Tasavvufta İrşad Metodları

Tasavvufta muhabbet nedir, ne değildir? Rabıta nedir, çeşitleri nelerdir? Tasavvufta sohbetin önemi nedir? Makbul hizmet nasıl olur? Tasavvufta teveccüh ne demektir? Tasavvufta irşad metodları.

 Beş maddede tasavvufta irşad metodları.

1. MUHABBET-RABITA

Tasavvufun özüne ve gâyesine baktığımızda; onun seyr u sülûkte temel sâikının “muhabbet”, nihâî gâyesinin de “âdâb” olduğunu görürüz. Bunlardan “muhabbet” vâsıta, “âdâb” ise netîcedir. Bu iki mefhûmun ehemmiyeti üzerinde ne söylense azdır.

Bir varlığa duyulan muhabbet şiddetlendikçe, bu muhabbetten o varlığa herhangi bir “nisbeti”, yâni yakınlığı, benzerliği veya ilgisi olan her şeye, o yakınlığın şiddeti derecesinde bir pay isâbet eder.

Meselâ, mürşidini aşırı derecede seven bir mürîd, ona âit tavırlardan -nâkıs da olsa- benzer davranışlara sâhip olanlara bile, o davranışlar mürşidini hatırlattığı için muhabbet duyar. Mürşidinin bir yakınıyla karşılaşsa, onu Kâbe’den henüz dönmüş bir hacıya mülâkî olmuşçasına iltifatlara gark eder. Mürşidinin kullandığı herhangi bir eşyâya sâhib olmak, onun rûhunda nihâyetsiz bir sürûr meydana getirir. Bu keyfiyet, Veysel Karânî Hazretleri’nin Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- tarafından kendisine gönderilen Hırka-yı Saâdet karşısında duyduğu sürûrun bir benzeridir.

Muhabbetin ziyâdeleşmesine paralel olarak, sevilen varlığa “nisbet” keyfiyeti, gitgide en kuvvetli nisbetten en zayıfına doğru bir şümûl kazanır. Burada şunu da ifâde edelim ki, muhabbetin şümûlünü, merkezinde sevilen varlık olmak üzere, yakın ve uzak bütün nisbetleri ihtivâ edecek şekilde bir dâire gibi sonsuza kadar genişletmenin tasavvuftaki adı “aşk-ı mutlak”tır.[1]

mısralarında ifâde ettiği gibi, sıfat, mâhiyet ve amelleri her ne olursa olsun, Yaratan’ı hürmetine bütün mahlûkâtı, muhabbet ve merhametle kucaklayabilme hâlidir. Bu, âşığın ulaşabileceği son merhaledir. Bu merhaleye kadar bulunduğu -hemen hemen- her noktadaki hâlinin ifâdesi ise, “aşk-ı mecâzî”dir.

Sâlik, mürşidine aşk ve muhabbetle bağlandığı anda, bu “aşk-ı mecâzî” başlamış olur. Bu aşk da “mecâzî”dir. Çünkü kalb, Allâh’a mahsus bulunduğundan, hakîkî mâşuk, Allah’tan gayrısı olamaz. Diğer sevilenler ve onlarla yaşanan hâller, bir saraya çıkıştaki merdiven basamakları mesâbesindedir. Bunlar, kalbin muhabbetullâha hazırlanması yönündeki alıştırmalar hükmündedir. Tâbir câizse “Leylâ”dan “Mevlâ”ya ulaşma gayretidir. Bu gayretlerde en feyyâz merhale, gerçek bir mürşid-i kâmile mülâkî olmak ve onunla ünsiyet ve muhabbetin mânevî heyecanını yaşamaktır. Bunun en verimli tezâhürü ise râbıtadır. Muhabbetin böyle sıradan ve basit alâkalarla kıyaslanamayacak derecede bir şiddete ulaşması, “râbıta”nın ta kendisidir.

  • Rabıta Anlamı

Râbıtanın lügattaki mânâsı, bağ ve alâkadır. Bu yönüyle esâsen kâinatta râbıtasız hiçbir canlı yoktur. Her şey birbiriyle irtibat hâlindedir.

Diğer bir ifâde ile râbıta, varlığın özünü teşkîl eden muhabbetin bir tezâhürüdür. Muhabbetin tâzelik ve zindeliğinin devâm ettirilmesidir.

  • Râbıta Çeşitleri

Üç türlü râbıta vardır:

1. Tabiî Râbıta:

Ferdin yakınlarına duyduğu muhabbettir. Bu, fıtrî sâiklerin eseridir. Bir annenin evlâdına olan muhabbeti gibi.

2. Bayağı (Süflî) Râbıta:

Menedilmiş olan şeytânî temâyüllere bağlanmadır. Bir kumarbazın kalbinin devamlı kumarla meşgûl olup çoluk-çocuğunu dahî unutması gibi.

3. Ulvî Râbıta:

Mukaddes mefhumlara ve ulvî duygularla insanı Allâh’a götüren vesîlelere râbıtadır. Kalben tecliye (cilâlanma) ve müşâhede makâmına vâsıl olmuş kimselerin rûhâniyetinden istifâde etmek için, fiilen veya mânen dâimî bir sûrette onlarla birlikte olmaktır.

Biz burada, râbıtanın yukarıda saydığımız bu üç nev’inden sonuncusunu anlatacağız. Bu, sâlikin mürşidinden lâyıkıyla istifâde edebilmesi için, onun muhabbetini gönlünde dâimî bir sûrette tâze tutmak üzere gerçekleştireceği bir mümâreseyi ifâde eder.

Tasavvufî eğitim metodlarından biri olan râbıta, her tarîkatte adı ve tatbik şekli az çok farklı olmakla berâber, umûmiyetle mürîdin mürşidini gözünün önünde canlandırması ve onun hâl ve tavırlarını hatırlayarak, ulvî duygularla hemhâl olması demektir. Mürşide duyulan hürmet ve muhabbetin bu sûretle dâimâ tâze tutulması, müride mânevî bir zindelik kazandırır.

İnsan, tesire açık bir varlıktır. Bazı hastalıklarda olduğu gibi insanoğlunun “hâl”lerinde de sirâyet özelliği vardır. Rûhlar arasındaki mânevî alışveriş, hayatın inkâr edilemeyecek gerçeklerinden biridir. Husûsiyle faal ve müessir şahsiyetlerdeki kuvvetli rûhî temâyüller, onların yakınında bulunanlara istîdatları nisbetinde -az veya çok- intikâl eder. Bu intikâl, sirâyet eden “hâl”in müsbet veya menfî olmasına da bağlı değildir. Her hâlükârda intikâl vâkî olur. Yeter ki arada muhabbet ve ünsiyet bağları bulunsun.

Meselâ, aşırı derecede merhametli, ferâgat sâhibi ve fedâkâr insanların hâlleri, içinde bulundukları cemaate tesir eder. Muhabbetin bir tezâhürü olan râbıta, böyle ahlâkî meziyetlere dâir rûhî alışverişi çoğaltmak ve süratlendirmek ve bunları daha ziyâde ahlâka inkılâb ettirmek içindir. Bu sebeple akl-ı selîm sâhibi her mü’min, takvâ sâhibi sâlih kimselere muhabbet duyarak ve onlarla ünsiyet kurarak, bu güzel hâl in’ikâsını âzamî dereceye çıkarmaya gayret etmelidir.

Ne hikmettir ki, temiz ve güzel bir elbiseye çamur sıçramasından bîzâr olan akıl, şâyet vahyin nûruyla aydınlanmamışsa, günahlarla kararmış kalblerdeki çirkin huyların rûhu istîlâsından, çoğu kez azıcık bir teessür bile duymaz. Çünkü nefsânî ve şeytanî telkinlerin bir çeşit mânevî narkozuna mâruz bulunduğundan, bu rûhî sıkıntıyı fark edemez. Bu sebeple gönül gözünü açmak ve ebedî kâr ile ziyânı iyi hesâb etmek îcâb eder. Zîrâ müsbet tesirlerin yanısıra, menfî şekilde de gerçekleşebilen ve bir nevî “şahsiyet transferi” demek olan bu sirâyetler karşısında insan, tercihinde muhayyer bırakılmıştır. Ancak, Allah Teâlâ, bu tercihin doğru olanını da Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle haber vermiştir:

“Ey îman edenler! Allah’tan korkun ve sâdıklarla berâber olun!..” (et-Tevbe, 119)

Dikkat edilecek olursa Cenâb-ı Hak, bu âyet-i kerîmede kullarına, Sâdık olun!” buyurmamış, takvânın muhâfazası için “sâdıklarla berâber olmayı” emretmiştir. Çünkü sâdık olma yolunda atılacak ilk adım, sâdıklarla berâber olmak, yâni onlarla muhabbetli bir ünsiyet içinde bulunmaktır. Sâdık olmak, bu durumun tabiî bir netîcesidir. Nitekim “Üzüm üzüme baka baka kararır.” sözü de, bu hakîkatin bir ifâdesidir.

Sâlih ve sâdıklarla berâberlik, nefsi uslandırmakta radyasyon gibi, müşâhedesi imkânsız, fakat netîcesi mutlak bir tesir icrâ eder. Sâlih insanların muhîtinde bulunmak, onların hâl ve tavırlarını müşâhede etmek ve hattâ onların nûrânî çehrelerine bakmak bile bu kabildendir. Bundan dolayıdır ki mâneviyat büyüklerinin huzurlarında bulunabilmek büyük bir nîmettir. Çünkü hâller, sirâyet eder. Nasıl ki gül bahçesinde eğlenen insanın üzerine gül kokuları sinerse, sâlihler meclisi de ruhlardaki mânevî alışverişin pazarı gibidir.

Hâce Ubeydullâh Ahrâr Hazretleri şöyle buyurmuşlardır:

“Kur’ân-ı Kerîm’in:

«Ey îman edenler, Allah’tan korkunuz ve sâdıklarla berâber olunuz!» âyetindeki «beraber olunuz!» emri, dâimî bir sûrette beraberliği ifâde eder. Yâni beraber olmak, mutlak bir sûrette zikredildiğinden, hem fiilî ve hem de hükmî olarak iki yönlüdür. Fiilî beraberlik, sâdıkların meclisinde kalb huzûruyla fiilen bulunmaktan ibâret olduğu gibi, hükmî beraberlik de gıyâblarında onların hâllerini tahayyül etmekten ibârettir.”

Bu itibarla nasıl ki Hak dostlarıyla zâhirî beraberlikte, edeben ulvî duygularla bulunulması zarûrî ise, o hâli gıyâblarında da kalbî bir beraberlik sûretinde devâm ettirmelidir. Çünkü Hak dostları ile fiilî beraberlik her zaman mümkün olmayabilir. Bu takdirde kalbî berâberliği devâm ettirmek için râbıtaya ihtiyaç vardır.

Fakat daha evvelce de ifâde etmiş olduğumuz gibi tasavvufî eğitimde kuru kuruya bir fiilî berâberlik de makbul değildir. Zîrâ kimileri, bir mürşid-i kâmilin dizi dibinde bulunurlar da gafletlerinden dolayı bir hisse kapamazlar. Öte yandan uzak diyarlardaki nice mürîdler, mürşidlerine duyduğu engin hürmet, hasret, aşk ve bağlılıkları vesîlesiyle müstesnâ nasiplere, güzel hâllere, ilhamlara ve mânevî duyuşlara nâil olabilirler. Büyüklerin buyurduğu; “Yemen’deki yanımda, yanımdaki Yemen’de.” sözü de esâsen bunu ifâde eder. Bu sebeple mühim olan, nerede olursa olsun, kalbî berâberlik duygusunu yitirmemektir.

Ayrıca, mânen dirâyetli insanların, etrâfındakileri kendi hâliyle hâllendirme istîdâdı her ne kadar âzamî derecede olsa bile, bu tek başına yeterli değildir. Zîrâ tasavvuftaki hâl intikâli, öyle bir mânevî akıştır ki, o akışın, sürat ve tesirinden âzamî istifâdenin hâsıl olması, mürşid-i kâmilin dirâyeti kadar, müridin istîdâdına ve muhabbetinin seviyesine de bağlıdır. Onun içindir ki her mürîd -sırf mürîd olması sebebiyle- aynı merhaleye ulaşamaz. Fark, müridden mürîde değişen istîdat ve muhabbetteki seviyeden doğar. Bir misâl ile söylemek gerekirse, bir kimsenin su almak gâyesiyle kabını, küçük bir göle ya da uçsuz bucaksız bir okyanusa daldırması arasında fark yoktur. Her iki hâlde de ancak kabının hacmi kadar su elde eder. Bu sebeple mürîdin de istîdatlı ve bu istîdâdını kullanma gayreti içinde olması îcâb eder.

  • Silsile-i Şerîfe Okunması

Râbıta ve murâkabelerde başvurulan diğer bir usûl de, silsile-i şerîfe[2] okunmasıdır. Bu, sâlihlerin yâd edilmesiyle kalblere inmesi umulan rahmetten ve yâd edilen o zevâtın güzel hâllerinin in’ikâsından bir hisse alabilmek içindir. Nitekim büyük âlimlerden Süfyân bin Uyeyne:

“Sâlihlerin zikredildiği meclislere rahmet iner.” buyurmuştur. (Aclûnî, Keşfül-Hafâ, II, 70)

Esâsen Allah dostlarının menkıbelerini ihtivâ eden çeşitli kitapların telifi de, onlara muhabbetle yaklaşan kimselerde hep böyle bir ilhâmı gerçekleştirmek içindir.

İşte râbıtanın gâyesi de, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e ulaşan Allah dostları silsilesiyle gönüllerin feyizyâb olmasıdır. Muttasılan bir elektrik kablosuna tutunan râşedâr (titreyen) insanlar gibi en sondaki de aynı akımdan istîdâdına göre bir hisse alır.

Mürşide huzûrundayken gösterilen edeb ve muhabbeti, gıyâbında da gösterip, onun ahlâkıyla ahlâklanmaya medâr olacak derecede râbıtanın seviye bulmasına fenâ fi’ş-şeyh tâbir olunmuştur.

Fenâ fi’ş-şeyh makâmının daha da ötesinde fenâ fi’r-rasûl makâmı vardır. Nitekim İslâm semâsının yıldızları mevkiindeki ashâb-ı kirâmın bâzıları, İslâm’la şereflenmezden evvel fıtrata ters bir hayat yaşıyorlardı. Fakat hidâyet bulduktan sonra Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in duygularının kendilerine yansımasıyla, dünyânın en fazîletli insanları hâline geldiler. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’den silsile hâlinde mürşid-i kâmilin gönlüne aktarılan feyz de, sâliklere râbıta ve sohbet ile intikâl eder. Bu sâyede Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in örnek şahsiyeti, mürîde istîdâdı nisbetinde akseder.

Bu mertebede, hayâtın her ânında Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in huzûrundaymış gibi hareket edilerek O’nun ahlâkıyla bütünleşilir. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e olan râbıtayı, yâni bağlılığı kuvvetlendirmek için de salât ü selâmlarla ve sünnet-i seniyyeye ittibâ ile gönülde sağlam bir sevgi ve beraberlik hattı oluşturmak gerekir.

Mâlum olduğu üzere fenâ fi’r-rasûl hâli, en güzel bir şekilde Ebûbekir Sıddîk -radıyallâhu anh-’da gerçekleşmiştir. Ondaki bu hâl karşısında Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz de:

Ebû Bekir benden, ben de Ebûbekir’denim. Ebû Bekir, dünya ve âhirette kardeşimdir.” buyurmuşlardır. (Deylemî, Müsned, I, 437)

Bu hadîs-i şerîf, karşılıklı kalbî yakınlığı ne güzel ifâde etmektedir.

  • Fenâ Fillâh Makâmı

Bu kalbî berâberliğin daha üst merhalesi de fenâ fillâh makâmıdır. Kur’ân-ı Kerîm’deki:

“Nerede olursanız olun, O sizinle berâberdir...” (el-Hadîd, 4)

“Biz insana şah damarından daha yakınız!” (Kâf, 16) âyetlerinin sırrına lâyıkıyla nâil olmak da, fenâ fillâh makâmına mazhariyetle mümkündür.

Cenâb-ı Hak’ta fânî olmuş bir mürşid-i kâmilin kalbi, esmâ-yı ilâhiyyenin tecellîlerine mazhariyetle feyizlenmiştir. Bu itibarla mürşidin kalbi, âdetâ ışık huzmelerini bir noktaya teksîf etmiş olan mercek gibidir. Bu tecellîlerin bereketiyle bütün menfîlikleri yakıp kül eder. Mürîd, râbıta ile bu bereketten istifâdeye çalışır. Kalbden nefsânî ve bencil duygular gider, onun yerine örnek şahsın hâlleri intikâl eder. Kalbi işgâl eden dünyevî her şey, kalbin dışına çıkarılarak lâyık olduğu mevkîde tutulur.

Mürîdle mürşid arasındaki bu hâl geçişi, mürîd için aynîleşme istikâmetinde bir gelişmeye mazhariyet demektir.

Hadîs-i şerîfte:

“Kişi sevdiği ile berâberdir...” buyrulmaktadır. (Buhârî, Edeb, 96)

Nitekim bu hususta, Kur’ân-ı Kerîm’de geçen Ashâb-ı Kehf kıssası,[3] çok câlib-i dikkattir. Ashâb-ı Kehf’in köpeği Kıtmîr, sâlih ve sâdıklara bekçilik yaptığı için kendisine sadâkat in’ikâs etmiştir. O da sâdıklardan olarak cennete girecektir.[4] İşte Kıtmîr, samîmî bir şekilde sâdıklara bekçilik etmesiyle bu dereceye çıkarsa, hakîkî bir mü’minin de, Allah dostlarına ve sâlihlere muhabbetle bağlanmak sûretiyle ne büyük ölçüde terfî edeceği âşikârdır.

  • Râbıta-i Mevt (Tefekkür-i Mevt)

Tasavvufta ölüm ile râbıta kurmaya “tefekkür-i mevt” denir. Ölümü tefekkür etmenin, insanın hâl ve tavırları üzerinde büyük bir tesiri vardır. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buyururlar:

“Bütün zevkleri kökünden yok eden ölümü çokça hatırlayınız!” (Tirmizî, Zühd, 4)

Gerçekten tefekkür-i mevt, insanı huzursuz eden nefsânî arzuları ve dünyâ sevgisini azaltır. Çünkü dünyânın gelip geçici mal, mertebe, mevkî ve nefsânî güzelliklerini aşırı derecede sevmek ve onlara gönül bağlamak, gaflet gibi mânevî hastalıkların başıdır. Kalbimizin bu gibi bağlılıklardan korunması için kabri düşünmek ve istikbalde başımızdan geçecek kabir ahvâlini tefekkür etmek; bizleri samîmî bir tevbeye ve ibâdetlerde huşûa sevk ederek dünyevî ihtiraslardan, boş hevâ ve heveslerden korur. Devâm ettiğimiz zikir ve râbıtalarımız, âhiret kurtuluş ve saâdetine vesîle olur.

İslâm büyükleri, gâfil kalbleri uyandırmak ve ölmüş gönülleri ihyâ etmek için bu yönde pek çok nasîhatlerde bulunmuş ve halkı îkaz etmişlerdir.

Nitekim Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-, oğlu Hasan -radıyallâhu anh-’a vasiyetinde şöyle buyurmuştur:

“Ey oğul! Ciddî olarak ölümü an ve ölümü anmakla kalbini terbiye et. Netîcede her şeyin yok olacağını unutma ve bu yoklukta karar kılacağını bil! Kalbine dünyanın muhtemel tehlikelerini zaman zaman hatırlat!”

Hakîkaten zaman dümdüz bir çizgi gibi akıp gitmeyeceği için, acı ve sıkıntılı günlerin de iyileri gibi mümkün, muhtemel ve mukadder olabileceğinden gâfil olmamak gerekir.

İmam Gazâlî -rahmetullâhi aleyh- de şöyle nasîhat eder:

“Ey oğul! İstediğin kadar yaşa, nasıl olsa birgün öleceksin! Dilediğini sev, nasıl olsa birgün ayrılacaksın! İstediğini yap, nasıl olsa birgün hesâbını vereceksin!..

Ey oğul! Maksadın, rûhunu olgunlaştırmaya, nefsine hâkim olmaya, bedenini de ölüme hazırlamaya gayret etmek olmalıdır. Çünkü son durağın kabir olacaktır. Kabirdekiler, «Ne zaman geleceksin?» diye beklemektedirler. Sakın oraya azıksız gideyim deme!”

Ömer bin Abdülaziz’in son hutbesindeki nasîhatlerinden bir kısmı ise şöyledir:

“Ey insanlar!

Dehşet saçan âhiret yamandır. Sırr-ı Celâl’e mazhar olan peygamberler ve mukarreb melekler bile o cezâ gününün dehşetinden titrerler. Celâl-i ilâhînin karşısında kimde tâkat ve tahammül kalır?

Bununla berâber, Allâh’ın hudutsuz genişlikteki rahmeti sebebiyle de ümitsiz olmayınız!

Yine muhakkak biliniz ki yarın mahşerde selâmette olmak, bugün Allah’tan korkan, küfür ve isyandan sakınan, bâkîyi fânîye tercih eden insan içindir. Aksi harekette bulunan aldanır, ömür sermâyesini lâyık olmayan işlere sarfeder ve sonra eli boş kalır.

Bugün geçmişlerin yerine sizler geldiniz. Sizin yerinize de elbette başkaları gelecektir!..

Görüyorsunuz ki gelenler gidiyorlar; gidenler dönmüyorlar. Bu gayr-i ihtiyârî gidiş, varlıktaki bu akış, Cenâb-ı Allâh’adır.

Aranızdan ayrılıp âhirete gidenleri hemen her gün yolcu ediyorsunuz, ebedî istirahatgâhlarına götürüyorsunuz da bunlardan hiç mi ibret almıyorsunuz!? Onları kara toprak altında yataksız, yastıksız, tek ve yalnız bırakıp gidiyorsunuz. Ölüm acısını tadan o fânîlerin hâli ne kadar acınacak, ibretli bir durumdur. Tanımadıkları bir âleme gitmişler, sevdiklerinden ayrılmışlar, bu geçici hayâtın gafletinden uyanmışlardır. Gerçeği görmüşler ama, iş işten geçmiş, kuş yuvadan uçmuş, telâfî ve tedârik sebepleri elden çıkmıştır. Ellerinde hayırlı amellerinden başka bir şey kalmamıştır. O cezâ gününde, günahları gözlerinde büyümüş, üzüntü dolu hâlleriyle âkıbetlerini beklerler. Perişân bir sûrette mukadder olan mahşerin dehşetiyle titrerler.”

Ölüm, bir başka âlemde uyanma ve gerçeğe vâkıf olma sebebidir. Lâkin, o âlemdeki uyanış bir fayda sağlamayacağından, ölmeden evvel gaflet perdelerini yırtıp uyanmak îcâb eder.

Tefekkür-i mevt, mürîdi ihtiraslardan, dünyâya bel bağlamaktan ve her türlü nefsânî temâyüllere iltifat etmekten koruyan bir vâsıtadır. Tasavvufta temel gâye nefse galebe çalmak olduğundan, tefekkür-i mevt hemen her tarîkatta bu maksat için başvurulan bir usûldür.

2. SOHBET

Sohbet ve zikir meclisleri, ilâhî rahmet ve sekînetin sağanak sağanak yağdığı, dünyâdaki cennet bahçeleridir.

Mürşid-i kâmillerin, sâlikin rûh ve kalbine tesir maksadıyla kullandıkları en mühim vâsıtalardan biri, “söz” yâni sohbettir. Nefsini tezkiye, kalbini tasfiye etmiş bir kimsenin sözlerinde, yaşadığı hâlin duyguları yüklüdür. Bu duygularla ve ihlâsla söylenen sözler, muhâtabın kulağından kalbine yol bularak, hayırlı tesirler hâsıl eder.

Sohbeti tesirli kılan en temel faktör ise, “ihlâs”tır. Tam bir ihlâs ile, kelimelere yüklenen birtakım mânâ ve duyguları muhâtaba intikâl ettirmeye çalışan mürşid-i kâmilin bu faâliyeti, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in sünnetine ittibâdan ibârettir. Bu müessiriyeti husûle getiren “ihlâs” keyfiyeti, bildiğiyle amel etmek ve muhâtaba telkîn ettiği şeyi gerçekten ve yürekten istemekten ibârettir.

Sözün müessiriyetinin diğer bir sebebi de “veciz” olmasıdır. Sözü veciz bir şekilde ifâde etmek ise, lisâna mutlak hâkimiyet ile maksada en uygun kelimeleri seçebilmekle mümkündür. Bu kudretin zirvesi ise, Kur’ân-ı Kerîm’dir.

Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in Mekke devrini idrâk ettiği zamanda, meşhûr Arap şâiri İmru’l-Kays’ın kızı sağ idi. Kendisine Zilzâl Sûresi’ni okudular. Belâğat, fesâhat ve îcâzın ne demek olduğunu çok iyi bilen bu kadın, hayretten donakalmış ve:

“–Böyle bir söz, kul sözü olamaz. Hiçbir beşer bu seviyede bir söz söylemeye muktedir değildir. Yeryüzünde böyle bir kelâm varken, artık babamın şiirinin Kâbe’de asılı durması uygun değildir. Lütfen gidip onu indiriniz ve bunu oraya asınız!” demiştir.

Bu sebepledir ki hadîs-i şerîfte:

“Muhakkak ki bir kısım sözler, sihir (gibi bir tesir gücüne sâhip)tir.” buyrulmuştur. (Buhârî, Nikâh, 47) Yâni söz, kalbde âdetâ büyüleyici bir tesir husûle getirir.

Bu bakımdan sözle irşâdın, yâni sohbetin ehemmiyeti pek büyüktür. Bilhassa Hazret-i Peygamber’in sohbetindeki bereketin ne demek olduğunu lâyıkıyla anlayabilmek için, o sohbetlerin vâkî olduğu asra, insanlık târihinde “saâdet asrı” denilmesinin sebep ve hikmetlerini düşünmek kâfîdir. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in bir müekked sünneti olan sohbetler, hemen bütün tarîkatlerde ve bilhassa Nakşîlikte, kalbden kalbe feyz nakli için husûsî bir mevkîyi hâizdir.

Ashâb-ı kirâmın, mâzileri itibâriyle çorak topraklara benzeyen gönül âlemleri, Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in sohbet meclislerindeki mânevî iklimin rahmet ve bereket sağanaklarıyla yoğruldu. Bu sâyede, vaktiyle üzeri toprakla örtülmüş bulunan eşsiz fazîlet ve mânâ tohumları, neşv ü nemâ buldu. Sadırdan sadıra in’ikâs eden muhabbet ve rûhâniyet alışverişiyle, yıldız şahsiyetler inkişâf etti. Câhiliyye devrinin merhametsiz, vicdansız, kız çocuklarını diri diri toprağa gömecek kadar katı kalbli, hak ve hukuk tanımaz insanı eridi, kayboldu. Aynı silüet içinde, fakat bu defa gözü-gönlü yaş dolu, diğergâm, ince, rakîk, hassas bir insan hüviyeti teşekkül etti.

Bu meyanda “sahâbî” ve “sohbet” kelimelerinin aynı kökten neş’et etmiş olmaları da câlib-i dikkattir. Ashâb-ı kirâm, Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e duydukları muhabbet, hürmet ve edeb hissiyâtı içinde, mânevî sohbet ve terbiyeden murâd edilen istifâdenin en müşahhas ve mükemmel bir numûnesi oldular. Ancak, nâil oldukları bu istifâdenin âdetâ şartını beyan sadedinde, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in sohbetinde büründükleri huzur ve edeb hâlini:

“–Sanki başımızın üzerinde bir kuş var da kıpırdasak uçuverecek zannederdik.”[5] şeklinde ifâde ederlerdi.

O insanlar, Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in şahsiyetini ve yüce ahlâkını, gittikleri her yere taşıdılar. Kıyâmete kadar menkıbeleri devâm edecek eşşiz fazîlet numûneleri sergilediler. Onlar hakkında âyet-i kerîmede Yüce Rabbimiz şöyle buyurur:

(İslâm dînine girme hususunda) öne geçen ilk muhâcirler ve ensâr ile onlara güzellikle tâbî olanlar var ya, işte Allâh onlardan râzı olmuş, onlar da Allah’tan razı olmuşlardır. Allâh onlara, içinde ebedî kalacakları, zemininden ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte bu, büyük kurtuluştur.” (et-Tevbe, 100)

İbâdet vecdi içinde geçen bütün sohbetler, Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in sohbetlerinden bir akistir. Zîrâ mânevî istifâdenin merkezi O’dur. Rûhî heyecânlarla dolu sohbetler de, hep o merkezden teselsülen naklolan parıltılardır. Bundan dolayı bir kul, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in nûrundan bir Hak dostu vâsıtasıyla nasîb alsa, bu nûr, aynı merkezden olduğu için, bizzat Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’den alınmış gibidir. Tıpkı bir mumla, başka mumların veya kandillerin yakılması gibi... Kandilleri yakan ve onlar vâsıtasıyla etrâfı aydınlatan alev, aynı alevdir. Kul, bu kandillerin en sonuncusuyla da aydınlansa, o ziyâ, ilk ışıkla parıldadığından, dâimâ ilk kaynağı aksettirir.

  • Sohbet ve Zikir Meclislerinin Önemi

Sohbet ve zikir meclisleri, ilâhî rahmet ve sekînetin sağanak sağanak yağdığı, dünyâdaki Cennet bahçeleridir. Hadîs-i şerîfte buyrulur:

“Bir topluluk Allâh’ı zikretmek üzere bir araya gelirse, melekler onların etrafını kuşatır. Allâh’ın rahmeti onları kaplar, üzerlerine sekînet iner ve Allah Teâlâ onları, yanında bulunanlar arasında zikreder.” (Müslim, Zikir, 39)

Sâdık ve sâlihlerin böyle meclisleri ganîmet bilinmelidir. Çünkü bu meclisler öyle bir mânâ cennetidir ki, içinde ilâhî aşk ile çağlayan gözler ve gönüller gizlidir.

Gönül erleri, sâlihler ve ârifler de, kalblerindeki muhabbet, aşk ve vecdlerini sohbetlerine taşırlar. Kalblerindeki esrârın nûru cemaate akseder. İn’ikâs ve insibağ (mânevî boyanma) neticesinde kabiliyet ve istîdâda göre gönüller, feyz ve hakîkatin nûru ile dolar. Tıpkı gül, karanfil ve nâdîde çiçeklerle bezenmiş bir bahçe üzerinden esen sabah melteminin, gittiği yerlere ve gönüllere bahar ferahlığı veren latîf râyihalar götürmesi gibi.

Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmede buyuruyor:

“Sen onlara öğüt ver. Çünkü öğüt, müminlere fayda verir.” (ez-Zâriyât, 55)

Bu âyet-i kerîmeyi kâmil mânâda yaşayan Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“Din nasihatten ibârettir.” buyurmuştur. (Buhârî, Îmân, 42)

Nasihatin iki mânâsı vardır. Biri hayra davet, diğeri samimiyettir.

Abdullâh bin Revâha -radıyallâhu anh-, ashâb-ı kirâmdan biriyle karşılaştığı zaman:

“Gel (kardeşim!) Allâh için bir müddet oturup Rabbimize imânımızı tâzeleyelim (O’nu zikredelim).” derdi.

Bunun ne demek olduğunu anlamayan bir sahâbî, gidip durumu Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e anlattı. Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de ona:

“Allah, Abdullâh bin Revâha’ya rahmet etsin. O, meleklerin medhettiği zikir meclislerini çok sever.” [6] diye karşılık verdi.

Sohbetin ehemmiyeti bakımından şu hadîs-i şerîf de pek mühimdir:

Bir kadın Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e geldi ve:

“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Sen’in sözlerinden hep erkekler yararlanıyor. Bizlere de bir gün ayırsanız da, o gün toplanıp Allâh’ın Sana öğrettiklerinden bize de öğretsen!” dedi.

Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Peki şu gün şurada toplanınız!” buyurdu.

Kadınlar toplandılar. Nebî -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de gidip Allâh’ın kendisine öğrettiklerinden onlara öğretti. (Buhârî, İlim, 36)

Bu sohbetlerin bereketi ile bütün ümmete numûne anneler hâline gelen sahâbî hanımlar, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i görmekte geciken veya uzun zaman görüşmeyen evlâtlarını îkaz ederlerdi. Nitekim Huzeyfe -radıyallâhu anh- birkaç gün Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i görmediği için annesi onu azarlamıştır. Kendisi bunu şöyle anlatmaktadır:

Annem bana sordu:

“–Peygamber Efendimiz’le en son ne zaman görüştün?”

Ben de:

“–Birkaç günden beri O’nunla görüşemedim.” dedim.

Bana çok kızdı ve fenâ bir şekilde azarladı. Ben de:

“–Dur kızma! Hemen Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in yanına gideyim, O’nunla beraber akşam namazını kılayım, sonra da hem bana hem de sana istiğfâr etmesini O’ndan taleb edeyim.” dedim. (Tirmizî, Menâkıb, 30; Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 391-2)

Büyüklerden Muhammed Ziyâuddin -kuddise sirruh- Hazretleri, zaman zaman küçük çocukları başına toplar, onlarla sohbet ederdi. Yine böyle bir sohbetin ardından hanımı sordu:

“–Onlar daha küçük, sohbetten ne anlar?”

Hazret şöyle cevap verdi:

“–Onlar da az çok istifâde eder. Fakat benim asıl maksadım, onların bir şey anlaması değildir. Sohbet meclisleri Allâh’ın rahmetini çeker. Ben o rahmetin peşindeyim. Bu çocuklar bir vesîle...”

Büyük velî Şâh-ı Nakşibend -kuddise sirruh- diyor ki:

“Bizim terbiye yolumuz sohbet üzerine kuruludur. Hayırlar, Allâh için sâlih insanlarla beraber olmadadır. Onlarla sohbete devam ede ede hakîkî îmâna kavuşmak nasip olur.”

Âlimlerden Câfer bin Süleyman -rahmetullâhi aleyh- de, sâlih insanlarla beraberliğin kendisine kazandırdıklarını şöyle anlatır:

“Kalbimde bir katılık hissettiğim zaman, kalkar hemen Muhammed bin Vâsî’nin yanına gider, meclisine katılır, yüzüne bakardım. Böylece kalbimdeki katılık gider, içime ibâdet neşesi gelir, tembellik üzerimden kalkar ve bir hafta bu neşe ile ibâdet ederdim.”

Ömer bin Abdülaziz -rahmetullâhi aleyh- de:

“Medine’nin fakihlerinden Ubeydullâh bin Abdullâh ile bir mecliste bulunmak, benim için bütün dünyadan daha sevimli ve hayırlıdır. Onun gibilerle oturup kalkmakla akıl nûrlanır, kalb huzura erer, edep elde edilir.” buyururdu.

Büyük velî Ebu’l-Hasan Şâzelî -kuddise sirruh-’un talebelerinden birisi, sohbetleri terk etmişti. Birgün Hazret, bu talebesiyle karşılaştı. Ona:

“–Niçin bizden ayrıldın, sohbetlerimizi terk ettin?” diye sordu.

Talebesi:

“–Bu zamana kadar sizden aldıklarım ve öğrendiklerim bana yeter, artık size ihtiyacım kalmadı.” cevabını verdi.

Bu duruma üzülen Şâzelî Hazretleri, onu şöyle uyardı:

“–Bak evlâdım! Eğer bir kimsenin, birisinden aldığı feyz ile yetinmesi doğru olsaydı, Hazret-i Ebû Bekir Sıddîk -radıyallâhu anh-’ın, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’den aldığı feyz ile yetinmesi gerekirdi. Hâlbuki o, Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- vefat edinceye kadar O’ndan ayrılmadı...”

Elbette sadece Ebû Bekir -radıyallâhu anh- değil, bütün ashâb-ı kirâm, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in sohbetine apayrı bir iştiyakla koşar ve feyz alırdı. Zaten Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de, her vesîleyle ashâbını buna teşvik ederlerdi. Zîrâ O’nun en mühim terbiye usûllerinden biri de sohbetti.

Sohbetle nâil olunacak güzellikleri elde etmeye iştiyaklı olmak kadar önemli bir husus daha vardır ki, o da, sohbetin zaman ve zemînine dikkat etmektir. Bu mevzuda Abdullâh ibn-i Mes’ud -radıyallâhu anh- şöyle demiştir:

“Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bizi bıktırmamak için öğüt vermekte en uygun zamanı kollardı.” (Buhârî, İlim, 11)

Ashâb-ı kirâmdan Ebû Vâkıd el-Leysî -radıyallâhu anh- anlatıyor:

Birgün mescidde bir grup insanla beraber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in huzurunda bulunuyorduk. O esnâda üç tane adam kapıda göründü. Biri içeri girmeden gitti. Diğer ikisi ise içeri girip Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yanına kadar geldiler. İçlerinden birisi, halkada gördüğü bir boşluğa oturdu. Diğeri ise, yer kalmadığı için ve kimseyi de rahatsız etmemek düşüncesiyle halkanın hemen arkasına oturuverdi.

Bir müddet sonra Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- sohbetinin bir yerinde şöyle buyurdular:

“Size şu üç kişinin hâlini anlatayım mı? Halkaya oturan birincisi Allah Teâlâya sığındı. Allah da onu himâyesine aldı.

İkincisine gelince, o kimse Allah’tan hayâ etti, edebe sarıldı. Allah Teâlâ da o kulundan hayâ etti; onu azâbından emin kıldı.

İçeri girmeyen diğerine gelince; o, bu meclisten yüz çevirdi. Allah da ondan yüz çevirdi.” (Buhârî, İlim, 8)

Bu hadîs-i şerîfteki hikmeti idrâk eyleyen bütün İslâm büyükleri, ilmin zirvesinde de olsalar, dâimâ Hak dostlarının sohbet meclislerinde gönüllerini yoğurmuşlar ve hiçbir zaman böyle meclislerde bulunmaktan imtinâ etmemişlerdir. Nitekim büyük mezhep imamlarından Ahmed bin Hanbel -rahmetullâhi aleyh-, sık sık büyük velî Bişr-i Hafî -kuddise sirruh-’un yanına gider, onunla sohbet ederdi. Tam mânâsıyla ona bağlanmıştı.

Bir defasında talebeleri dediler ki:

“–Ey imâm! Sen, Kur’ân ve sünnet ilimlerinde müctehid bir âlimsin. Buna rağmen böyle sıradan bir insanın yanına gidip gelmen sana yakışır mı?”

Büyük İmam şu cevabı verdi:

“–Evet, saymış olduğunuz hususları ben ondan daha iyi bilirim. Ama o, Cenâb-ı Hakk’ı benden daha iyi bilmekte ve tanımaktadır.”

3. HİZMET

Makbul bir hizmet; ihlâs, merhamet ve diğergâmlık dolu bir gönülle mahlûkâta yönelmek sûretiyle Allah rızâsının aranmasıdır.

Hizmet ehli, mayın tarlasında yürür gibi bir hassâsiyetle, muâmelelerinde nezâkete dikkat etmelidir. Zîrâ muhâtabı, nazargâh-ı ilâhî olan gönüllerdir.

Tasavvufî terbiyede hizmetin ehemmiyeti pek büyüktür. Gönüllere; tevâzû, mahviyet ve mahlûkâta şefkat duygusunu yerleştirmenin en müessir yolu hizmetten geçer. Bu bakımdan bütün mürşid-i kâmiller, sâliklerin terbiyesinde hizmeti mühim bir vâsıta telâkkî etmişlerdir.

İslâm ahlâkının esâsını ararsak onu, Rabb’e aşk ve ihlâs ile yönelişte; bu yönelişin yegâne nişanını da hiç şüphesiz “hizmet”te buluruz. Zîrâ «hizmet eden himmete nâil olur» düstûru çerçevesinde hizmet, gönülleri ilâhî zirvelere ulaştıracak müstesnâ ve ulvî bir basamaktır.

Öyle bir basamak ki, ilâhî vuslat ve sonsuz mükâfâta mazhar olanların cümlesi, peygamberler ve evliyâ, hep bu basamağın üzerinde yücelmişlerdir. Yâni bir ömür Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in:

“Bir kavmin efendisi, onlara hizmetkâr olandır...” (Deylemî, Müsned, II, 324) hadîs-i şerîfinin müşahhas numûneleri olmuşlardır.

Buna göre kullar için zirvelerin yolu ve ebediyyet kazancı, samîmi bir gönülle yapılan hizmetlerden geçmektedir. Öyle ki, yerine göre ilâhî rızâya muvafık küçük bir hizmet, nice nâfile ibâdetlerden üstün olabilmektedir.

Nitekim sıcağın pek şiddetli olduğu bir seferde Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- uygun bir yerde konaklamışlardı. Sahâbenin bir kısmı oruçlu, bir kısmı değildi. Oruçlu olanlar yorgunluktan uykuya daldılar. Oruçlu olmayanlarsa, oruçlulara abdest için su taşıdılar ve onlara gölgelenecek çadırlar kurdular. Ancak iftar vakti olunca Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

Bugün, oruç tutmayanlar daha fazla ecre nâil oldu.” buyurdu. (Müslim, Sıyâm, 100-101)

Ümmetine böyle nice hizmet kandilleri uzatan Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Kuba Mescidi ve Mescid-i Nebevî inşâ edilirken ashâbının bütün ısrarlarına ve mânî olma gayretlerine rağmen, mübârek sırtlarında taş taşımışlardır. Varlık Nûru’nun bu yüksek tevâzuu ve hizmet rûhu, bütün ümmet için eşsiz bir numûnedir. Esasen onun hayâtı, baştan sona Hakk’a, insanlığa ve bütün mahlûkâta hizmetle geçmiştir.

Dolayısıyla o mübârek varlığı kendilerine örnek alan bahtiyarların hayatlarında da hizmet, en bâriz vasıflardan biri olmaktadır. Yâni her Hak âşığı ve Peygamber mecnûnu olan gönül, ehl-i hizmettir. Ehl-i hizmet olanlar da, gökteki ay ve güneşe benzerler ki, etraflarını aydınlattıkça kendilerinin parlaklığı artar. Ne sonbaharın ne de kışın solgunluğu onlara bir zarar eriştirir. Diğer bir ifadeyle onlar, uzun yollar boyunca binbir canlıya; hayvanâta, ağaca, güle, sümbüle, bülbüle hizmet ederek akıp giden bir ırmak gibidir ki, varacakları menzil, ancak cânânın sonsuzluk ve vuslat deryâsıdır.

Bu hakîkate âşinâ olanlar, halka pâdişah bile olsalar kendilerini devamlı olarak bir hâdim, yâni hizmetkâr olarak addetmişlerdir. Koca Osmanlı pâdişâhı Yavuz Sultan Selîm Han’ın, mübârek beldeler devletine emânet edilip de hutbede kendisi hakkında:

“Hâkimü’l-Haremeyni’ş-Şerîfeyn (Mekke ve Medîne’nin hâkimi)” denilince yaşlı gözlerle imâma itiraz edip:

“Bilâkis Hâdimü’l-Haremeyni’ş-Şerîfeyn (Mekke ve Medîne’nin hizmetçisi)” diye düzeltmesi de hep ulvî bir hizmet anlayışının ve kulluktaki asıl gâyeyi idrâkin tezâhürüdür.

Nitekim Ubeydullah Ahrâr -kuddise sirruh-, eriştiği mertebeyi hizmetin bereketine atfederek -tahdîs-i nîmet kabîlinden- şöyle buyurur:

“Biz bu yoldaki mesâfeleri, sâdece tasavvuf kitaplarını okuyarak değil, okuduklarımızı imkân nisbetinde tatbik etmekle ve halka hizmetle kat ettik. Herkesi bir yoldan götürürler, bizi hizmet yolundan götürdüler.”

Bu ise, sâdece bilmenin kâfî olmadığını ve bildiğini mutlakâ hizmete taşımak gerektiğini de ifâde eder.

Ancak yapılan hizmetin Hak katında makbûl olması, bazı vasıfları hâiz olarak icrâ edilmesine bağlıdır. Buna göre makbul bir hizmet; ihlâs, merhamet ve diğergâmlık dolu bir gönülle mahlûkâta yönelmek sûretiyle Allah rızâsının aranmasıdır. Yâni hizmet, herhangi bir nefsî menfaat gözetmeksizin samîmî olarak yapılmalı ve onunla âhiret kazancı hedeflenmelidir. Böyle olduğu takdirde hadîs-i şerîfte bahsedilen bir «yarım hurma» dahî ebedî kurtuluşa vesîle olur.

Ubeydullâh Ahrâr Hazretleri anlatır:

Birgün pazara gitmiştim. Aç bir kişi yanıma geldi ve:

“–Açım, beni Allah rızâsı için doyurur musun!..” dedi.

O an, hiçbir imkânım yoktu. Sâdece eski bir sarığım vardı. Bir aşçı dükkanına gittim. Aşçıya:

“–Şu sarığımı al. Eski, ama temizdir. Bulaşıklarını kurularsın. Yalnız bunun mukâbilinde şu aç insanı doyurur musun?” dedim.

Aşçı, o fakîre yemek verdi; sarığımı da bana iâde etmek istedi. Bütün ısrarlarına rağmen kabul etmedim. Kendim de aç olduğum hâlde o fakîr doyuncaya kadar bekledim.

Ubeydullâh Ahrâr Hazretleri, Cenâb-ı Hakk’ın lutfuyla sonradan büyük bir servete sahip oldu. Öyle ki çiftliklerinde binlerce işçi çalışıyordu. Fakat o mübârek zât, buna rağmen hizmetten geri kalmadı. Zenginlik zamanına âit hâlini kendisi şöyle anlatır:

“Semerkant’ta Mevlânâ Kutbuddîn Medresesi’ndeki dört hastanın hizmetini üzerime almıştım. Hastalıkları arttığından, yataklarını kirletirlerdi. Ben onları elimle yıkayıp, çamaşırlarını giydirirdim. Devamlı hizmet ettiğim için hastalıkları bana da sirâyet etti ve yatağa düştüm. Fakat o hâlimle bile, testilerle su getirip hastaların altlarını temizlemeye, elbiselerini yıkamaya devâm ettim.”

  • Hak Yolunda İnfak ve Hizmet Fazîleti

Büyüklerin hayatındaki, Hak yolunda infak ve hizmet fazîletine dâir ideal davranışlar, bizler için güzel bir numûnedir. Bir Müslüman ne kadar zengin olursa olsun, maddî imkânlarının hakkını ve bedelini ancak mânevî dirâyetini artırdığı ve kalbî hayatını seviyelendirdiği nisbette verebilir. Mâneviyatta terakkî ettikçe zühd ve takvâ ölçülerine riâyet ve zenginliğe rağmen kâmil bir tevâzû sâhibi olabilmek, Ubeydullâh Ahrâr Hazretleri’nin kıssasındaki kadar ideal bir noktaya varır.

Hizmette ulaşılması güç mertebelerden biri de Hak dostu Mâruf-i Kerhî Hazretleri’nin şu kıssasında müşâhede edilmektedir:

Yaşlı ve muzdarip bir hasta, Mâruf-i Kerhî Hazretleri’ne misafir olmuştu. Adamcağız bîçâreydi; saçı dökülmüş, yüzünün rengi uçmuştu; canı, vücûdunu bir çengel gibi pârelemekteydi. Mâruf-i Kerhî Hazretleri, bir yatak serdi ve hastanın istirahatini temin etti.

Hasta, ıztırâbının şiddetiyle inim inim inliyor, feryâd ü figân ediyordu. Gece sabaha kadar kendisi bir nefes uyumadığı gibi feryatlarıyla hâne halkından da hiç kimseyi uyutmadı. Üstelik gittikçe huysuzlaştı ve ev halkına sitemler yağdırıp onları rahatsız etmeye başladı. Nihâyet onun bu sert tabiatına ve kötü davranışına tahammül edemeyen evdekiler, birer-ikişer başka yerlere kaçtılar. Evde, hasta ile Mâruf-i Kerhî’den başka kimse kalmadı.

Mâruf-i Kerhî, geceleri de uyumuyor; bu huysuz hastanın ihtiyaçlarını görmek, ona hizmet edebilmek için çırpınıp duruyordu. Ancak birgün uykusuzluğu had safhaya ulaşınca gayr-i ihtiyârî uykuya daldı. Onun uyuduğunu gören gâfil hasta da, kendisine şefkat ve merhametle kucak açan bu sâlih zâta teşekkür edeceği yerde sitem ediyor ve kendi kendine:

“–Bu nasıl derviş böyle!.. Zaten bu gibilerin zâhirde adları-sanları var; hakîkatte ise riyâcıdırlar. Her işleri hevâdır. Bunların dışları temiz ama, içleri kirlidir. Başkalarına takvâyı emrederler, kendileri yapmazlar. Bu yüzden şu adam da benim hâlimi düşünmeden uyuyor. Kendi karnını doyurup uykuya dalmış kimse, sabaha kadar gözlerini yummayan bîçâre hastanın hâlinden ne bilir!..” diye söyleniyordu.

Mâruf-i Kerhî ise, işittiği bu acı sözlere karşı da sabır ve kerem gösterdi. Duymazdan geldi. Lâkin sabrı taşan hanımı daha fazla dayanamadı ve Mâruf-i Kerhî’ye sessizce şunları söyledi:

“–Şu huysuzun neler söylediğini duydunuz. Artık onu bu evde barındıramayız. Bize daha fazla ağırlık vermesine ve size cefâ etmesine müsâade etmeyelim. Söyleyin buradan gitsin de başka yerde başının çâresine baksın. İyilik, kıymet bilene yapılır. Nankörlere iyilik yapmak, kötülüktür. Onları daha da azdırır. Alçak kimsenin başı altına yastık konulmaz. Böyle zâlim kimselerin başları, taş üstünde gerektir.”

Hanımının bu sözlerini sükûnetle dinleyen Mâruf-i Kerhî, mütebessim bir şekilde şöyle buyurdu:

“–Ey hanım! Onun söylediği sözler seni niye incitir ki?.. Bağırmış ise bana bağırmış; terbiyesizlik yapmış ise bana yapmıştır. Onun nâhoş görünen sözleri, bana hep hoş gelir. Görüyorsunuz ki, o dâimî bir ıztırap içindedir. Baksana; zavallı bir nefes bile uyuyamıyor!.. Hem bilesin ki asıl hüner, asıl şefkat ve merhamet, böyle kimselerin cefâsına katlanabilmektir...”

Bu kıssayı nakleden Şeyh Sâdî de, şu nasîhatlerde bulunur:

“Hizmetteki fazîlet, kendini güçlü-kuvvetli ve sıhhatte gördüğün zaman, şükrâne olmak üzere zayıfların yükünü çekmektir.”

“Muhabbetle dolan kalb, affedici olur. Eğer sen, yalnız kuru bir sûretten ibâret olursan, öldüğün zaman cismin gibi isminle de ölürsün. Eğer kerem sâhibi ve ehl-i hizmet olursan, ömrün, cesedinden sonra da fedâkârlığın ve gönüllere girdiğin kadarıyla devam eder. Görmez misin ki, Kerh’de birçok türbe var. Fakat Mâruf-i Kerhînin türbesinden daha mâruf ve ziyâretçisi bol olanı yoktur.”

Ehlullâh ne güzel söylemiş:

“Tasavvuf, yâr olup bâr olmamaktır.” Yâni herkesin yükünü çekmek ve buna rağmen kimseye yük olmamaktır.

Bilhassa merhamet ve fedâkârâne hizmetlerle ümmete rahmet kapıları aralanır. Bir hizmetin değeri, onun îfâsı için katlanılan fedâkârlığın büyüklüğüne ve bir ibâdet vecdiyle icrâ edilmesine bağlıdır. Yine makbul bir hizmet, sırf Allah rızâsı gâyesiyle ve hizmete muhâtab olanı incitip küçük düşürmeyecek bir üslûb ile îfâ edilmelidir. Abdullâh bin Münâzil -kuddise sirruh-’un da ifâde ettiği gibi:

“Hizmette edeb, hizmetten daha azizdir.”

Bu gerçeğe istinâden Hazret-i Mevlânâ buyurur:

“Allâh aşkı için çalış, Allâh aşkı için hizmette bulun. Halkın kabul etmesi veya reddetmesi ile senin ne işin var? Bu fânî dünya pazarında sana bol bol kazandıracak bir müşteri olarak Allah kâfî değil mi? Allah’tan alacağın karşısında insanların verebilecekleri ne ki!.. O hâlde gözünü ve gönlünü insanlardan gelecek teşekkürlere değil, Allah’tan gelecek mazhariyete döndür!..”

İşte tasavvuf yolunun gönülleri ulaştırmak istediği güzellik ve yücelik budur. Bu meyânda Emir Külâl Hazretleri, talebesi Bahâeddin Nakşibend -kuddise sirruh-’a, derûnundaki nefsânî temâyüllerin bertarafı için şu tavsiyelerde bulunmuştur:

“Gönül almaya bak; güçsüzlere hizmet et! Zayıfları, gönlü kırıkları koru! Onlar öyle kimselerdir ki halktan hiçbir gelirleri yoktur. Bununla berâber, onların birçokları tam bir kalb huzûru, tevâzû ve eziklik içinde kalıp giderler. Böyle kimseleri ara bul ve onlara hizmet et!”

Nitekim Şâh-ı Nakşibend -kuddise sirruh-, intisâbının ilk yıllarında, gurur ve kibrin zıddı olan “hîçlik” hâline ulaşmak için, hasta ve muzdarip insanlara, yaralı hayvanlara hizmet etmiş ve hattâ insanların geçeceği yolları temizleyerek tam yedi sene, kâbına varılmaz bir hizmet hayatı yaşamıştır.

Kendisi şöyle anlatır:

“Hocamın emrettiği yolda uzun süre çalıştım. Bütün hizmetleri îfâ ettim. Benliğim o hâle geldi ki, yoldan geçerken, Allâh’ın herhangi bir mahlûku karşısında olduğum yerde durur, önce onun geçip gitmesini beklerdim. Bu hâlim yedi sene devâm etti. Bu hizmetin mukâbilinde öyle bir hâl tecellî etti ki, onların inilti sûretinde hazin hazin sesler çıkarıp Hakk’a ilticâ etmelerini hisseder hâle geldim.”

Yukarıdaki bu misâl, Hâlık’tan ötürü mahlûkâta, Hâlık’ın muhabbetiyle nazar ederek, fedâkârâne hizmetin müşahhas bir tezâhürüdür.

Cenâb-ı Hak, sâlih mü’minler hakkında âyet-i kerîmede:

Onlar hayırda birbirleriyle yarışırlar.” (Âl-i İmrân, 114) buyurmaktadır. Sâlih mü’minlerin, bu hayır yarışındaki en güzîde hizmet ürünleri de vakıf müesseseleridir. Vakıf insanlar, insanlığın en zirvesinde bulunan peygamberler, velîler ve onların terbiyesinde kemâle eren mü’minlerdir. Onlar, gönüllerindeki îman heyecânını dünyânın dört bir tarafına taşımışlar ve târihin en güzîde altın sayfalarını yine onlar doldurmuşlardır.

Elbette ki hizmetler muhteliftir. Allah rızâsı için yapılan gayretlerin tamâmı, hizmet dâiresi içine girer. Mühim olan; gerek maddî gerekse mânevî olarak gönüllerin, liyâkat, istidad ve iktidarları ölçüsünde bir hizmeti gerçekleştirmesidir. Zîrâ Allah Teâlâ, herkese bir hizmet takdir etmiş, onu yaratılışına göre bir işe lâyık kılmış ve bunun için maddî-mânevî gerekli imkânları da bahşetmiştir.

Çok ibretlidir ki Vedâ Haccı’nda takrîben yüz yirmi bin sahâbî mevcuttu. Bunlardan yüz binin üzerindeki sahâbî, dünyânın muhtelif bölgelerine yayılarak kendilerini ilâhî rızâ istikâmetinde hizmete vakfetmişler ve oralarda vefat etmişlerdir. Nitekim Hazret-i Osman ve Abbas -radıyallâhu anhümâ-’nın oğullarının türbeleri Semerkant’ta, pekçok sahabînin kabri de İstanbul’da bulunmaktadır. Mekke ve Medine’de kalanların büyük bir kısmı da merkezi korumuşlar ve oradaki hizmetleri deruhte etmişlerdir.

Hâlid bin Zeyd Ebû Eyyûb el-Ensârî Hazretleri’nin seksen küsûr yaşında ve o ihtiyâr hâline rağmen iki sefer İstanbul’un surları önüne kadar gelmesi ve orada rûhunu teslîm etmesi, insanları hidâyete çağırarak, onları dünyâ ve âhiret saâdetine kavuşturabilmenin cihanşümûl gayretlerinden biridir. Hizmet aşkı ve âhireti kurtarabilme mücâdelesi, onları dünyânın dört bir tarafına sevketmiştir.

  • Hizmet Örneği

Hizmet rûhunun muazzam misâllerinden biri de Vehb bin Kebşe -radıyallâhu anh-’tır. Bu mübârek sahâbînin türbesi Çin’dedir.[7] Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- onu, Çin’de tebliğ hizmetinde bulunmak üzere vazîfelendirmiştir. Hâlbuki o zamanın şartlarıyla Çin, bir yıllık mesâfededir. Bu sahâbî oraya kadar gidip uzun bir müddet tebliğde bulunduktan sonra gönlünü kavuran Rasûlullâh hasretini bir nebze dindirebilmek ümîdiyle Medîne yollarına düşmüştür. Bir yıl süren çileli bir yolculuğun ardından nûrlu Medîne’ye vasıl olmuş, fakat ne yazık ki Hazret-i Peygamber vefât etmiş olduğu için O’nu görememiştir. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in kendisine emrettiği hizmetin kudsiyyetinin idrâki içinde tekrar Çin’e avdet etmiş ve bu hizmetteyken rûhunu teslîm etmiştir.

Bunlar, ancak îman vecdiyle tâkat getirilebilecek muhteşem ve fedâkârâne hizmet tablolarıdır. Onların hizmet aşk ve rûhu, bizler için ebedî kurtuluş yollarını aydınlatan parlak birer yıldız hükmündedir.

  • Hizmette Dikkat Edilecek 9 Husus

Hiç şüphesiz ki, sahâbe-i kirâm bu mertebeye Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in müstesnâ terbiyeleri ışığında hizmet mevzûunda bilhassa şu dokuz husûsa titizlikle riâyet ederek nâil olmuşlardır:

  1. Allâh’a hizmet; emir ve nehiylerini severek edâ etmek,
  2. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e hizmet; O’na gönülden muhabbet duyarak, sünnet-i seniyyesi üzere yaşamak,
  3. İslâm büyüklerine hizmet; sevgi, vefâ ve sadâkat göstermek,
  4. Anne babaya hizmet; öf dahî demeden rızâlarını kazanmak,
  5. Evlâda hizmet; sâlih bir mü’min olarak yetişmelerini temin etmek,
  6. Akrabaya hizmet; sıla-i rahimde ve kendilerine ihsanda bulunmak,
  7. Mü’minlere hizmet; acılarını ve sevinçlerini paylaşmak,
  8. Bütün insanlara hizmet; eliyle diliyle faydalı olmaya çalışmak,
  9. Mahlûkâta hizmet; bütün varlıkları şefkat kanadı altına almak.

Bütün bu hizmetleri îfâ hususunda, Ali Râmitenî Hazretleri’nin şu ifâdeleri pek ibretlidir:

“Minnetle (başa kakmak sûretiyle) hizmet eden çoktur. Ancak hizmeti nîmet bilenler ise pek azdır. Siz hizmette bulunma fırsatını ele geçirmiş olmayı nîmet bilir ve hizmet ettiklerinize minnettar kalırsanız, herkes sizden memnun olur ve şikâyetçiniz azalır...”

Farkında olsak da olmasak da aslında hepimizin aradığı, rûhumuzun selâmeti, yâni huzur ve sükûna kavuşmasıdır. Bu da ibâdet vecdiyle îfâ edilen hizmetlerle elde edilebilecek derûnî bir hazînedir. Bu sebeple hizmet rûh ve şuuruna sahip bir mü’min, her hâlükârda hizmet vâsıta ve fırsatları bulmasını bilir. Allah rızâsı için yaptığı fedâkârlıklarda, dünyevî menfaatler peşinde koşanların gösterdiği gayret ve hırstan daha fazla gayretli olur.

Aşk iklîminden beslenen hizmet arzusu, kalbde mekân bulduğunda, kulu sonsuzluğun seyyâhı eyler. Kalb, Haccâc-ı Zâlim’in katılığından çıkar, Yûnus’un şefkat postuna bürünür. Bu rûh ile sahib olunan ilim, sanat ve ahlâk, mest edici bir ebedîliğe kavuşur. Bu itibarla samîmî ve gerçek hizmetler, kalbî olgunluğun bir şâheseridir. Böyle kalbler, “nazargâh-ı ilâhî”dir.

Hâl böyleyken ömrü, kalbî meziyetlerden uzak bir sûrette geçirmek ne büyük bir hüsrandır. Ne mutlu, gönlünü gerçek mânâda hizmet aşkıyla doldurabilenlere!

 4. TEVECCÜH

Teveccüh, mürşidin bütün mânevî gücünü mürîdin kalbi üzerine yöneltmesi ve bu sûretle ona hâl aktarmasıdır. Diğer bir ifâdeyle, mürşid-i kâmilin güzel hâllerini mürîde intikâl ettirmesi ve netîcede onun rûh ve kalbinde tasarrufta bulunmasıdır. Bunun aslî ve fer’î pek çok vâsıtaları vardır.

Biz bu teveccüh vâsıtalarından; “göz” (nazar) ve “öz”den bahsedeceğiz.

  • Göz (Nazar)

Göz, bakış vâsıtasıdır. Bu sûretle vâkî olan tesir için “göz” kelimesi kullanıldığında, bundan onun yaptığı iş olan “nazar”, yâni “bakış” kastedilir. Ancak halk arasında, “nazar” kelimesi daha ziyâde bakışla husûle gelen tesir için kullanılır. Üstelik bu tesirin sadece menfî olanı kastedilir. Nazar veya “isâbet-i ayn” denildiğinde bir kimsenin bakışıyla husûle gelen maddî veya mânevî zarar ifâde edilmek istenir. Hadîs-i şerîflerde nazarın bu çeşidine şöyle işaret edilir:

“Göz değmesi (nazar) haktır.” (Buhârî, Tıb, 36)

“Nazar, insanı kabre, deveyi tencereye sokar (öldürür).” (Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, II, 60)

Bu mânâda nazarın tesiri hakkındaki bilgi ve hattâ müşâhede, harc-ı âlemdir. Yâni herkesçe bilinen ve kabul edilen bir gerçektir. Ancak göz ile vâkî olan tesir -halkın zannettiği gibi- sırf zararlı olmayıp, faydalı olarak da tezâhür edebilir. Bunun sebebi, bakan gözden muhâtaba mâhiyeti tam olarak bilinemeyen bir şuânın yöneltilmiş olmasıdır. Tesir, bu şuânın müsbet veya menfî vasfından doğmaktadır.

Zamanımızda şuâ (ışık) hakkındaki fizikî bilgiler, onun tesirini ilmî bir hakîkat olarak kabul etmemizi îcâb ettirecek kadar ilerlemiştir.

Bu asırda keşfedilmiş olan “lazer” de bir şuâ çeşididir. Onunla kalın demirlerin kesildiği, ameliyatların yapıldığı, bugün herkesin bildiği bir gerçektir. Diğer taraftan şuâ karşısında bâzı cisimlerin ve hâssaten onların renklerinin gösterdikleri aksülameller de öteden beri mâlûmdur.[8]

Gözden çıkan şuâ karşısında maddî varlıklarda husûle gelen tesir, hem bakan ve hem de bakılan kimse için her zaman aynı derecede değildir. Gerçekten bâzı gözlerden çıkan -ister menfî, ister müsbet- şuâlar kuvvetli olduğu gibi, bu şuâların her muhâtabdaki tesirleri de bir değildir. Bâzılarında müteessir olmak (etkilenmek) istîdâdı fazla, bâzılarında ise oldukça azdır. Halk, gözünden kuvvetli fakat menfî şuâ çıkan insanları “nazarcı” olarak adlandırır ve böylelerinin nazarlarından korunmaya çalışır.

Nazar gerçeği bazı hayvanlarda bile cârîdir. Meselâ engerek yılanının bakışları o kadar etkilidir ki, hâmile bir kadının çocuğunu düşürmesine ve hatta bir kısım canlıların ölümüne bile sebep olabilmektedir.[9]

Halkın, -ilmen olmasa da- hissî veya naklî bir sûrette bildiği “nazar” keyfiyetinin tasavvufta, dolayısıyla sâlikin mânevî terbiyesinde büyük bir rolü vardır. Zîrâ mürşid-i kâmiller, riyâzât ve kalbî arınma netîcesinde nazarlarındaki tesir gücü hadd-i âzamîye çıkmış kimselerdir. Bu salâhiyet ve kudret, vârisi bulundukları Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’den muktebestir.

İnsanlığın mânevî kademeleşmesinde birinci sırada yer alan peygamberler silsilesinin hemen arkasından “sahâbe-i kirâm” gelir. “Sohbet” kelimesiyle aynı kökten türetilmiş olan “sahâbe” kelimesi, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in feyyâz sohbetinde, O’na îman etmiş olarak bulunma şerefine nâil olmuş kimseleri ifâde eder. Ancak onlarda mevcut olan şân, şeref ve îtibârın bir sebebi “sohbet-i peygamber ile müşerref olma bereketi” ise de, asıl müessir, o mübârek varlığın “nazarlarına muhâtab olmuş bulunma” keyfiyetidir. Gerçekten “sahâbelik” için çeşitli kıstaslardan bahsedilmekteyse de bunların en çok bilineni, bir kimsenin îman etmiş olarak Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in nazarlarına muhâtab olması, yâni O’na bakmış ve O’nun bakışına muhâtap bulunmuş olmaları keyfiyetidir.

Evliyâullâh’ın en üst mertebesindeki bir velî bile, en alt mertebedeki bir sahâbe ile aslâ ve kat’â kıyaslanamaz. Zîrâ, sahâbede, nazar-ı peygamberîye muhâtab olmaktan doğan ve başka bir sâikle kazanılması aslâ mümkün olmayan büyük bir fark mevcuttur. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’den sonra gelen müslümanlar, bu nazara nâil olamadıkları için sahâbîlik makamına varamamışlardır. Yine Hazret-i Peygamberi görerek sahâbîlik şerefine mazhar olanları görmekle şereflenen mü’minler de “tâbiîn”, onları görenler ise “tebe-i tâbiîn” olmakla şereflenmişlerdir.

Bununla berâber evliyâullâh hazarâtı, Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in mâneviyat vâdisindeki tasarruflarının vârisleri bulunduğundan, onlar da bu hususta başkalarıyla kıyaslanamayacak bir salâhiyet ve iktidara sâhiptirler. Bu sebepledir ki bir mürşid-i kâmilden lâyıkıyla istifâde için, onun muhibbânından, yâni sevenlerinden olmak yetmeyip bir de onun nûrlu nazarına muhâtap bulunmanın şeref ve feyzini kazanmak şarttır.

Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“Müminin firâsetinden sakınınız! Çünkü o, Allâh’ın nûruyla bakar.” (Tirmizî, Tefsîr, 15) buyurmak sûretiyle her mü’minin firâsetinin îmânı nisbetinde olduğuna işâret etmişlerdir. Bu itibarla kâmil mü’minler olan evliyâullâhın firâseti ise diğerlerine nazaran çok daha kuvvetlidir.

Hadîs-i şerîfte zikredilen “Sakınınız!” îkâzı, “Kâmil mü’minlerin huzûruna gizli hesaplar ve gönül bulanıklığıyla gitmeyin! Çünkü onlar, müstesnâ bir firâset ile sizin gizlemeye çalıştıklarınızı da görürler.” demektir. Zîrâ nazarı bu kuvvete erişenlere zâhirî perdeler zâil olduğundan, gerçekler net bir sûrette ayandır. Bundan dolayıdır ki âlimin karşısında dili, ârifin karşısında ise gönlü muhâfaza etmek, dînî bir edeb îcâbıdır.

Bir mürşidin terbiye metodu olarak kullandığı en önemli vâsıtalardan birinin göz (nazar) olması itibâriyle, sâlikler için mürşidinin nazarına erişebilmek, büyük bir bahtiyarlık olarak kabul edilmiştir.

  • Bir Hâtıra

İmam Hatip Lisesi’nde okuduğum yıllardı. Ahmed Can isimli güzel bir gönül insanı tanıdım. Pakistanlı idi. Sâmî Efendi Hazretleri’ne meftûndu. Rahmetli babam Mûsâ Efendi -kuddise sirruh-’u da çok sever, yanından ayrılmak istemezdi. Nitekim sık sık Türkiye’ye Sâmî Efendi Hazretleri’ni ziyârete geldiğinde, bahçemizde bulunan misâfirhânede kalırdı.

Gönlü öyle derin bir muhabbetle doluydu ki, sohbet olmadığı günlerde dahî Sâmî Efendi Hazretleri’ni görmek iştiyâkıyla yanıp tutuşur ve Hazret-i Pîr’in evinin etrafında dolaşır dururdu. Bir akşam bu muhabbetin kendisinde nasıl husûle geldiğini şöyle nakletti:

“Bir hac mevsimiydi. Ravza-i Mutahhara’da Ashâb-ı Suffe denilen mevkîde oturuyordum. Bir ara gâyet zarîf, temiz yüzlü ve sîmâsına bakıldığında Allâh’ı hatırlatan bir zât-ı muhterem, berâberinde bulunan nûrlu bir cemaat ile önümden geçti. Tam benim hizamda iken de fakîre şöyle bir nazar lutfetti.

İşte o melek gözlerin nazarı ile bir anda başka bir iklîme, ayrı bir dünyâya girdim. Her şey değişti. Aldığım mânevî hazdan kendimi kaybeder gibi oldum. Bir anda o emsâlsiz insana meftûn olmuş, yarı baygın bir hâle düşmüştüm. Az sonra biraz kendime gelince, derhal o zâtı bulmaya azmettim, ancak Ravza-i Mutahhara’nın o meşhur kalabalığı arasında bu mümkün olmadı.

Tekrar aynı yerden döner düşüncesi ile orada beklemeye başladım. Şükür ki, ümîdim boşa çıkmadı. Sevinçle kendilerini takip ettim. Etrafındakiler beni bir dilenci zannetmiş olacaklar ki, birkaç kişi yanıma yaklaşıp sadaka vermek istedi. Fakat kabul etmedim. Aslında varlıklı bir kimse de değildim, ama o sâlih zâtın nazarlarının berekâtı ile dünyaya âit her şey gözümde değerini yitirmiş ve artık değişik bir kanaat deryâsına garkolmuştum. Nihâyet bir eve vardılar ve içeri girdiler. Ben de arkalarından eve girmek isteyince yanındakiler beni tanımadıklarından dolayı gâyet tabiî mânî oldular. Fakat o ârifler sultanı Hazret-i Sâmî, ardına döndü ve lutfedip beni de içeriye kabul buyurdu. O gün, o evde de bu büyük zâtın nice tecellîlerine, nazar ve teveccühlerine mazhar oldum.

Elhamdülillâh, o nazar ve teveccühlerle bütün hayatım değişti, güzelleşti ve artık bambaşka, pek lâtif ve ebedî bir dünyânın insanı hâline geldim. Şimdi her sene bir miktar para biriktirip de buralara gelerek onun nazar ve teveccühlerinden istifâde edebilmek, gönlümün en büyük mânevî kazancı ve yegâne neşvesidir.”

  • Öz

Mürşidin, mürîdin rûh ve kalbinde tasarruf için kullandığı en müessir ve kestirme vasıta “öz”dür. Bu, “kuddise sirruh” diyerek andığımız velîdeki “sırr”ın kullanılması sûretiyle icrâ edilir. Bu vâsıtanın mâhiyetini ancak onu kullanan bilir. Bu, tasavvufun hâl kısmına dâhildir, kâl (söz) kısmına âit olmadığından kitaplarda yer almaz.

5. DUA

Mürşid-i kâmilin sâliki yönlendirme husûsunda başvurduğu vâsıtalardan bir diğeri de duâdır. Bu da, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in sünnetine ittibâdan doğmuş olan bir keyfiyettir.

Bilindiği üzere Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-, müslüman olmadan önce, tasavvur olunabilecek kötülüklerin en müthişi olan Hazret-i Peygamber’i katletme cürmüne azmetmişti. Fakat, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in daha evvel vâkî olan bir duâsı bereketiyle bu cürmünden vazgeçip hidâyete ermişti. Fahr-i Kâinât Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in hayâtında buna benzer vak’alar pek çoktur.

Yine mâlum olduğu üzere Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’den, Taif muhâsarasında müslümanlara pek çok zâyiât verdirmiş olan Sakîf kabilesine bedduâ etmesi istenildiğinde, o Rahmet Peygamberi, onların hidâyeti için duâ etmiş ve bu duânın bereketiyle kısa bir müddet sonra o kabîle müslüman olarak huzûr-ı Rasûlullâh’a gelmişti.[10]

Şeybe adında bir sahâbî şu vak’ayı nakleder:

“Huneyn günü Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’le berâber harbe iştirâk ettim. Fakat müslüman olduğum ve peygamberi kabul ettiğim için değil, sâdece Hevâzin kabilesinin Kureyş için asker toplaması ve savaş açması zoruma gittiği için savaşıyordum. Muhârebe esnâsında Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’le berâber bulunurken kendisine:

“–Ben siyah beyaz (ala) atlar görüyorum.” dedim.

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Şeybe! Müslümanların yardımına gelen bu atları ancak kâfirler görür.” buyurdu. Sonra elini sırtıma vurdu ve:

“–Yâ Rabbî! Şeybe’ye hidâyet ver.” diye duâ buyurdu. İkinci ve üçüncü sefer aynı duâyı tekrarlayarak sırtıma vurdu. Üçüncüsünde elini sırtımdan kaldırdığı zaman yeryüzünde bana O’ndan daha sevimli başka bir kimse yoktu.” (İbn-i Kesîr, el-Bidâye, IV, 333)

Meşhûr râvî Ebû Hüreyre’nin annesi de îman etmesi yönünde oğlunun müteaddid tekliflerini reddetmiş bulunduğu hâlde, sonunda Hazret-i Peygamber’in duâsı bereketiyle hidâyete ermiştir.[11]

Duânın bu müessiriyeti Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in vârislerinde de âzamî derecededir. Bu da, bereketli bir tasarruf, yâni ıslah vâsıtasıdır.

Duâ, her hâlükârda bir netîce hâsıl eder. Eğer duâdaki talep, “kader-i mutlak”a muhâlif olup da bu sebeple neticesiz kalırsa onun mukâbilindeki ilâhî ikram âhirette tecellî eder. Bu husus da hadîs-i şerîflerle sâbittir.[12]

Diğer taraftan duânın bir bereket hâsıl edebilmesi için mutlakâ yüksek ve sâlih bir şahsiyetten sâdır olması da şart değildir. Yeter ki duâ, hâlisâne ve cidden arzu edilerek yapılmış olsun. Bu takdirde bir mü’min kardeşi için, günahkâr bir mü’minin duâsı dahî büyük bir kıymet ifâde eder. Zîrâ Cenâb-ı Hak, kulu ne kadar günahkâr olursa olsun, ondan vazgeçmiş değildir. Şâyet öyle olsaydı, kusurlu birinin hatâsını söylemeyi “gıybet” nâmıyla büyük bir günah olarak îlân buyurmazdı.

Bu sebepledir ki -hasbe’l-beşer- günahtan sâlim olamayan kimselerin “Benim duâmdan ne çıkar!” düşüncesiyle, ümmet-i Muhammed’e ve sevdiklerine duâda bulunmaktan imtinâ etmeleri, doğru bir davranış değildir. En günahkâr bir kulun bir başkasına duâsı dahî, hâlisâne ve kendisi için istiyormuşçasına olduğu takdirde, fevkalâde makbûl olabilir. Cenâb-ı Hak, dilediği kulunun duâsını kabul eder.

Bu vesîle ile duânın başka husûsiyetlerinden de bir nebze bahsetmek faydalı olacaktır:

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, mü’minlerin birbirlerine gerek huzurlarında ve gerekse gıyablarında duâda bulunmalarını her fırsatta tavsiye etmişlerdir. Umre için kendisinden izin isteyen Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-’a:

Bizi de duânda unutma kardeşim!” (Tirmizî, Deavât, 109; Ebû Dâvud, Vitr, 23) buyurarak ondan duâ talep etmiştir.

Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-, bu iltifâtkâr talep karşısındaki hâlini:

“–O kadar sevindim ki sanki dünyâlar benim oldu.” cümlesiyle ifâde etmiştir.

Şüphesiz ki Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Allah katında mahlûkâtın en şereflisidir. Öyle olduğu hâlde o Varlık Nûru, ashâbından duâ taleb etmiştir. Bu durum kemâl ehli olan zâtların, makâm itibâriyle kendilerinden daha aşağı seviyede bulunanların duâlarından da istifâde edebileceklerine bir işârettir.

Yine Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-’a:

Tâbiînin en hayırlısı Üveys adlı biridir. O, Allâh’a yemîn etse, Cenâb-ı Hak onu yemîninde mutlaka sâdık çıkarır. Artık sizden kim onunla karşılaşırsa, o sizin için mağfiret talebinde bulunsun.” [13] buyurmuş, Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- da bilâhare Veysel Karânî Hazretleri’yle karşılaşıp duâsını talep etmiştir.

Görüldüğü üzere fazîlet ve takvâ sâhibi sâlih zâtlardan belâ ve sıkıntıların def’i ve hayırların celbi için duâ talebinde bulunmak, bizzat Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in ümmetine tavsiyelerindendir.

Dipnotlar:

[1] Kur’ân-ı Kerîm, mü'minlerin Allâh’a olan sevgisinin son derece ileri olması gerektiğini, وَ الَّذِينَ اٰمَنُوا اَشَدُّ حُبًّا لِلّٰهِِ “Mü'minlerde Allah sevgisi her sevgiden daha şiddetlidir." (el-Bakara, 165) âyetiyle beyan eder ki, bu derecedeki sevgi, dilimizde “aşk-ı ilâhî” şeklinde ifâde edilmektedir.

[2] Silsile-i Şerîfe: Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e kadar uzanan mürşidler zincirine verilen addır.

[3] Kehf Sûresi, 9-26. âyetler.

[4] Bilgi için bkz. İ. Hakkı Bursevî, Rûhu’l-Beyân, V, 226.

[5] Bkz. Ebû Dâvud, Sünnet, 23-24.

[6] Bkz. Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 265.

[7] Çin’in Guangzhou şehrinde de Sa’d bin Ebî Vakkas -radıyallâhu anh-’a nisbet edilen bir makam bulunmaktadır. Sahâbe-i kirâm ve ehlullâh kabirlerinin çoğu zaman bulundukları bölge halkının dînî duygularının zinde tutulması ve korunmasında etkili olduğu, bilinen târihî bir gerçektir. Nitekim Orta Asya’da Semerkant, Buhâra, Türkistan ve Taşkent gibi bölgelerde bunun pek çok örnekleri mevcuttur.

[8] Bâzı kütüphânelerde okuma masaları üzerine yeşil bir örtü sererler. Bu, gözlerin yorulmasını önlemek içindir. Çünkü insan gözü denize ve ufka baktığında nasıl dinlenirse bunun gibi yeşile baktığında da durum aynıdır. Yazın insanların umûmiyetle beyaz elbise giymeleri, bu rengin güneş ışınlarını geriye aksettirmesi sebebiyledir. Siyah rengin ışınlara karşı reaksiyonu ise tam tersinedir. Koyu renkli elbiseler güneş şuâlarını geri aksettirmeyip yutarlar. Bundan dolayı da insan vücûdunu sıcak tutarlar. Doktorlar, hastahâne dâhilinde temizlik sembolü olan beyaz renk önlüklerle dolaştıkları hâlde, ameliyathânelerde cam göbeği rengine yakın yeşil elbiseler içinde görünürler. Bu durum, yeşil rengin gözleri yormayıp bilakis dinlendirme husûsiyetinden kaynaklanmaktadır. Diğer taraftan koyu sarı ve koyu mâvî renklerin de şuâyı kendine celb edip emme istîdâdı vardır. Bakışların çocuklara bir zarar vermemesi yâni halk tâbiriyle “nazar değmesin” düşüncesiyle altın yada mâvi boncuk takılması, bu sebeplere mebnî olsa gerektir.

[9] Bkz. Buhârî, Bed’u’l-halk, 14.

[10] Bkz. İbn-i Hişâm, es-Sîre, IV, 103.

[11] Bkz. Müslim, Fezâilü’s-sahâbe, 158.

[12] Bkz. Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned, III, 18.

[13] Bkz. Müslim, Fezâilü’s-sahâbe, 223-225.

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, İmandan İhsana Tasavvuf, Erkam Yayınları

 

İRŞAD VE TEBLİG METODU

İrşad ve Tebliğ Metodu

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle