Şâh-ı Nakşibend Hazretleri şöyle buyurmuştur: “Hârikulâde fiillerin ve kerâmetlerin zuhûruna fazla meyletmemek îcâb eder. Esas mârifet, istikâmet üzere olmaktır.”[1]
Mü’min; zâhirî haramlardan ne kadar kaçınsa, zâhirî farzları ne kadar edâ etse de, bâtınî bir haram olan hasetten kurtulmadıkça, diğer biriktirdiğini zannettiği amellerini de kaybetmektedir.
İçindeki her çeşit putu kırarak gönlü yalnızca Hakk’a has kılmak, zarûrîdir. Bunu başarabilenler, Hakk’ın Halîli, yani “dostu” olurlar. Nitekim Hz. İbrahim (a.s) bu hususta müstesnâ bir numûnedir:
Şâh-ı Nakşibend Hazretleri çoğu zaman yemek pişirme ve sofra hizmetinde bizzat çalışırdı. Yemek yerken uyanık olmak ve kalp huzurunu sağlayabilmek için dervişlere devamlı tavsiyelerde bulunurdu.
Şâh-ı Nakşibend Hazretleri bir taraftan tekkedeki hizmetlere koşarken diğer taraftan da ilim tahsil ederdi.
İnsanlığın ekseriyetle kuvvete râm olup nefs sultasında yaşadığı günümüzde, Osman Gâzî ve nesli gibi diğergâm, gönül eri ve kendisini Hakk’a adayan âbide insanlara ne kadar muhtâcız.
Osman Nûri Topbaş Hocaefendi nefsâni arzuların put hâline gelmesinden bahsediyor...
Târih ilmini sadece kuru bir vak’alar mecmûası sanmak ve öyle telâkkî etmek, büyük bir hatâdır. Gerçek târih ilmi, çeşitli hâdiseler, sürprizler ve mâcerâlar ile dolu toplumların hayatiyetlerinde hak veya bâtılın doğru veya yanlışın asıl zemînini gösteren mübârek bir ilimdir.
Temizlik ve nezâket Müslümanların şiârıdır. Temizlik, maddî, mânevî, sıhhî ve dînî yönlerden zarûrîdir.
Osmanlı Devleti’nin şehit aileleri ve gaziler için yaptığı infâk, büyük bir nezâket ve vefâ örneğidir.