti olarak farz kılınan cuma namazını kıldırdı.

İlk Cuma Hutbesi: Tevbe, Sâlih Amel ve İnfak

Peygamberimiz, ilk cuma namazında şu hutbeleri îrâd buyurdular:

Birinci Hutbe:

“Ey insanlar! Ölmeden önce tevbe edin; fırsat elde iken sâlih ameller işlemeye bakın!

Gizli-açık bolca sadaka vermek ve Allâh’ı çok çok zikretmekle Rabbiniz’le aranızı düzeltin! Böyle yaparsanız; rızıklandırılır, yardım görür ve kaçırmış olduğunuz şeyleri elde edersiniz.

Biliniz ki; Allah, bu yılınızın bu ayında, bu yerde size kıyâmete kadar «cuma namazı»nı farz kılmıştır.

Âdil olsun-olmasın, başında bir imam varken benim sağlığımda veya benden sonra, her kim hafife alarak veya inkâr ederek bu namazı bırakırsa, onun iki yakası bir araya gelmesin! Allah, onun işlerini başarıya ulaştırmasın! O kimsenin başka namazı yoktur; tevbe edenler müstesnâ...

Çünkü kim tevbe ederse, Allah onun tevbesini kabul eder.” (İbn-i Mâce, İkāme, 78)

“Ey insanlar! Sağlığınızda âhiretiniz için hazırlık yapınız! Muhakkak her biriniz ölecek ve sürüsünü çobansız bırakacaktır. Sonra Allah, ona tercümansız ve vasıtasız olarak diyecek ki: «–Benim Rasûlüm gelip de size emirlerimi bildirmedi mi? Ben sana mal-mülk verdim, pek çok iyiliklerde, ihsanlarda bulundum; sen kendin için ne getirdin?» Bu suâl ile karşılaşan herkes, sağa-sola bakacak bir şey göremeyecek, önüne baktığı zaman cehennemi görecek... O hâlde;

Kim yarım hurma ile dahî ateşten korunmaya muktedirse, onu yapsın! Kim ki o yarım hurmayı bulamazsa, bari tatlı bir söz söyleyerek iyilik etmeye çalışsın! Çünkü bir iyiliğe on mislinden yedi yüz misline kadar sevap verilir. Allâh’ın selâmı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun!” (İbn-i Hişâm, I, 118-119, Beyhakî, Delâil, II, 524)

Bu ve benzeri hadîs-i şeriflerde geçen yarım hurma ile infâk emri, fakir olup başka bir şeyi olmayanlar hakkındadır. Zekâtın nisap ve nisbetleri bildirilmiştir. İnfâk ise, yakınlara bakmak, hayrat, sadaka, vakıf ve Allah yolunda hasenat ve benzeri yardımları içine alacak şekilde çok geniştir.

Hiçbir şey bulamayan bir hurmayı bölüp infâk eder ve böylece infâk edenler kervanına dâhil olur. Geniş imkânları olanlar ise, böyle küçük bir hayır ile vazifelerini yapmış olamazlar.

İkinci Cuma Hutbesi: Kur’ân, Tevhid ve Sâlih Amel

“Allâh’a hamd ederim ve O’ndan yardım dilerim. Nefislerimizin şerrinden ve amellerimizin kötülüklerinden Allâh’a sığınırız. Allâh’ın hidâyete erdirdiğini kimse saptıramaz; saptırdığını da kimse doğru yola iletemez.

Şahâdet ederim ki; Allah’tan başka ilâh yoktur. O, birdir; ortağı yoktur. Sözlerin en güzeli Allâh’ın kitâbıdır. Allah, kimin kalbini Kur’ân’la süsler ve onu küfürden sonra İslâm’a hidâyet buyurur, o da Kur’ân’ı başka sözlere tercih ederse, işte o kimse kurtuluşa ermiştir.

Doğrusu Allâh’ın kitâbı, sözlerin en güzeli ve en belîğidir. Allâh’ın sevdiğini seviniz! Allâh’ın kelâmından ve O’nu zikretmekten usanmayınız. Allâh’ın kelâmından kalbinize darlık gelmesin! Çünkü Allâh’ın kelâmı, her şeyin üstününü ayırıp seçer. Amellerin hayırlısını, kulların seçkini olan peygamberleri, kıssaların en güzel ve ibretlilerini anlatır. Helâl ve harâmı açıklar.

Siz ancak Allâh’a ibâdet ediniz ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayınız! O’ndan hakkı ile sakınınız! Yaptığınız sâlih amelleri diliniz te’yîd etsin! Allâh’ın kelâmı ile birbirinizi seviniz! Muhakkak biliniz ki Allah Teâlâ, ahdini bozanlara gazap eder. Allâh’ın selâmı üzerinize olsun!” (Beyhakî, Delâil, II, 524-525)

TEHECCÜD NAMAZI: GECELERİ İHYÂ ETMENİN FAZÎLETİ

Cenâb-ı Hak; geceye yemin etmiş, ona sayısız sırlar saklamıştır. Gece vaktinde; bedeni mıknatıs gibi çeken, tatlı ve yumuşak yatağı terk edip, ilâhî huzûra durabilmek, Allah katında en makbul ibâdetlerdendir:

Hadîs-i şerifte buyurulur: “Farzlardan sonra en fazîletli namaz, gece kalkarak kılınan namazdır.” (Müslim, Sıyâm, 202-203)

Gece namazı, âdetâ yâr ile buluşup sohbet etmektir. Herkes uyurken uyanık olmak, Mevlâ-yı Müteâl’in rahmet iklimine girmek, muhabbet ve merhamet meclisine dâhil olmak demektir.

Rasûlullah Efendimiz seherlerde uzun uzun teheccüd kılardı. Hattâ bu teheccüd namazını, o zorlu çöl seferlerinde bile aksatmazdı.

  • Gecelerin en feyizli anları olan seherlerde namaz kılmayı,
  • İstiğfarda bulunmayı,
  • Zikretmeyi,
  • Kur’ân okumayı ve duâ etmeyi hiç terk etmedi.

Öyle ki, hastalandığı ve ayağa kalkamayacak kadar tâkatsiz kaldığı zamanlarda dahî, oturarak da olsa seherlerini ihyâ etti. (Bkz. Ebû Dâvûd, Tatavvû, 18/1307)

TEHECCÜD NAMAZININ FAZÎLETİ VE GECE İBÂDETİNİN ÖNEMİ

Abdullah İbn-i Ömer şöyle anlatır:

Rasûlullah’in sağlığında, rüya görenler, O’na anlatırlardı, ben de bir rüya görmeyi ve O’nu Peygamber Efendimiz’e anlatmayı çok istiyordum. O zaman bekâr bir kimseydim ve mescidde uyurdum. Bir defasında rüyamda iki melek beni cehenneme götürdüler.

Baktım ki o; kuyu duvarı gibi örülmüş olup, kuyununki gibi iki boynuzu vardı. Bir de ne göreyim, orada kendilerini tanıdığım insanlar var. Ben;

“–Cehennemden Allâh’a sığınırım! Cehennemden Allâh’a sığınırım!” diye haykırdım. O esnada yanımdaki iki meleğe bir melek daha katıldı ve bana şöyle dedi:

“–Sen korkutulmayacaksın!” Ben bu rüyayı ablam Hafsa’ya anlattım, o da Rasûlullah’e anlattı. Rüyayı dinleyen Allah Rasûlü şöyle buyurdu:

“Abdullah ne güzel, ne iyi bir adamdır! Bir de geceleyin namaz kılmış olsaydı!” Abdullah İbn-i Ömer’in oğlu Sâlim der ki:

“O günden sonra babam, gecenin ancak az bir kısmında uyurdu.” (Buhârî, Ashâbu’n-Nebî, 19)

Rasûlullah, Abdullah bin Amr bin Âs’a şu tavsiyede bulunmuştur:

“–Abdullah! Falan adam gibi olma! Çünkü o, gece ibâdetine devam ederken artık kalkmaz oldu.” (Buhârî, Teheccüd, 19)

Demek ki teheccüdden geri kalmak, mühim bir kayıp ve hüsran sebebidir. Âyet-i kerîmede buyurulur:

“Gecenin bir kısmında O’na secde et; gecenin uzun bir bölümünde de O’nu tesbih et! Şu insanlar, çarçabuk geçen dünyayı seviyor, istiyor ve tercih ediyorlar da önlerindeki çetin bir günü (âhireti) ihmâl ediyorlar.” (el-İnsân, 26-27)

SEHER VAKTİ: ZİKİR, İSTİĞFAR VE TEHECCÜD ZAMANI

Seherler;

  • İstiğfar zamanıdır.
  • Kelime-i tevhîdi tekrar tefekkür ederek bir nevî îmânı yenileme saatleridir.
  • Peygamber Efendimiz’le selâmlaşma ve muhabbetlerimizi arz etme vakitleridir.
  • Havanın loş karanlığı içerisinde, kabir iklimine girebilmenin bir ön hazırlığıdır.
  • Vücudumuzda kalp, akciğer, karaciğer gibi uzuvlarımız olduğu gibi, «letâif» dediğimiz rûhânî merkezlerimiz de vardır.

Seherler, bu merkezlerimizi zikirle tezyin etme demleridir. Zira Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor:ُ “...Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra’d, 28)

Üç türlü insanın, Allâh’ı göreceği müjdelenmiştir:

  1. Cenâb-ı Hak ile dost olan saf ve samimî kalpler (kalb-i selîm sahipleri),
  2. Gecenin karanlığında güneşi bulanlar (seherleri bir vecd içinde ihyâ edenler),
  3. Dâimâ âhiret endişesi içinde bulunarak hayat sermayelerini Hak yolunda değerlendirebilenler.

Amr bin Abese şöyle anlatır:

“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Vakitler içinde Allâh’a yakınlık bakımından, diğerlerine göre daha fazîletli olan bir vakit var mıdır?” diye sordum.

“–Evet, Rabbin kula en yakın olduğu vakit, gecenin son kısmının ortasıdır. Eğer o saatte Allâh’ı zikreden kimselerden olmaya gücün yeterse ol! Çünkü namaz (o saatte) meşhûddur (melekler o esnada hazır bulunurlar).” buyurdu. (Nesâî, Mevâkîtü’s-Salât, 35)

Velhâsıl mü’min; geceyi Allah ve Rasûlü’nün tavsiyeleri istikametinde gayeli kullanabilir ve zikrin rûhâniyetinden nasîb alabilirse, gecesi gündüzünden daha aydınlık olur. Nitekim Bâyezîd-i Bistâmî Hazretleri şöyle buyurur:

“Geceler gündüz hâline gelmeden bana hiçbir sır fetholunmadı.”

Hazret-i Mevlânâ, gecelerde yaşadığı aşk ve vecdi Dîvân-ı Kebîr’inde şöyle mısralara döker:

Sâk î! Kadehi, aşk-ı ilâhî ile doldur!

Mestâneye, ekmek sözü etmekten uzak dur!

Sun kevseri, kansın suya hep teşne gönüller,

Deryâda yüzen canlı, sudan başka ne ister.

Sen kevseri doldur, yine doldur, yine bir sun!

Dursun gece, ey dost onu durdur, ne olursun!

Vur uykumu zincirlere vur, geçmesin anlar.

Varmaz gecenin farkına, varmaz uyuyanlar! (Nazmen Terc. Emin IŞIK)

PEYGAMBER EFENDİMİZ’İN TEHECCÜD DUÂSI

Fahr-i Kâinât Efendimiz, teheccüde kalktığında şu duâyı okurdu:

“Allâh’ım Sana hamd olsun. Sen bütün semâları, arzı ve onlardakileri ayakta tutansın. Hamd Sana mahsustur ey Rabbim! Sen semâların, arzın ve onlarda ne varsa hepsinin nûrusun. Hamd Sana mahsustur ey Rabbim! Sen semâların, arzın ve onlardakilerin hâkimi ve hükümdarısın.

Ve Sana yine hamd olsun ki Sen Hak’sın. Sen’in va’din de hak, Sana kavuşmak da hak, sözün de hak, cennet de hak, cehennem de hak, nebîler de hak, Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem- de hak, kıyâmet de hak.

Sana teslim oldum ey Rabbim! Sana îmân ettim, Sana tevekkül ettim ve Sana yöneldim. İnanmayanlara karşı, Sana dayanarak mücadele ettim ve neticede ancak Sen’i hakem olarak kabul ettim, benim evvelki yaptıklarımı da, sonradan yapacaklarımı da gizli yaptıklarımı da açık yaptıklarımı da mağfiret et. Öne alan da Sen’sin, geriye bırakan da Sen’sin. Sen’den başka ilâh yoktur. Kuvvet ve kudret ancak, Allâh’a dayanmakladır.” (Buhârî, Teheccüd, 1)

TEHECCÜD NAMAZININ FAZÎLETİ

İmâm-ı Rabbânî farzlara ilâveten nâfile ibâdetleri de ganîmet bilmek gerektiğini ifade eder ve bilhassa teheccüd namazı hakkında şöyle buyururdu: “Teheccüd namazını çok kıymetli tut! Şefaat makamı olan Makām-ı Mahmud’dan nasîb almak isteyenler, teheccüd namazını hiç kaçırmasınlar!”

Bu nasihatinin ardından da şu âyet-i kerîmeyi okurdu: “Gecenin bir kısmında, sadece Sana mahsus bir fazlalık olmak üzere teheccüde kalk, (Kur’ân, namaz ve zikirle meşgul ol)! Umulur ki Rabbin Sen’i Makām-ı Mahmûd’a eriştirir.” (el-İsrâ, 79) (Kişmî, Berekât, s. 291)

Bey ve zevcenin birbirini teheccüd namazına kaldırması, aile için ne büyük bir huzur ve saâdet vesilesidir. Sevgili Peygamberimiz buyurur:

“Her kim geceleyin uyanır, hanımını da uyandırır ve iki rekât namaz kılarsa, Allâh’ı çok zikreden erkekler ile kadınlardan yazılırlar.” (Ebû Dâvûd, Salât, 307)

Bazı rivâyetlerde «yüzüne su serperek uyandırırsa» (Ebû Dâvûd, Tatavvû, 18, Vitir, 13) ifadesi vardır ki bu bize iki husûsu telkin eder:

•Aile arasındaki samimiyet ve muhabbet

•Ailede yaşanan takvâ.

Teheccüde Kalkmanın Fazîleti

Bir kimse İbrahim bin Edhem Hazretleri’ne; “–Gece ibâdetine kalkamıyorum, bana bir çare öğret!” deyince, Hazret şöyle dedi: “–Gündüzleri Allâh’a isyân etme; geceleri O seni huzûrunda durdurur. Geceleyin O’nun huzûrunda bulunmak, yüce bir şereftir. Günahkârlar bu şerefi hak edemezler!”

Teheccüd ve sabah namazına kalkmak husûsunda hadîs-i şerifte buyurulur:

“Biriniz uyuduğu zaman şeytan, onun ense kısmına üç düğüm atar. Her düğüme de; «–Üzerine uzun bir gece var olsun (uyu)!» der. Uyanıp da Allâh’ın adını andığı zaman düğümlerin biri çözülür, Abdest aldığında ikincisi çözülür, Namaz kıldığında ise, düğümlerin hepsi çözülür. Böylece sabahleyin dinç ve neşeli olarak kalkar. Aksi hâlde (yani bunları yapmazsa) tembel ve morali bozuk olarak kalkar.” (Buhârî, Teheccüd, 12)

Fudayl bin Iyâz Hazretleri buyurur ki: “Allah Teâlâ geceleyin tecellî buyurduğunda şöyle seslenirmiş: «Gündüzleri Ben’i sevdiklerini iddia edenler nerede? Her âşık, sevgilisi ile başbaşa kalmayı sevmez mi? İşte Ben, şu anda huzur makamında Ben’imle konuşan, müşâhede makamında Bana hitâb eden dostlarıma nigehbânım (nazar etmekteyim). Yarın cennetimde onların gözlerini aydınlatacağım.»”

Teheccüd ve Gece İbâdetinin Bereketi

Rivâyete göre; Allah Teâlâ, Hazret-i Dâvud’a (a.s.) şöyle vahyetmiştir:

“Ey Dâvud! Gece karanlığı bastırdığında uyuyup Ben’i anmayan, Ben’i sevme dâvâsında yalancıdır.”

Şakîk-i Belhî Hazretleri buyurur: Beş şeyi aradık, beş yerde bulduk:

  1. Rızkın bereketini kuşluk namazında,
  2. Kabrin ışığını teheccüd namazında,
  3. Münker-nekir suâllerinin cevabını Kur’ân-ı Kerîm okumakta,
  4. Sırat köprüsünü kolayca geçmeyi oruç ve sadakada,
  5. Arş’ın gölgesini, yalnızlık içinde Allâh’ı zikretmekte (halvet).

EVVÂBÎN NAMAZI: FAZÎLETİ VE KILINIŞI

Akşam namazının sünnetinden sonra; 2, 4 veya 6 rekât nâfile namaz, Rasûlullah Efendimiz’in sünnetidir. (Tirmizî, Salât, 204 [435]; İbn-i Mâce, İkāmetü’s-salevât, 113, 185 [1167, 1374]; Taberânî, Evsat, 1/250 [819]; 7/191 [7245])

Hadîs-i şerifte buyurulur: “Farz olmayan amellerden gücünüz yettiği kadar yapın. Çünkü amellerin en hayırlısı, az da olsa devamlı olanıdır.” (İbn-i Mâce, Zühd, 28) Bu sebeple; evvâbîn namazını, zaman zaman altı rekât kılmak yerine, iki rekât da olsa her gün kılmak daha güzel bir davranış olacaktır.

Evvâbîn, «tövbe edip Allâh’a sığınanlar ve O’na yönelenler» mânâsına gelir. Bir hadîs-i şerifte kuşluk namazı için de bu sıfat geçmiştir.

DUHÂ (KUŞLUK) NAMAZI VE FAZÎLETİ

Sabah güneşin doğuşundan yaklaşık 45 dakika sonraki zamana, işrak vakti denir. Sonrasında öğle ezanına yaklaşık 45 dakika kalana kadar olan geniş vakte ise duhâ / kuşluk vakti denir. Bu vakitlerde de Peygamber Efendimiz, nâfile namazlar kılmış ve ümmetine tavsiye buyurmuşlardır.

Hadîs-i şerifte buyurulur: “Biriniz, âzâlarının her birine sadaka vermesi gerekir bir vaziyette sabahlar.

  • Her tesbih (sübhânallah zikri) bir sadakadır;
  • Her tahmîd (elhamdülillâh zikri) bir sadakadır;
  • Her tehlîl (lâ ilâhe illâllah zikri) bir sadakadır;
  • Her tekbîr (Allâhu ekber zikri) bir sadakadır;
  • Mârûfu emretmek bir sadakadır;
  • Münkerden alıkoymak bir sadakadır.

Kılınacak olan iki rekât duhâ namazı, işte bütün bunların yerini tutar.” (Müslim, Salâtü’l-Müsâfirîn, 81)

Hazret-i Enes buyurur ki: “Rasûlullah Efendimiz’i bir gün duhâ namazını altı rekât kılarken gördüm. O günden sonra bu namazı hiç terk etmedim.”

Bu rivâyeti nakleden Hasan-ı Basrî Hazretleri de aynı hassâsiyet içinde şöyle der:

“Hazret-i Enes’in bu ifadelerinden sonra ben de o namazı hiç terk etmedim.” (Taberânî, Evsat, II, 68/1276)

Sahâbe-i kiram, Peygamber Efendimiz’den gördükleri sâlih amelleri tatbik edeceklerinde; “–Bu farz mı, vâcib mi, yapmak mecburî mi?” diye sormaz, Efendimiz’e ittibâ etmenin şevkiyle bir ömür, o tatbikatı devam ettirirlerdi.

HÂCET NAMAZI VE FAZÎLETİ

Bir müslüman, zor bir durumda derhâl secdeye koşmalıdır. Rasûlullah Efendimiz de, sıkıntılı bir durumla karşılaştığında derhâl namazla yardım isterdi. Âyet-i kerîmede buyurulur: “Sabır ve namaz ile Allah’tan yardım isteyin!..” (el-Bakara, 45, 153)

Hazret-i Peygamber’den gelen bir rivâyete göre hâcet namazının ilk rekâtında Fâtiha’dan sonra üç defa Âyetü’l-Kürsî, diğer rekâtta da Fâtiha’dan sonra birer defa İhlâs ve Muavvizeteyn (Felâk ve Nâs) sûreleri okunur.

Mevlânâ Hazretleri buyurur: “Kıldığın namaz, sana çobanlık eder; seni kötülüklerden, kurtlardan kurtarır!”

Hazret-i İbrahim (a.s.) ailesiyle birlikte Mısır’a girdiği zaman; Firavun’un adamları, cemal sahibi bir kadın olduğu için Sâre Vâlidemiz’i İbrahim u ile birlikte Firavun’un sarayına götürdüler. Sâre Vâlidemiz, hemen iki rekât hâcet namazı kılarak Firavun’un şerrinden Allâh’a sığındı. Firavun ona yaklaşmak istediğinde korktu, titredi ve onun hemen serbest bırakılmasını emretti. Hattâ birçok hediyelerle beraber Hâcer Vâlidemiz’i de onlara hediye edip bir an önce gönderilmelerini istedi. Yani Cenâb-ı Hak, Sâre Vâlidemiz’i namaz vesilesiyle Firavun’un şerrinden muhafaza buyurdu.

İSTİHÂRE NAMAZI VE FAZÎLETİ

Hâcet namazında olduğu gibi; Mü’min bir karar verme arefesinde olduğunda, iki veya daha fazla tercih arasında kararsız kaldığında, istihâre namazı kılıp, istihâre duâsını okumalıdır.

Câbir bin Abdullah diyor ki: “Allah Rasûlü, bize Kur’ân’dan bir sûre öğretir gibi istihâreyi öğretirdi...” (Buhârî, Teheccüd, 28) Yani her vesileyle namaz!..

TAHİYYETÜ’L-MESCİD NAMAZI VE FAZÎLETİ

Tahiyye «selâmlamak» demektir. Bir camiye, mescide girildiğinde, kerâhat vakti değilse, iki rekât namaz kılmak sünnettir. Ebû Katâde t şöyle anlatır: “Bir gün Mescid-i Nebevî’ye girdim.

Rasûl-i Ekrem Efendimiz’in, ashâb-ı kirâmın arasında oturduğunu gördüm. Ben de varıp yanlarına oturdum. Allah Rasûlü; “–Oturmadan önce iki rekât namaz kılmana mânî olan şey nedir?” buyurdular. Ben de;

“–Yâ Rasûlâllah! Sizin ve insanların oturduğunu görünce ben de oturuverdim.” dedim. Rasûlullah Efendimiz; “–Biriniz mescide girdiğinde, iki rekât namaz kılmadan oturmasın!” buyurdular. (Müslim, Müsâfirîn, 70)

Hanefî mezhebinde, kerâhat vakitlerinde mescide girenler tahiyyetü’l-mescid kılmazlar. Ezan okunduktan sonra kılacakları revâtib sünnet, tahiyyetü’l-mescidin yerini tutar.

TERÂVİH NAMAZI VE RAMAZAN GECELERİNİN İHYÂSI

Hazret-i Âişe buyurur: “Allah Rasûlü, Ramazan’da ibâdete gösterdiği düşkünlüğü başka hiçbir ayda göstermemiştir. Ramazan’ın son on gününde gösterdiği düşkünlüğü ve gayreti de diğer günlerinde göstermemiştir.” (Müslim, Îtikâf, 832)

Nitekim hadîs-i şerifte buyurulur: “Kim Ramazan gecesini, sevâbına inanarak ve bunu elde etmek niyetiyle namazla ihyâ ederse, geçmiş günâhları affedilir.” (Buhârî, Îmân, 27)

Ashâb-ı kiram; bir gölge gibi, Peygamber Efendimiz’in ibâdet hayatını takip ederlerdi. O’nun Ramazân-ı şerifteki gece namazlarını da takip ettiler. Birkaç gün Efendimiz ile beraber Ramazan gecelerini ihyâ ettiler. Lâkin Efendimiz, ümmete farz olmasın endişesiyle terâvîhi cemaat hâlinde kıldırmadı. Fakat Hazret-i Ömer devrinde; artık farz kılınma endişesi ortadan kalktığı için, sahâbenin icmâı ile terâvih namazı cemaat hâlinde kılınmaya başladı.

Efdali 20 rekât olan terâvih namazına bu ismin verilmesi, aralarda salât ü selâm için «tervîha / rahatlatma» fâsılalarının verilmesi sebebiyledir.

Maalesef, bu namazın, tilâvetin anlaşılamayacağı, huşû ve hudûun kalmayacağı aşırı bir süratle kılınması çok yanlış, fakat yaygınlaşmış bir âdettir. Bu namazı da huşû ve tâdîl-i erkâna riâyet ile kılmak lâzımdır.

ABDEST SONRASI NAMAZIN FAZÎLETİ

Her abdest veya boy abdesti aldıktan sonra; en az iki rekât namaz kılmak sûretiyle, İslâm nimetini ve abdest alma bahtiyarlığını lutfeden Cenâb-ı Hakk’a şükretmek, güzel bir haslettir. Nitekim Hazret-i Osman t, insanlara öğretmek maksadıyla abdest aldıktan sonra şöyle demiştir:

“Rasûlullah’i bu şekilde abdest alırken gördüm. Abdesti bitince de Efendimiz şöyle buyurmuştu: «–Kim şu abdestim gibi abdest alır, arkasından iki rekât namaz kılar ve namazda nefsinin vesvesesinden uzak durursa, geçmiş günahları affedilir.»” (Buhârî, Vudû, 24)

Rasûlullah, Hazret-i Bilâl’e;

“–Ey Bilâl! Müslüman olduktan sonra yaptığın ibâdetler içinde en fazla sevap umduğun hangisidir? Çünkü ben (bana gösterilen bir rüyada) cennette, senin ayakkabılarının sesini önümde duydum!” diye sordu.

Hazret-i Bilâl de; “–Gece veya gündüz, abdest aldıktan sonra kılabildiğim kadar namaz kılarım. En fazla sevap beklediğim ibâdet budur.” dedi. (Buhârî, Teheccüd, 17, Tevhîd, 47; Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe, 108)

Cenâb-ı Hak, nâfile namazın ehemmiyetini bildirmek için Efendimiz’e böyle bir rüya göstermiştir.

TESBİH NAMAZI VE FAZÎLETİ

Peygamber Efendimiz, Hazret-i Abbas’a;

“–Bak amca, sana tam on faydası olan bir şey öğreteyim; bunu yaparsan günahlarının ilki-sonu, eskisi-yenisi, bilmeyerek işlediğin-bilerek işlediğin, küçüğü-büyüğü ve gizli yaptığın-açıktan yaptığın on türlü günahını Allah bağışlar.” diyerek bu namazı tavsiye etmiş ve öğretmiştir. Hazret-i Abbas;

“–Bunu her gün yapamayız.” deyince Rasûlullah Efendimiz, bu namazın haftada bir, ayda bir, yılda bir veya ömürde bir defa kılınmasının da yeterli olacağını belirtmiştir. (Ebû Dâvûd, Tatavvû, 14 [1297]; İbn-i Mâce, İkāmetü’s-salevât, 190 [1387])

Hulâsaten; Kıyamda önce 15, Fâtiha ve zamm-ı sûreden sonra 10, rükû, kavme, secde ve celselerinde de 10’ar defa; tesbihâtını okuyarak kılınan 4 rekâtlık bir namazdır.

GÜNEŞ VE AY TUTULMASINDA KILINAN NAMAZLAR: HUSÛF VE KÜSÛF

Efendimiz’in oğlu İbrahim’in vefât ettiği günlerde güneş tutulmuştu. Halktan; güneşin, İbrahim’in vefâtından dolayı tutulduğunu düşünenler oldu. Fahr-i Kâinat ise tutulma esnasında iki rekât namaz kılmış ve ashâbını şöyle îkāz etmiştir:

“Güneş ve ay Allâh’ın varlık ve birliğini gösteren alâmetlerindendir. Bunlar hiç kimsenin ne ölümünden ne de hayatından dolayı tutulur. Ay ve güneş tutulması görünce Allâh’ı zikre koyulun ve namaz kılın!” (Nesaî, Küsûf, 14)

Semâda siyah bir bulut görse veya rüzgâr şiddetli esse, Fahr-i Kâinât Efendimiz’in mübârek yüzünün rengi değişirdi. Bunun bir kahır tecellîsi olmasından, ümmeti adına endişe duyar ve bu hâdiseyi, Allâh’a ilticâ vesilesi eylerdi. Güneş ve ay tutulmalarında da Peygamber Efendimiz bu sebeple ibâdete yönelmiş ve bunu tavsiye etmiştir. (Bkz. İbn-i Hacer, Fethu’l-Bârî, II, 634)

Peygamberimiz, zelzele olduğunda da namaz kılmıştır. Ay ve güneş, bizlere Cenâb-ı Hakk’ın azametini tefekkür ettiren iki büyük nimettir. Rabbimiz onları nasîb etmese, dünya zifirî karanlık olur, hayata imkân olmazdı. Allâhu a‘lem Rasûlullah Efendimiz, bu iki büyük lutfu tefekkür ettirmek için, tutulmalarda namaz kılmıştır. Ay ve güneş tutulmalarında teneke çalmak gibi davranışlar ise bid‘attir.

NAMAZDA KERÂHET VAKİTLERİ VE KILINMASI YASAK OLAN NAMAZLAR

Rasûlullah Efendimiz; namazların kılınacağı vakitleri bildirmiş, namaz kılınmaması gereken kerâhet vakitlerini de öğretmiştir.

Hiçbir namazın kılınmayacağı mutlak kerâhet vakitleri:

•Güneşin doğuşundan itibaren yaklaşık 45 dakika.

• Güneşin tam tepede olduğu (öğle ezanından önceki) 45 dakika.

•Güneşin batmasından önceki 45 dakika. (Müslim, Salâtü’l-müsâfirîn, 293 [831]. Bkz. Ebû Dâvûd, Tatavvû, 10 [1277], Cenâiz, 55 [3192])

Kerâhat vakitlerinin süresi, mevsim ve coğrafyaya göre değişir. Ekvatora yakın bölgelerde 20-25 dakikaya kadar kısalır. (Bkz. https://hicritakvim.org/israk-vaktinin-tayini) Bu üç vakitte hiçbir namaz kılınmamalıdır. Ancak kişi ihmâl edip, o vaktin ikindisini geciktirdi ise, bu vakitte ikindiyi farzı ile edâ eder.

Bu vakitlerdeki kerâhetin, mecûsîlerin ibâdet vakitlerine muhalefet etmek ve İslâm şahsiyetini inşâ etmek için olduğu bildirilmiştir. Başka hikmetlerini de Allah bilir.

Nâfile namaz kılmanın mekruh olduğu vakitler:

•Sabah namazı / fecir vaktinde, sabahın iki rekât sünneti dışında bir nâfile namaz kılınmaz.

•İkindi namazı kılındıktan sonra vakit çıkana / güneş batana kadar.

•Akşam namazı vakti girdiğinde, farz kılınana kadar.

•Cuma günü hatibin minbere çıkmasından sonra. (Merğinânî, el-Hidâye, I, 269-271)

Hayatımızı O’nun sünnetine göre tanzim etmek ve namazı da O’ndan gördüğümüz üzere kılmakla emrolunduk. Şu kıssa Sünnet-i Seniyye’ye riâyetin mânâsını ne güzel anlatır:

Tâbiînin büyük âlimlerinden Saîd bin Müseyyeb g; ikindiden sonra, iki rekât nâfile namaz kılan bir kişi gördü. (Kerâhet vakti nâfile namaz kılan bu zâtın yaptığından hoşlanmadı.) Namaz kılan kişi ona;

“–Ey Ebû Muhammed! Allah Teâlâ, namaz kıldığım için bana azâb eder mi?!.” diye yaptığını savunmak istedi. Saîd bin Müseyyeb Hazretleri de;

“–Hayır! Cenâb-ı Hak sana namaz kıldığın için değil, lâkin Sünnet-i Seniyye’ye muhalefet ettiğin için azâb eder!” buyurdu. (Dârimî, Mukaddime, 39/442)

CENÂZE NAMAZI VE FAZÎLETİ

Cenâze namazı; vefât eden mü’minlere rahmet niyâzı için kılınan, rükû ve secdesi olmayıp tekbirlerle, duâ ve salevât ile edâ edilen, farz-ı kifâye bir namazdır. Merhuma vefâ ve ölüm tefekkürü mânâsına gelen bu ibâdette büyük sevaplar vardır.

Hadîs-i şerifte buyurulur:

“Kim bir cenâzede, cenâze namazı kılınıncaya kadar bulunursa, bir kîrat, gömülünceye kadar kalırsa, iki kîrat sevap alır.”

“–İki kîrat ne kadardır?” diye sordular. Rasûlullah;

“–İki büyük dağ kadar!” cevabını verdi. (Buhârî, Cenâiz, 59; Müslim, Cenâiz, 52, 53)

Cenâze ve mezar üzerine her tatbikat, ölüm tefekkürüne vesile olur. Osmanlı hâl ile de tebliğ ve telkin etmeyi mühim bir usûl bilirdi. Bu anlayış, mimarîye ve şehir plânlamasına da aksederdi. Meselâ cami çevresinde hazîreler, kabristanlar yapılırdı. Büyük kabristanlar da şehirle iç içe olur, hayattan ve gözden uzak tutulmazdı.

Cenâze Namazında Kul Hakkı ve Helâlleşme

Hayatı boyunca bütün mahlûkātın hakkına, fevkalâde îtinâ gösteren Peygamber Efendimiz, vefâtı esnasında bile kul hakkını gündeminde tutmuş ve mecalsiz olduğu hâlde minbere çıkarak;

“–Ashâbım, kimin malını farkında olmadan almış isem, işte malım, gelsin alsın!.. Kimin sırtına sehven (bilmeyerek) vurduysam, işte sırtım, gelsin vursun!..” buyurmuştur. (Bkz. İbn-i Sa‘d, II, 255; Taberî, Tarih, III, 190; Ahmed, III, 400)

Efendimiz önüne borçlu bir cenâze getirildiği zaman;

“–Bunun kul hakkını kim ödeyecek?” derdi. Borcu ödenirse, o takdirde imâmete geçerdi. Ebû Katâde anlatıyor:

Rasûlullah’e, namazını kıldırması için bir adam(ın cenâzesi) getirildi. Ancak Efendimiz;

“–Onun üzerinde borç var, arkadaşınızın namazını siz kılın!” buyurdu. Ben;

“–(Borç) benim üzerime olsun, ey Allâh’ın Rasûlü.” dedim.

“–Sadâkatle mi?” dedi.

“–Sadâkatle!” dedim. Bunun üzerine cenâzenin namazını kıldı. (Tirmizî, Cenâiz, 69; Nesâî, Cenâiz, 67)

Zamanımızda kılınan cenâzelerde, imam efendiler, cemaate üç defa;

“–Haklarınızı helâl edin!” demekte ve cemaat de; “–Helâl olsun!” diye mukabelede bulunmaktadır. Bu tatbikat da faydadan hâlî değildir. Ancak borç ve hakların ödenmesi sadece bu merasimle tam mânâsıyla gerçekleşmez. Rasûlullah Efendimiz’in buyurduğu gibi borçlar «sadâkatle» ödenmeli, örf-âdet îcâbı değil «sadâkatle» helâlleşilmelidir.

CENÂZELERDEKİ İBRET

Âyet-i kerîmede buyurulur:

“De ki: –Ey kendi nefislerine karşı israf eden, kendi aleyhine haddi aşan kullarım! Allâh’ın rahmetinden ümit kesmeyin! Çünkü Allah bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki O, çok bağışlayan, çok esirgeyendir.” (ez-Zümer, 53)

Bu âyet-i kerîme ümit telkin eder, bu sebeple bu âyeti cenâzelerde de okurlar. Hâlbuki devamında bu mağfiretin şartları şöyle ifade buyurulmaktadır:

“Size azap gelip çatmadan önce Rabbinize dönün, O’na teslim olun, sonra size yardım edilmez. Siz farkında olmadan, ansızın başınıza azap gelmezden önce, Rabbinizden size indirilenin en güzeline (Kur’ân’a) tâbî olun.” (ez-Zümer, 54-55)

Demek ki; sonsuz mağfireti temennî edebilmek için, Allâh’a yönelmek, O’na teslim olmak, Kur’ân’a ve onun tefsiri olan Sünnet’e tâbî olmak, yani İslâm’ı yaşamak ve yaşatmak lâzımdır.

NAMAZLA BAŞLAYAN VE NAMAZLA DEVAM EDEN BİR ÖMÜR

Denilmiştir ki: Müslümanın hayatı, namazsız bir ezan ile ezansız bir namaz arasındadır. Doğarken kulağına okunan ezan ile vefât edince kılınan cenâze namazı, insan ömrünün ezanla namaz arasındaki kadar kısa olduğunu gösterir.

Rasûlullah Efendimiz, hakikî bir mü’minin namazla nasıl bir gönül irtibatı içinde bulunduğuna şöyle işaret buyurur:

“(Mü’min) ölüp kabre konulduğunda, güneş, gurûb (batış hâlinde ona temessül ettirilir. Mü’min ölü, gözlerini ovuşturarak oturur ve; «–Bırakınız beni, namaz kılayım.» der.” (İbn-i Mâce, Zühd, 32)

Cenâb-ı Hak; namazı kalp ve beden âhengi içerisinde hakkıyla edâ edebilen, camileri beş vakit îmâr eden bahtiyar kullardan eylesin. Namazsızlık ve namazdan gaflet illetlerinden nesillerimizi muhafaza buyursun. Âmîn...

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Mü'minin Hayatında Namaz ve Zekât, Yüzakı Yayıncılık

İslam ve İhsan

BEŞ VAKİT NAMAZIN MÜ’MİNE KAZANDIRDIĞI NİZAM VE DAKİKLİK

Beş Vakit Namazın Mü’mine Kazandırdığı Nizam ve Dakiklik

BEŞ VAKİT NAMAZIN FAZİLETLERİ VE KILINIŞINA DAİR RİVAYETLER

Beş Vakit Namazın Faziletleri ve Kılınışına Dair Rivayetler

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle